Sayı 88

Söyleşi: Hümeyra Yanar 1970 yılında Bursa’da başlayan bir yaşam öyküsü, 1983’te İsmail Sönmezalp rehberliğinde ilk sülüs meşkiyle mürekkebe ve yazıya bağlandı. Bu ilk yol arkadaşlığı, hocasının vefat ettiği 1988 yılına dek kesintisiz bir çıraklık dönemine dönüştü. Aynı yıl, yolunun Hüseyin Kutlu ile kesişmesiyle yazı serüveninde yeni bir ufuk açıldı. Bu köklü disiplinin neticesinde Hüseyin Kutlu’dan…

Asım Cüneyd Köksal* İnsanın ne olduğuna dair İbrâhimî vahiy geleneğinde yahut Platon, Aristo ve Plotinus gibi kadim filozofların felsefi sistemlerinde ayrıntıda bazı farklı tanım ve yaklaşımlara rastlamak mümkünse de bu büyük geleneklerde insanın mutlak olana referansla anlaşıldığına dikkat çekilmelidir. Yani insan, bir kendinde hakikat tasavvuru ve aynı zamanda teleolojik bir evren bağlamında anlam kazanmaktadır. İslam…

Erdal Yılmaz* Afetler, afetten etkilenen insanların psikolojik ve ekonomik durumları ile afetlerin mühendislik açısından incelenmesi gerekliliği nedeniyle genellikle sosyal bilimlerin ve mühendisliğin bazı alt alanlarının çalışma konusu olarak görülür. Her afet olayının ardından, söz konusu olaya ilişkin acil çözümler bulunmaya çalışılır; bu süreçte genellikle ilgili alanlardan uzmanlara başvurulur — ta ki bir sonraki afet vakasına…

Emre Şan “Yapay Zekâ, Otomasyon ve Teknoloji Felsefesi” (Sabah Ülkesi, 87/2026) başlıklı yazımda Stiegler’in “gramatizasyon” kavramını teorik bir pusula kabul ederek dijital otomasyon meselesini ele almıştım. Yapay zekânın hazır bilgiyi otomatikleştirmesi tehdidi karşısında, Stiegler’in bilme biçimlerinin önemli bir bileşeni olan belleğin teknik özelliklerini nasıl yorumladığını göstermiştim. Neyi ne kadar bildiğimiz belleğimizdeki seçme ve unutma…

Burhanettin Tatar* Şu ana değin yaptığımız analizlerden anlaşılacağı üzere, hakikat ve başarı öyküsü kavramsal olarak ayrı olsalar da pratikte kimi zaman ayrıştırılamaz hâldedirler. Bunun en temel nedenlerinden biri anlam ve anlatı arasındaki sıkı ilişkidir. Söz gelimi hayatın anlamı sorusu, hayat öyküsü içinde ortaya çıkan ve bu öykünün nihai anlamına dair bir sorudur. Heidegger’in kırık çekiç…

Anthony Shaker Bu makalede, ilmü’l-hikme’nin kendi araştırma nesnelerine hangi akıl yürütme tarzıyla yaklaştığını ve dünyayı nasıl yorumlamaya çalıştığını incelemeye çalışacağız. Aramızda belirli bir zamansal mesafe bulunsa da incelediğimiz ilim geleneklerini, “Batı” esinli akademisyenlerin uygulamakta ısrar ettikleri radikal biçimde öznelci kategoriler üzerinden tanımlamak yerine, kendilerini nasıl ortaya koymuşlarsa o şekilde anlamak önem taşımaktadır. İster hasmane olsun…

Nelson Maldonado-Torres* Dinin[1] antropolojik çerçevesinin tarihi ve incelenmesi, modernite/sömürgeciliğin biçimlenişiyle iç içe geçmiştir.[2] Bu bağlamda dini tanımlayan, teşhis eden ve açıklayan kişi ya da kurum büyük bir güce sahip olur. Modernite/sömürgecilik, modernitenin sömürge topraklarındaki deneyimini, Avrupa şehirlerindeki ya da “gelişmiş” dünyadaki modernite deneyiminden ayırmak için kullanılmaz. Aksine, modernite/sömürgecilik en azından 16. yüzyıldan itibaren Batı modernitesi…

Nail Okuyucu* Fıkıh ilmi kendisine konu olarak mükelleflerin fiillerini (ef‘âl-i mükellefîn) belirlemiştir. Bir mükelleften sâdır olabilen her türlü davranış, birer meseleye tahvil edilmek suretiyle fıkhın mesâili hâline gelir. Yani bu davranışların şeri hüküm bakımından karşılığının ne olduğu sorusu, fıkıhta cevabı aranan meseleleri teşkil eder. Bir fıkıh kitabında kurulan bütün cümlelerin öznesi mükellef fiillerinden bir…

“Allah’ın bizden bir muradı, bizimle bir muradı var: Bizden olan muradına dikkat ettik (şeriat), bizimle neyi murat ettiğini unuttuk.” İmam Cafer es-Sadık Mana Allah’tır. (Tasavvuf deyimi) Henry Bergson, “kadim dünyanın kavramları dünyaya bol gelen elbise gibidir” demiş; elbisenin dünyanın bedenine tam oturabilmesi için insan tecrübesinden süzülen kavramlarla tadil edilmesi gerektiğini düşünmüştü….

Zahit Tiryaki* Sonsuz bir ciddiyet takıntısı ve sabit bir anlam arayışı sarmalının içinde debelenip duruyoruz. Bu sarmal, sadece hayatta kalma mücadelesi ya da gündelik telaşlar olarak değil, çoğu zaman daha köklü ve daha sinsi bir şekilde ruhumuzun derinliklerine sızan bir anlam ve düzen dayatması olarak da tezahür ediyor. Ciddiyetten ve türlü zorlantılardan yorgun düştüğümüz…