İNSAN ÇAĞINDA BEŞERÎ BİLİMLERİN GELECEĞİ: BİR NOT

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Yazar: Dipesh Chakrabarty*

    Ekonomistleri bir yana bırakırsak – zaten çoğu, kendini sosyal bilimciden çok bilim insanı olarak görüyor– yorumlayıcı sosyal bilimler ve beşerî bilimler iklim değişikliği krizine karşılık vermede ekseriyetle ağır davrandılar, davranıyorlar. Bu durumun nedenini açıklamak zor olmasa gerek. Her şeyden evvel, iklim bilimcilerin seslerini siyasetçilere ve siyasete yön verenlere duyurması uzun zaman aldı. Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nden [IPCC: Inter-governmental Panel on Climate Change] çıkan, 2007 tarihli dördüncü değerlendirme raporuna kadar sesleri duyulmadı iklim bilimcilerin. Bu tarihte, istatistiksel olarak tanımlanmış ve fikir birliği niteliği taşıyan şu kanaatlerini geniş kitlelere duyurup altını çizmek için hayli çabaladılar: Evrenin maruz kalmakta olduğu mevcut iklim değişikliği süreci aslında insan kaynaklıydı, üstelik asıl suçlu yaklaşık iki yüz yıldır fosilleri yakıt olarak kullanan insandı. Medya dünyası uyarıyı ciddiye alıp dikkat kesildi. Genel olarak anlaşıldığı şekliyle siyasete yön verenlerin ve teknoloji uzmanlarının önlerinde duran acil görev; dünya çapında yenilenebilir enerjiye geçişe ve iklim değişikliğinin etkilerini azaltmaya yardımcı olmaktı. Bu noktada ekonomistler, bilim insanları ve teknoloji uzmanları birlikte işe koyuldu. Bu tartışmalarda aslında adaletle ilgili iki mesele vurgulanıyordu. Bunlardan biri, gelişmiş uluslarla az gelişmişler arasında söz konusu olan ve iklim adaleti denen sorundu. Çoğunlukla az gelişmiş ülkelerden gelen aktivistler, yurttaşlarını fakirlikten kurtarmak isteyen bir ulus için karbon dioksit ve diğer zararlı gaz salınımlarının sevimsiz ama zaruri olduğunu iddia ederek, arta kalan karbon alanının gelişmiş uluslarla gelişmekte olanlar arasında nasıl dağıtılması gerektiği sorusunu ortaya attılar ilk başlarda. Bu konu, iklim değişikliğini azaltmada ulusların “ortak ama farklı derecelerde sorumlu” olduğunu dillendiren ilkeyle sonuçlanan ve evrensel kabul görmüş bir meseleye dönüştü. Sözü edilen tartışmalarda ortaya atılan ikinci meseleyse, şu an yaşayanların henüz doğmamış olanlara neler borçlu oldukları meselesiydi. Fakat henüz doğmamış olanlar davalarını savunamazlar çünkü burada değiller, dolayısıyla fosil yakıtlara bağımlı olan mevcut insan neslinin sorumluluğu basitçe gelecek kuşaklara yıkıp yıkmadığı meselesi geniş çapta bilinen ama pratikte tartışılmayan bir sorun olarak varlığını sürdürüyor.

    Öyle veya böyle, yorumlayıcı sosyal bilimler iklim değişikliği tartışmalarına katılmakta geç kaladursun, artık şurası açık ki bizzat jeofiziksel bir fenomen olarak “iklim değişikliği” ne boyutta olursa olsun “tehlikeli” bir iklim değişikliği fikrinde doğrudan beşerî bilimleri ilgilendiren meseleler var.11 Beşerî bilimler alanında “The Climate of History: Four Theses” (Tarihin İklimi: Dört Tez) metnimin, söz konusu krizin beşerî bilimler için taşıdığı bazı içerimlere dikkat çeken ilk gayretlerden biri olduğunu naçizane iddia edebilirim belki. Bkz. D. Chakrabarty, “The … Continue reading “Tehlikeli”yi kim tanımlıyor? Geçenlerde Amerikalı tarihçi Julia Adeney Thomas’ın American Historical Review dergisinde yayımlanan incelemesinde işaret ettiği gibi, bu bağlamda “tehlikeli” kelimesi bilimsel bir kelime olamaz. “Tehlikeli” değerlere, ölçeklere ve diğer insani önceliklere; elbette yapıları itibarıyla başka tartışmalara açık olan bu öğelere gönderme yapar.22 Bkz. J. A. Thomas, “History and biology in the Anthropocene: problems of scale, problems of Value,” American Historical Review (Aralık) 1587-607.

    O hâlde, beşerî bilimler alanında çalışan araştırmacılar bu müzakerelerde nispeten yer almasalar bile, beşerî bilimlerle ilişkili meselelerin ta en başından beri küresel ısınma tartışmasının parçası olduğu iddia edilebilirdi. Oysa artık sahne değişiyor. Yorumlayıcı sosyal bilim insanlarının kaleme aldığı, iklim değişikliğini ele alan çokça makale ve kitap var artık. Beri yandan şu da anlaşılabilir bir durum; beşerî bilimler alanında çalışan ne kadar çok insan iklim değişikliği tartışmalarına katılırsa beşerî bilimlerin münazaracı yapısı da o kadar ortaya çıkar. Demek ki iklim değişikliğine yönelik küresel tartışma şu kadim “iki kültür” sorununu yeni ve ilginç tarzlarda aksettiriyor. İklim bilimciler, bulguları hakkındaki kuşkucu çıkarımları boşa çıkarmak için, istatistiğin dilini kullanarak “fikir birliği”ne vurgu yapıyorlar. Dolayısıyla, günümüzdeki iklim değişikliğinin insan elinden çıkma veya yapısı bakımından insan merkezli olduğunu öne süren çıkarımlarının bilimsel niteliğini vurgulama gereği duyduklarında, “bilim insanlarının yüzde bilmem kaçı”ndan, “şu veya bu güven seviyesi”nden söz ediyorlar. Böylesi beyanları yapacak durumda olmasalardı, kuşkucular bilimin cidden “kararsız” olduğunu söylerlerdi.

    Beşerî bilimlerde ya da yorumlayıcı sosyal bilimlerde çalışan araştırmacılar bu tür kuşkuculuktan çekinmiyor (kısmen, hükümetlere veya siyasal kurumlara hitap etmedikleri için). Araştırma yaptıkları disiplinler zaten her daim kararsız, her zaman cadı kazanı; belirli bakış açılarına kuvvetle bağlanmış, üstelik kökten farklı bir bakış açısı sunanların ya yoldan çıkmış veya muzır ya da kafası çalışmaz olduklarını düşünen araştırmacılarla dolu olduğu düşünülürse. Şu hâlde, iklim krizini müzakere ederken krizin sosyal ve beşerî bilimler üzerinde ne türden etkileri olabileceğini soracak olsaydık, muhtemel bazı cevaplar zaten ortada olurdu; Marksistlerden gelen karşılıklarla Papanın tamimini yanıtlar skalasının iki ucu olarak görebiliriz. Önemli saydıkları bazı dâhilî farklarla muhtelif tonlardaki kimi Marksistler, iklim krizinin köklerinin de bütün kötülüklerin anası olarak gördükleri şeye, yani kapitalist üretim tarzına dayandığını kanıtlamaya girişmiş bulunuyor. Daha çevreci zihniyete sahip Marksistler ortaya attıkları Marksist çözümlemelerine çevre bilinci veya ruhu katmaya çalışıyorlar tabii, fakat solda duran araştırmacılar genel olarak, haddinden fazla zararlı gaz salınımında tüm insanların, küresel ısınma çağındaki bu ana suçlunun suç ortağı olduğunu öne süren her ifadeye karşı oldukça kuşkucu. Onlar bunun yerine insani kurum ve iş görme tarzlarındaki sınıf, ırk ve cinsiyet farklılığına vurgu yapıyor, ayrıca birbirinden bu şekilde farklılaşmış insanlık olgusunu küresel ısınmaya ve muhtemel sonuçlarına dair gözlem olgularıyla uzlaştırmayı deniyorlar. Dolayısıyla, insanlar için “antropos” kelimesini kullanan böylesi ifade ve isimlerin, yeni bir jeolojik çağın adı olarak teklif edilmiş “Antroposen” veya “antroposene özgü küresel ısınma” gibi mesela, solda şiddetle eleştirilmesi şaşırtıcı değil. Aslına bakılırsa solda duran bazı kişiler şunu öne sürüyor; kapitalizmin üstesinden gelmek en acil görevimiz, çünkü bu devrimci önlem olmazsa iklim değişikliğiyle asla mücadele edilemez, zira iklim değişikliği “kapitalist üretim tarzı” diye adlandırılan şeyin bir etkisi veya sonucundan ibarettir.

    Bu görüşler skalasının öteki ucunda, hümanist tarafta Papa Francis’in yakın tarihli tamimi yer alıyor. Francis iklim değişimini ve onun dünyadaki mevcut eşitsizliklere etkisini tartışma bağlamında tüketim kapitalizmine yöneltilmiş Hristiyanca bir eleştiri sunuyor. Öte yandan Papa, tam da çerçeveleri yüzünden Marksistlerin tartışamayacağı bir etkene, antroposentrizm meselesine de vurgu yapıyor. Francis Kutsal Kitaptaki Yaratılış kıssasını yeniden okuyarak, “insanın doğa üzerindeki” – bu kıssada sözü edilen – “tahakkümü”yle kastedileni genel anlamda yanlış anladığımızı söylüyor. İnsanlar, diyor Francis, “egemenliği” “tahakküm”le karıştırıp yanlış anladılar, oysa Tanrı’nın kastı tıpkı bir bahçıvan gibi O’nun bahçesine göz kulak olmamızdı, yoksa doğayı sırf kendi temellükümüze alma iddiasında bulunmamız değil. Papa böylece, evrenin “sorumluluk sahibi kâhyalığı” gibi bir düşünceyi, insanlığı bir çeşit “tanrı-tür” olarak görenlerin tasarladığından oldukça farklı olan bu anlayışı geliştiriyor ve insanlar bağlamında bir tür “aydınlanmış antroposentrizm”i savunuyor. Böylesine aydınlanmış bir antroposentrizm, Papanın düşüncesine göre, insan emeğinin değerini düşüren günümüz kapitalist uygulamalarıyla el ele gitmeyecektir.33 Papa Francis, Encyclical on Climate Change and Inequality: On Care of Our Common Home, New York: Melville House.

    Peki “aydınlanmış antroposentrizm” nasıl bir şey olurdu? Şimdilerde yeni-materyalizm, post-hümanizm ve Bruno Latour’un geliştirdiği aktör ağ teorisi adıyla bilinen yaklaşımların beşerî bilimlere yönelik bir dizi müdahalesi tam da bu noktada çok şey sunabilir. İster aydınlanmış olsun ister olmasın, saf insan refahını merkeze oturtan dünya yaklaşımının, yani sadece insani bayındırlığa yönelik ihtiyaçları karşılamak için yaratıldığını iddia eden yaklaşımın olsa olsa son tahlilde kendine zarar veren bir tutum olduğu netleşiyor. Yüz milyonlarca yıldır genel anlamıyla yaşamı ayakta tutan şu gezegene ait işleyiş süreçleri bağlamında bakmamız gerekir insanlara. Jason Moore gibi Marksistler kapital hikâyesini “yaşam ağı” bağlamına oturtmaya çalışıyor. Başkaları da gezegenimizin fosil yakıt üretirken yaptığı işin üzerinde durmaya başladı. Yine beşerî bilimler alanında çalışan daha başkaları, yeryüzü sistemleriyle uğraşan bilim insanlarının söylediklerine; 1950’ler sonrası dünyanın “muazzam hızlanışı” hakkındaki tezlerini ve insanların ancak kendilerini tehlikeye atarak aşabilecekleri, “gezegenle ilişkili” dokuz “sınır”ı açıklayarak söylediklerine kulak kesiliyor.

    Dolayısıyla burada ben yükselen bir zemin görüyorum, ama kesinlikle bir fikir birliği değil, çünkü beşerî bilimlerden fikir birliği bekleyemeyiz, aksine ayaklarımız yere basmazken ve farklılıklarımızı savunurken dahi sahip çıkmaya meyilli olduğumuz bir dizi ana fikir söz konusudur beşerî bilimlerde. Burada yükselmekte olan zemin, günümüz iklim değişikliği krizinde insanın oynadığı rol hakkında olup hümanistler arasında cereyan eden tartışmaların giderek daha çok yer bulacağı bir zemindir. İnsan refahına ve insanlar arasındaki adalete yek yanlı odaklanma büyük ihtimalle yetersiz görülecek. Hayvan haklarını veya hayvan özgürleşmesini savunan filozoflar insani adaletin alanını hayvanları kapsayacak şekilde genişletmiş bulunuyor; her ne kadar bu filozoflar bir duyarlılık eşiği şart koştuklarından söz konusu genişletme bazı hayvanları ihtiva etmese de. Fakat ahlaki cemaatimizin bu özel genişletilmesi açık ki bugün için uygun değil, çünkü birçok hayvanı kapsamıyor; böceklerden, ağaçlardan, bitkilerden ve elbette bakteri ve virüslerden söz etmiyorum bile. Bilim insanları bu üç farklı yaşam formunun, bazen talan ilişkisiyle de olsa, bağlantılı olduğunu giderek daha çok dile getiriyorlar, ama insan merkezli olmayan bir durumun bu çağda, yani insan eliyle gelen bu muazzam ekolojik aşırıya kaçma çağında pratik açıdan ne anlama gelebileceğini henüz bilmiyoruz. İklim değişikliğine dair, özellikle jeologların, biyologların ve yeryüzü sistemleriyle uğraşan bilim insanlarının ortaya koyduğu literatür bu gezegende jeolojiyle biyoloji arasındaki derin tarihsel bağlantılara vurgu yapıyor. Bahsi geçen bağlantılara yönelik bir farkındalık, bana kalırsa, insanlık tarihinin müstakbel yorumlarının yükseleceği zemini yavaş yavaş inşa edecek.

    Daha basitçe ifade etmek gerekirse, “derin zaman”a yönelik bir farkındalık geleceğin sosyal bilimlerini şekillendirecek. İnsan bu gezegendeki daha derin yaşam tarihinin geniş bağlamına oturtulacak. Bu durum, insanlar arasındaki adalet-adaletsizlik, eşitsizlik ve baskıcı ilişkilere ilişkin bilindik tartışmalarımızın devam etmeyeceği anlamına gelmiyor, devam edecek bu tartışmalar. Böyle bir iklim krizi sosyal bilimlerin o takıntı derecesinde insan merkezli olan yapısının daha çok farkında olmamızı sağlıyor. Böylesi bir antroposentrizm belki mecburi, fakat insanın diğer yaşam formları ve bizzat gezegen üzerindeki tesirine bakılırsa giderek daha çok elverişsiz görünecek. Dolayısıyla kaçınılmaz antroposentrizmimiz, insani bakış açısından zorunlu olarak kurtulan “derin zaman” bakış açılarıyla takviye edilmeye (yer değiştirmeye değil) ihtiyaç duyacak. Papa Francis antroposentrik olmayan bir bakış açısı geliştirmek adına gayet anlaşılabilir ve özenli şekilde Kutsal Kitaba başvuruyor. Oysa ben dindar değilim, dolayısıyla antroposentrik olmayan bakış açılarını modern bilimin iki dalında, jeoloji ve biyolojide (özellikle evrimci yaşam tarihinde) buluyorum. Bu gezegenin evrimine, iklimine ve gezegendeki yaşama dair birbiriyle bağlantılı hikâyeler antroposentrik bir bakış açısından anlatılamaz. Bunlar mecburen derin zaman hikâyeleridir, üstelik bu gezegenin tarihinde insanların çok geç ortaya çıktıkları ve gezegenin asla bizim çıkıp gelişimiz için kendini hazırlamadığı konularından haberdar ediyorlar bizi. Gezegenin tarihinde herhangi bir doruk noktasını temsil etmiyoruz.

    Şayet hümanistler ve sosyal bilimciler, bu iki konuda, yani jeolojiyle biyolojide kendi makul kaygılarını bir kenara bırakmadan bir iletişim ruhu geliştirebilselerdi, beşerî bilimlerde işbaşındaki antroposentrik olan ve olmayan bakış açılarının bir diyalektiğini görebilirdik. Krizin icap ettirdiği ve büyük ihtimalle ortaya çıkaracağı şey budur bana kalırsa.

    * Prof. Dr., Chicago Üniversitesi, Tarih Bölümü.



    1 1 Beşerî bilimler alanında “The Climate of History: Four Theses” (Tarihin İklimi: Dört Tez) metnimin, söz konusu krizin beşerî bilimler için taşıdığı bazı içerimlere dikkat çeken ilk gayretlerden biri olduğunu naçizane iddia edebilirim belki. Bkz. D. Chakrabarty, “The climate of history: four theses,” Critical Inquiry 35: 197-222.
    2 2 Bkz. J. A. Thomas, “History and biology in the Anthropocene: problems of scale, problems of Value,” American Historical Review (Aralık) 1587-607.
    3 3 Papa Francis, Encyclical on Climate Change and Inequality: On Care of Our Common Home, New York: Melville House.