Felsefe


01 Nisan 2013

Alman Romantizmi’nin, 1797 ve 1802 yılları arasındaki dönemde Erken Romantizm (Frühromantik) olarak anılan ve Berlin’de ortaya çıkıp, sonrasında Jena’ya yerleşen ilk grubu içinde, kardeş olan August Wilhelm Schlegel ve Friedrich Schlegel, romancı Ludwig Tieck, doğa filozofu Schelling, teolog Schleiermacher, sanat tarihçisi Wackenroder, Novalis takma adını kullanan şair ve filozof Hardenberg ve Hörderlin gibi isimler sayılabilir….

01 Ocak 2013

Muhammed İkbal, Peyam-ı Maşrık başlıklı eserinde Hegel’in felsefesine önemli bir tenkit yöneltir. İkbal’in bu kritiği Hegel’in muazzam felsefi sistemine yöneltilmiş en esaslı ve tutarlı tenkitlerden biridir. Hegel’in sisteminin kalbine hedefleyen istihzayla karışık bu şairane kritik, filozofun tefekkür binasını temellerinden sarsacak güçtedir. Şöyle diyor İkbal, “Hegel” başlıklı şiirinde: Her ne kadar düşüncesinin bakir kızı gelinler gibi…

01 Ocak 2013

Osmanlı bilgini Taşköprülüzāde, Miftāh el-saāde ve misbāh el-siyāde adlı eserinde, insana dair ne varsa, ancak ve ancak bilgiyi kendine hāssa kılmasından (…ve mā-zāke illā li-ihtisāsihi bi-ilm) kaynaklandığını söyler. Başka bir deyişle, bilgi, insanı beşer olmaktan insan olmaya taşıyan, insan kılan en önemli özelliktir. Bu nedenle, Hz. İnsan’ı eskilerin ve yenilerin bilgisini kuşatan (cāmi ulūm el-evvelīn…

01 Ocak 2013

İslam ile Kadim Mirasın Karşılaşması: Tercümeler Olmasaydı Ne Olmazdı? İslam’ın kendi dışındaki dünyayla ilişkisini ve özellikle tercümeler yoluyla gerçekleşen karşılaşmaların neticelerini doğru anlamak için bir varsayım kurgulayabiliriz: Harici amiller olmasaydı İslam’da bilim ve düşüncenin istikameti nasıl olurdu? Başka bir ifadeyle Grek felsefesi, Hristiyan ilahiyatı, İran geleneği, Hint bilim ve düşüncesi Müslümanlarca tanınmamış olsaydı, İslam’da bir…

01 Ocak 2013

Ebû Nasr Muhammed b. Muhammed b. Tarhan b. Uzluğ el-Fârâbîet-Türkî (ö. 339/950) İslam felsefesini metot, terminoloji ve problemler açısından temellendiren ünlü Türk-İslam filozofudur. Türkistan’ın Fârâb şehri yakınlarındaki Vesiç’te, yaklaşık 258 (871-72) yılında doğmuştur. Babasının Vesiç Kalesi kumandanı olduğu dışında ailesi hakkında bilgi yoktur. Sâmânîler Devleti’nin hâkimiyetinde önemli bir eğitim ve kültür merkezi konumunda bulunan Fârâb’da…

01 Ekim 2012

Çokça zikredildiği için hızlıca değinip geçelim: Felsefe aslen iki kelimeden müteşekkildir ve hikmet/bilgelik sevgisi anlamına gelir. Hikmet ise en temel anlamıyla şeylerin sırlarına ve gayelerine vakıf olmak, görünenin ötesindeki sebepleri bilebilmektir. Sırlardan bahis açtığımız zaman onun herkese izhar olunan, aşikâr cihetinin ötesindeki bir alandan da bahsetmiş oluruz. Bu alana adım attığımızda ise artık soyut bir…

01 Ekim 2012

Kudema, Allah’a kulluğu, “yaratılanın, yaratıldığı hal üzere olması” biçiminde tanımlar. Başka bir deyişle, kul olmak, bir şeyin ne üzere yaratıldıysa o şey üzere olmasıdır. Bu nedenle, Evren’deki her şey kuldur. Bir gezegenin ya da bir atomun doğaları neyi gerektiriyorsa onu yapması kullukları üzerinde oldukları anlamına gelir. Tüm yaratılanlar, kulluklarına ilişkin bilgiyle donatılmışlardır; dolayısıyla kullukları zorunluluk…

01 Ekim 2012

Müslüman toplumlarda naklî ve aklî ilimlerin sistematize edildiği, yabancı milletlere (Yunan, Fars, Hint) ait ilim, düşünce ve kültür ürünlerinden Arapça’ya yapılan tercümelerin Beytü’l-hikme kurumunda en verimli düzeye ulaştığı; kelâm ve felsefe alanındaki spekülasyonların alabildiğine yoğunlaştığı, çeşitli din ve mezhepler arasındaki mücadelenin kıyasıya devam ettiği 9. yy’da (Hicrî 2. yy’da) yaşamıştır Kindî, çocukluk ve gençlik yılları…

01 Ekim 2012

Muhammed İkbal İslam’da bilimsel düşüncenin doğuşunu ve gelişimini tahlil ederken bir hadise atıf yaparak İslam bilim ve düşüncesinin kaynağını sürekli dış amillerde bulan akademik araştırmalarda ihmal edilmiş, hatta yok sayılmış mühim bir hususa dikkatimizi çeker. İkbal’in atıf yaptığı hadiste Hz. Peygamber ‘Allah’ım! Bana eşyanın hakikatlerini oldukları hal üzere göster’ der. İkbal’e göre hadis İslam’da bilimsel…

01 Ekim 2012

Eskato-lojik adlandırmaların revaç bulduğu bir çağda yaşıyoruz: Sürekli bir şeylerin “son”unun (Gr. eskhatos) ilân edildiği ve lâkin son/landırma merakının bir türlü son bulmadığı bir çağda. Kim bilir belki de tüm çağlar böyledir. Hatırlanacağı üzere Heidegger, “sona-doğru-varlık” (Sein-zum-Ende) olarak tanımlıyordu insanı. Yerinde bir tanımlamaysa bu, insan denen ölümlünün âkibeti/ni merak edişi, giderek bu merakın insanın aslî…