DEKOLONYAL DÖNÜŞTE DİNÎ ÇALIŞMALAR

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Nelson Maldonado-Torres*

    Dinin[1] antropolojik çerçevesinin tarihi ve incelenmesi, modernite/sömürgeciliğin biçimlenişiyle iç içe geçmiştir.[2] Bu bağlamda dini tanımlayan, teşhis eden ve açıklayan kişi ya da kurum büyük bir güce sahip olur. Modernite/sömürgecilik, modernitenin sömürge topraklarındaki deneyimini, Avrupa şehirlerindeki ya da “gelişmiş” dünyadaki modernite deneyiminden ayırmak için kullanılmaz. Aksine, modernite/sömürgecilik en azından 16. yüzyıldan itibaren Batı modernitesi fikrini ve projesini kurucu biçimde şekillendiren sömürgeci farklılıklerin ve hiyerarşilerin mantığına işaret eder.

    “Religion”, Batı modernitesinin bir fikir ve proje olarak oluşumunun erken safhalarında, sömürgeciler ile sömürgeleştirilenler arasındaki farkı anlamlandırmak için vazgeçilmez bir terim olarak ortaya çıkmıştır. O zamandan beri “religion”, bir sınıflandırma ve analiz kategorisi olarak, “modern Batı uygarlığı”nın oluşumu ve pekişmesi sürecinde iktidarın, bilginin ve varlığın sömürgeleşmesinde bir düzenek işlevi görmüştür. Bu kategori, küreselleşmiş Batılı beşerî bilimlerin ve modern devletin “dünya”yı nasıl anladığını ve güç kullanarak nasıl kurduğunu belirleyen “seküler çizginin” ve geniş anlamıyla “renk çizgisi”nin kurulmasında hayati bir rol oynamıştır.

    Dinî çalışmalar ve bu alanı oluşturan çeşitli alt disiplinler, dekolonyal bir dönüş benimseyerek, “modern dünya düzeni”nin sınırlarını aşmayı amaçlayan fikir, pratik ve kurumların yürüttüğü ortak mücadeleye katkıda bulunabilir. Bu tutum, dinî çalışmalar ve teoloji alanındaki klasik tartışmaları zenginleştirmeyi, karmaşıklaştırmayı ve kimi zaman da bu odaktan uzaklaşarak etnik çalışmalar ve benzeri düşünce ve pratik alanlarındaki dekolonyal, disiplinler arası zemine dayanan çalışmaları ve epistemolojik pratikleri benimsemeyi gerektirir.

    Din ve Sömürgeci Proje

    Onaltıncı yüzyılda, işgal ve sömürgeleştirme bağlamında çalışan düşünürlerin ele aldığı ilk sorulardan biri, Amerika kıtasının yerli halklarının dine sahip olup olmadığı sorusuydu. Bu soru, Orbis Christianus’un (Hristiyan dünyası) din sahibi insanlarla dolu olduğu ve bu insanlar arasındaki temel farkın yalnızca inançlarının doğruluk ya da yanlışlık derecesinde bulunduğu yönündeki genel varsayımdan bir kopuşa işaret ediyordu. Bu soru son derece tehlikeliydi: Din sahibi olmamak, ruhun yokluğuna işaret edebilir ve bu da işgalciler ile sömürgeleştirilen halklar arasında yalnızca epistemolojik değil, ontolojik bir fark bulunduğunu ima edebilirdi. Kısacası, eğer din insanın evrensel bir özelliğiyse, o hâlde dine sahip olmamak insanlıktan yoksun olmak anlamına gelebilirdi.

    Din merkezli Hristiyan paradigmada, “dindar öteki” inançları sorgulanabilen biriydi ve temel amaç onu doğru inanca döndürmekti. Buna karşılık ortaya çıkmakta olan yeni paradigmada, “dinsiz öteki” bizzat insanlığı sorgulanan bir figür oldu. Bu durum, ilişki kurma ve davranış biçimleri bakımından beklenmedik olasılıklar meydana getirdi. Bu nedenle kimin dine sahip olduğu, kimin olmadığı ve sahip olunan dinin ne tür bir din olduğu sorusu yalnızca toplumsal örgütlenme açısından değil, aynı zamanda dünyayı anlamlandırma açısından da belirleyici hâle geldi. Bu mesele hiç de önemsiz değildi; çünkü Avrupa’daki Hristiyan krallıklar ve ortaya çıkmakta olan ulus-devletler dünyanın gördüğü en büyük imparatorluklara dönüşmüşlerdi. Ayrıca Avrupa seyahat anlatıları, ırkçı düşünce biçimleri ile ekonomik ve jeopolitik hırsların yanı sıra, dünyada mekânı ve zamanı yönlendirmek, düzenlemek ve anlamlandırmak için kullanılan haritaların ve anlatıların oluşturulmasında belirleyici bir rol oynuyordu.

    Dine sahip insanlar ile dinden yoksun olanlar arasındaki ayrımın “Eski Dünya”da önemi büyüktü; tam da bu yüzden Christopher Columbus, 1492’de Guanahani adasında Taíno halkıyla ilk temasında bu ayrımı kullanabildi. Bu nedenle bu ayrımın 1492 öncesindeki kullanımının incelenmesi önemlidir, tıpkı 1492’den sonra yaşanan Middle Passage[3] (Orta Geçit) sürecinde olduğu gibi; zira ancak bu şekilde, bir din sahibi insan ile dinden yoksun olan arasındaki ayrımın, “Batı modernitesi” olarak adlandırılan varsayımlar, semboller ve kurumlar sisteminin benzeri görülmemiş küresel genişlemesi sırasında, Batı’nın sömürgeleştirilmiş halklara yönelik tutumlarını nasıl belirlediğinin kapsamı anlaşılabilir. Ayrıca şu da dikkate alınmalıdır: Din sahibi insanlar ile dinden yoksun olanlar arasındaki kategorik ayrımdan daha önemli olan şey, bu ayrımın yarattığı ortamdır. Bu ortamda, ırksallaştırılmış bir grup “din”e sahip olduğunu ne kadar gösterirse göstersin ya da hatta insanlara özgü sayılan herhangi bir özelliğe sahip olduğu ne ölçüde varsayılırsa varsayılsın, onların tam anlamıyla insan olup olmadığı sürekli olarak yeniden sorgulanmıştır

    Ondokuzuncu yüzyılın ve 20. yüzyılın başından geriye dönüp bakan toplum bilimci ve düşünür W. E. B. Du Bois, şu sözleriyle sorunu açıkça kavradığını göstermiştir: “Benimle öteki dünya arasında bir türlü sorulmayan daimî bir soru vardır: Bir sorun olmak nasıl bir duygudur?”[4] Bu daimi soru, Batı modernitesine belki de en açık biçimde din sahibi olmak (ve bir ruha sahip olmak) ile din sahibi olmamak arasındaki ayrım aracılığıyla siyahlara, yerli halklara ve renkli insanlara yöneltilmiş Maniheist, insan düşmanı kuşkucu bir tutumunun tezahürüdür.[5] Bu kuşkucu tutum, ilerleme ve uygarlık arzusunu soykırıma varan eylemlere dönüştürebilen tehlikeli bir zehir gibidir. Du Bois, “egemen dünyanın en nazik ruhlarının bile” sözlerinde ve ses tonlarındaki “kelimelerde ve ezgilerde” sürekli olarak şu tavsiyenin tınladığını yazdığında, bu modern/sömürgeci tutumun daimî ve her yere nüfuz eden karakterini teyit eder:

    “Zavallı, beyaz olmayan varlık! Ağlama ve öfkelenme. Tanrı’nın lanetinin üzerine ağır biçimde çöktüğünü çok iyi biliyorum. Neden mi? Bunu söylemek bana düşmez; ama cesur ol! Alçakgönüllü dünyanda işini yap ve iyi kalpli Tanrı’ya dua et ki yukarıdaki göklerde, her şeyin sevgi olduğu yerde bir gün yeniden doğasın… bir beyaz olarak![6]

    Du Bois, Maniheist ve insan düşmanı bir kuşkuculuğun artık yalnızca bir şüphe ya da soru olmaktan, kanıtlarla çürütülebilecek bir bilim ya da olgu meselesi olmaktan çıktığı, bunun yerine bir inanç ve iman ilkesi hâline geldiği bir toplumsal gerçekliği tasvir eder. Du Bois’in terimleriyle söyleyecek olursak, “beyazların dini” ya da “beyaz din” öyle cüretlidir ki, beyazlar için edilen bir dua, birinin insanlığı hakkında sorulan ırkçı bir soruyu o kişinin kendini yok etme beklentisine dönüştürür: Beyazın doğabilmesi için insanın kendi içindeki siyahı öldürmesi gerekir.

    Dolayısıyla insan düşmanı kuşkuculuk, kendi sömürgeci ve ırkçı maneviyatını ve aynı zamanda beyazlığın anlamını ve değerini sürekli hatırlatan bir dua üretir: “Beyazlık yeryüzünün sonsuza dek sahipliği demektir, Âmin!”[7] Sömürgeciliği içinde barındıran ve yeniden üreten soruların, tutumların, duaların, dinlerin ve maneviyat biçimlerinin tespiti ve eleştirel analizi, “beyazlığın duasına” ve maneviyatına karşı duran “dinsel” oluşumların analiz edilmesi kadar önemlidir. Bunların tümü, dekolonyal dinî çalışmalar, dekolonyal din felsefesi ve dekolonyal teolojiler için önemli çalışma alanlarıdır.

    Kısacası, din üzerine antropolojik söylem, daha en başından itibaren ırk söylemiyle, küresel genişleme ve sosyopolitik hâkimiyet projeleriyle iç içe olmuştur. Bu nedenle antropolojik bir kategori olarak dinin ortaya çıkışını ve gücünü, ırk söylemini ve modern sömürgeciliği anlamadan kavramak mümkün değildir. Aynı şekilde, ırk söyleminin oluşumunu ve işleyişini de modern/sömürgeci dünyada “din”in çeşitli kullanımlarını ve işlevlerini anlamadan açıklamak da mümkün değildir. Bu durumda, kimin dine sahip olduğuna ve nasıl bir dine sahip olduğuna karar vermek yalnızca tarafsız bir akademik mesele değil, aksine giderek küreselleşen modern/sömürgeci düzenin oluşturulmasında kritik bir girişimdir.

     

    Sömürgeci Mantığın Yayılması

    Batı toplumları elbette zaman içinde, tıpkı kültürlerini kabul ettiği gibi, dünya üzerindeki hemen hemen tüm halkların bir dine sahip olduklarını da kabul etti (ya da bunu kabul etmeye mecbur kaldı). Ancak bunun yalnızca, Batı’nın kendisini Batılı olmayan ötekilerden ayırmak ve onlara karşı üstünlük duygusunu sürdürmek için başka ölçütler bulduğu bir bağlamda gerçekleştiğini fark etmek gerekir. Bu durum özellikle, Batı’nın “doğuştan köle” olarak gördüğü “siyah” insanlar söz konusu olduğunda kendini gösterir. Ayrımcılık yapmak için kullanılan yeni ölçütler artık felsefe ve bilimdir. Bu durum, dinî çalışmaları bilimsel bir uğraş ya da din ve din etiği üzerine felsefi düşünmenin bir uzantısı olarak kavramsallaştırmanın yolunu açmıştır.

    Bilim ile felsefenin modernite ve sömürgecilikle iç içe geçmesi, 19. yüzyıl boyunca ırkçı sınıflandırmaların, kraniyometrinin ve Batılı olmayan halkların zihinsel kapasiteleri ile bağımsızlıklarına ilişkin varsayımların yeniden üretilmesinde açıkça görülür. Amerika Birleşik Devletleri’nde bu düşünceler muhtemelen dinî seminerlerden ziyade, o dönemde yeni gelişmekte olan üniversitelerde kendine yer buldu;buldu. Bu üniversiteler de daha sonra dinî çalışmaların yuvası hâline geldi. Bu alanda yapılan çalışmaları yüksek kültür-düşük kültür ya da rasyonel dinler-ilkel dinler gibi ayrımlar şekillendiriyordu. Sömürgeleştirilmiş halkların dinlerinin ilkel ya da irrasyonel olarak sınıflandırılması, sömürgeciliği ve köleliği meşrulaştıran insanlık dışı mantığın sürdürülmesinde önemli bir işlev gördü.

    Dinin gerçekten evrensel olduğu fikri (daha önce dinsiz sayılan toplulukları da kapsayacak biçimde, ancak “doğuştan köle” olarak görülen insanları o kadar da açık bir şekilde içermeden evrensel oluşu) sömürgeciler ile sömürgeleştirilenler arasındaki ırkçı ayrımı ortadan kaldırmadı. Aksine, bu durum kapsayıcılık yoluyla işleyen başka bir sömürgeleştirme biçimine dönüştü. Yani, Hristiyanlığı anlamaya yönelik Hristiyan kategoriler (ve dinî ile seküler arasındaki modern/sömürgeci ayrımlar) diğer “dinler”in gözlemlenip analiz edileceği araçlar hâline geldi. Dinî olan seküler olandan ayrıştırıldı ve  çoğu zaman moderniteyle ve toplumun seküler örgütlenmesiyle en uyumlu dinî oluşum olarak kavramsallaştırıldı.

    Bu çerçevede Batı dışı dinler ancak “dünya dinleri” olarak temsil edilebilirdi. Ancak bu statüye ulaşmaları bile onları moderniteyle çatışma içinde tutmaya devam ederdi; çünkü bir dinin takipçi sayısı ya da coğrafi yaygınlığı, ona rasyonel biçimde örgütlenmiş bir topluma bir zemin sunma ya da böyle bir toplumu tamamlayabilme kapasitesi kazandıramazdı. Nitekim coğrafi yaygınlığı ve büyüklüğü ne olursa olsun, Hristiyanlıkla kıyaslandığında herhangi bir “dünya dini” irrasyonel olarak temsil edilebilirdi. Bunun siyasal sonuçları açıktır: Bir “din” ne kadar irrasyonel olarak sunulursa, o kadar tehditkâr görünür, örneğin bugün İslam ve İslamofobi üzerine yürütülen söylemleri düşünmek bunun için yeterlidir. Dolayısıyla sömürgecilik yalnızca bazı pratiklerin din kategorisinin dışında bırakılmasıyla değil, aynı zamanda bu kategoriye dâhil edilmeleriyle de işler. Dinî çalışmalarda dekolonyal bir dönüş, din ya da dinî olan hakkında üretilecek her yeni bilginin önkoşulu olarak bu sınıflandırma mantığıyla eleştirel bir hesaplaşmayı gerekli görür.

    Dinî Çalışmalar ve Dekolonyallik

    Dinî çalışmalar, dekolonyal bir dönüş konusunda geleneksel disiplinlere kıyasla bazı avantajlara sahiptir. Öncelikle, disiplinler arası karakteri, dinî çalışmalardaki bir araştırmacıyı tek bir disiplinin yöntemlerine ve onun örgütleyici ilkelerine bağlı bir araştırmacıya kıyasla daha az bağımlı kılabilir. Disiplinler arasılık, kullanılan kategorilerin diğer disiplinler için merkezî olan kategorilere nasıl bağlı olduğu düşünüldüğünde, herhangi bir disiplinin gücüne yönelik sağlıklı bir şüpheciliği teşvik edebilir. Bununla birlikte, disiplinler arasılık tek başına dekolonyal bir dönüş başlatmakta yetersiz kalır; çünkü modern Batı disiplinleri bizzat sömürgeciliğin epistemolojik yapısı üzerine inşa edilmiştir.

    Batı merkezci disiplinleri birleştirmek, bu birleşimi daha az Batı merkezci ya da daha az sömürgeci hâle getirmez. Örneğin, dinî çalışmalar alanındaki bir araştırmacı Orta Doğu’yu incelemek için dil bilimi ve coğrafyayı kullanabilir ve yine de Oryantalizmi yeniden üretebilir. Yahudiliği arkeoloji ve hermenötik açıdan incelerken, antisemitik bir çerçeve içinde kalmaya ve onu yeniden üretmeye devam edebilir. Kültür antropologları, çalışma araçlarına alan çalışmalarını ekleseler bile, yerli topluluklara açık ya da örtük biçimde edilgen ya da büyük ölçüde bilgisiz özneler olarak yaklaşabilirler. Kısacası, disiplinler arasılığın kendi başına yaygınlaşması, “renk çizgisi”ni ortadan kaldırmaz. Aynı durum, tek disiplinli yapıların yeniden savunulması ya da bilimin, beşerî bilimlerin ve güzel sanatların savunulması için de geçerlidir. Akademik disiplinleri ve disiplinler arasılığı (din çalışmaları da dâhil olmak üzere) tutarlı biçimde dekolonyal üretimlerin motorları hâline getirmek için daha yaratıcı ve daha cesur düşünme biçimlerine ihtiyaç vardır.

    Dinin tanımlanmasının ve incelenmesinin modern/sömürgeci düzenin kavramsallaştırılması ve meşrulaştırılmasında ne denli araçsal olduğu düşünüldüğünde, dinî çalışmaların, modernite/sömürgeciliğinin sınırlarını ve tehlikeli etkilerini gidermeye katkı sunabilmesi için, modern Avrupa bilimlerine yönelik daha geniş çaplı bir eleştiriyle birlikte öz eleştiriye de girişmesi gerekir. Bunun için, etnik çalışmalar ve ilgili alanlar gibi özgürleştirici ve dekolonyal disiplinler arası alanlarla olumlu bir ilişki kurmak zorunludur. Bu alanlar yalnızca geleneksel disiplinlerle eleştirel bir ilişki kurma konusunda uzun bir geçmişe sahip değildir, aynı zamanda sömürgeciliği açığa çıkarmada hayati önemde sorular geliştirmiş ve yaklaşımlar üretmiştir. Sömürgesizleşmeye katkı sunan bilgi üretirler ve üniversite ile onun dışındaki geniş bilgi alanları arasında dekolonyal faaliyetlerin sınır bölgelerini yaratmayı amaçlarlar. Etnik çalışmalar ve ilgili alanlarla, ayrıca üniversite içinde ve dışında ve dünyanın farklı bölgelerinde yürütülen diğer dekolonyal projelerle üretken bir etkileşim yoluyla gerçekleşecek dekolonyal bir hareket, 21. yüzyıla uygun dinî çalışmaların ortaya çıkması açısından kritik önemdedir. Benzer şekilde, yukarıda “beyaz din” ve dinî pratik üzerine yapılan çözümlemede göstermeyi umduğum gibi, etnik çalışmalar gibi alanlar ve akademi dışındaki dekolonyal projeler de dekolonyal dinî çalışmaların, din felsefesinin ve dinî düşünce ile teolojinin dekolonyal biçimlerinin sunduğu analiz ve anlayıştan önemli ölçüde yararlanabilir.

     

    *Prof., University of Connecticut, Felsefe Bölümü.

    [1]Editörün notu: Bu makalede kullanılan “religion” kavramı, tarihsel ve semantik bakımından Türkçede kullanılan “din” kavramından farklıdır. Bu makalede, yazarın kavramın tarihsel yönünü ve Batı düşüncesi içindeki farklı konumlanışını vurguladığı yerlerde “religion” olarak kullanmayı tercih ediyoruz.

    [2] Nelson Maldonado-Torres, “Religion, Modernity and Coloniality,” içinde Religion, theory, critique: classic and contemporary approaches and methodologies, editör Richard King (New York: Columbia University Press, 2017), 547-554.

    [3] Çevirmenin notu: Atlantik köle ticaretinde Afrika’dan Amerika kıtasına yapılan zorunlu deniz yolculuğuna verilen isimdir.

    [4]W. E. B. Du Bois, , ed. Henry Louis Gates Jr. and Terri Hume Oliver (New York: W. W. Norton & Co., 1999), s. 9.The Souls of Black Folk. Authoritative Text. Contexts. Criticisms

    [5]İnsan düşmanlığı, beyaz üstünlüğü ve siyah karşıtı bir dünyada beyaz bir Tanrı’nın analizi üzerine bir inceleme için bkz.: Lewis R. Gordon, Bad Faith and Antiblack Racism (Atlantic Highlands: Humanities Press, 1995).

    [6]W. E. B. Du Bois, Darkwater: Voices from Within the Veil (New York: Humanity Books, 2002 [1920]), s. 56.“The Souls of White Folk,”

    [7]A.g.e., s. 56. Donald Trump’ın 1 Eylül 2017’de ulusal dua günü ilanını imzalamasının ardından Oval Ofis’te “dinî liderler” ile birlikte dua ederken çekilmiş fotoğrafı; beyazlığın duasının, beyaz dinin ve beyaz Hristiyanlığın birer temsili olarak analiz edilmeyi hak etmektedir. “,” Religion News Service, 24 Aralık 2019.Behind Christianity Today’s Editorial is a Deeper Crisis of America’s Religion of Whiteness