YAPAY ZEKÂ VE OTOMATİK TOPLUM

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Emre Şan

     

    “Yapay Zekâ, Otomasyon ve Teknoloji Felsefesi” (Sabah Ülkesi, 87/2026) başlıklı yazımda Stiegler’in “gramatizasyon” kavramını teorik bir pusula kabul ederek dijital otomasyon meselesini ele almıştım. Yapay zekânın hazır bilgiyi otomatikleştirmesi tehdidi karşısında, Stiegler’in bilme biçimlerinin önemli bir bileşeni olan belleğin teknik özelliklerini nasıl yorumladığını göstermiştim. Neyi ne kadar bildiğimiz belleğimizdeki seçme ve unutma kriterlerimizden etkilenir. Bireyselliğimiz, belleğimizin derinliklerinde, anılarımızın kuytularında şekillenir ve özgür varlıklar olarak yargı verme yetimiz buradan beslenir. Düşüncenin sinir ağları tarafından üst üste yığılmış dil unsurlarına indirgenmiş imajı ve yapay zekâ modellerinin internetin enformasyon bolluğundan beslenen ve kaçınılmaz olarak tekrara dönüşen gösterici formu bilincin ayırt edici, yenilik yaratıcı özelliğini giderek görünmez kılar. Bu bağlamda teknolojik ortamdaki psişik ve kolektif bireyleşme biçimlerini, yani öğrenme, bilgi edinme, paylaşma ve başkalarıyla tartışma süreçlerinin dönüşümünü göstermiştim.

    Bu yazıda aynı düşünce hattını takip ederek otomasyona geçiş yapan teknik ortamların hızlı dönüşümünün toplumsal ilişkileri ve kamusal söylemi etkileme biçimlerini ele alacağım. Dijital teknolojilerin zihnimize, bilme biçimlerimize ve düşünme yetilerimize ne yaptığını anlamak için bu teknolojileri tarihsel bir bağlama oturtup gelişimsel bir sürecin sonucu olarak ele alabiliriz. Yapay zekânın yükselişi klasik disiplinlerin bilgi temellerini sarsarken bu öngörülemez ilerleme, büyük teknoloji şirketlerini yapay zekânın geleceği üzerine düşünmeye sevk etmektedir. OpenAI şirketinin 2022’de ChatGPT’yi piyasaya sürmesiyle ivmelenen yapay zekâ dalgası son üç yıldır hızlanan inovasyon yarışıyla başka bir seviyeye çıkmıştır. Bu kısa zaman diliminde yapay zekânın getirdiği fırsatlar ve riskler tartışma konusu olmuştur. 2023 yılında sektörün önde gelenleri, yapay zekânın insanlık için oluşturduğu riskler nedeniyle Future of Life Institute üzerinden yayımladıkları açık mektupta yapay zekâ çalışmalarına ara verilmesi çağrısında bulundu. Bildirinin dikkat çektiği konular arasında bilgi platformlarının yalan ve propaganda mecralarına dönüşmesinin ve tüm insani görevlerin otomatikleşmesinin yaratacağı sorunlar yer alıyordu. Teknoloji sistemlerinin güvenli, şeffaf ve insanın bilme biçimleriyle uyumlu olması için bir tür konsensüse ihtiyaç duyulmaktadır. Gelgelelim teknolojinin piyasa odaklı gelişimi yüzünden başta Elon Musk olmak üzere mektupta imzası olan birçok şirket sahibi yapay zekâ modellerini geliştirerek bildiri hiç yayımlanmamış gibi yarışa dâhil oldu. 2025 yılında ise Silikon Vadisi’nden çıkan modellere Çin’den Deepseek’in dâhil olmasıyla yarışın boyutu küresel bir hâl aldı.

    Tüm bu olanlardan sonra yapay zekâ destekli gözetim teknolojileri üreten Palantir şirketi konsensus ihtiyacını bir kenara atarak doğrudan iktidara talip olan teknoloji şirketlerinin amaçlarını ifşa etti. Peter Thiel’in kurucusu olduğu Palantir, 18 Nisan 2026 günü yayınladığı ve diğer kurucusu Alex Karp’ın felsefe tarihinden gelen çatışmacı fikirlerle yazdığı kitabından alıntıladığı 22 maddelik manifestoda (The Technological Republic, in brief) yapay zekâ temelli silahlanmanın kaçınılmaz olduğunu, artık iktidarın gözetleme, kontrol ve müdahale gücünün kendilerine verilmesi gerektiğini talep eder.[1] Manifesto Batı’nın yeniden silahlanması, kültürler hiyerarşisi, çoğulculuğun tehlikeli bir saflık olarak nitelenip diskalifiye edilmesi üzerine kurulu bir metindir. Karp’ın ideolojisine göre çatışma dünyanın kalıcı gerçeğidir, demokratik müzakere ise istismara açık bir kırılganlıktır ve seçkin bir teknolojik elit, bu gerçeğin sonuçlarını halktan daha iyi analiz edebilecek konumdadır. Özel bir şirket kimin izleneceğini, hedef alınacağını, öngörüleceğini ve etkisiz hâle getirileceğini belirlemeyi kendine görev edindiğinde ve eş zamanlı olarak buna karşı çıkmanın medeni bir zayıflık olacağını açıklayan bir metin yayımladığında, artık kurumsal strateji alanından çıkarak kamusal söyleme dâhil olur. Bu, egemenliğin özelleştirilmesinin söylemsel pratikteki ilk adımıdır. Eğer Palantir gibi bir şirket, devletin kimin “tehdit” olduğuna karar verme sürecini (algoritmalar aracılığıyla) yönetmeye başlar ve bunu felsefi bir meşruiyet zırhına büründürürse, devletin en temel yetkisi olan egemenlik yapay zekâ teknolojisi üzerinden kazanç elde eden bir şirketin eline geçmiş olur. Palantir’in kurucusu Peter Thiel, René Girard’ın öğrencisiydi ve onun mimetik arzu teorisini kullanarak tüketicilerin dikkatlerini sermayeye çevirecek bir model üzerinde uzmanlaşmıştır. Arzunun piyasalaşması, bir kaynak hâline gelmesi onun sonsuzca derinleşmesini sağlayan ideal yapısını bozup arzuyu hesaplanabilir bir şeye dönüştürür. Tüketicilerin davranışlarını kontrol etmek ve onları piyasaya sürülen ürünlerin kamusal söylemine adapte etmek için mimetik arzu kullanılır. Böylece bireysel ve tekil olması gereken sınırsız arzular kitleselleşir ve tüketime yönlendirilebilir hâle getirilir. Söz konusu tartışmayı Teknoloji Felsefesi Problemleri: Yazı, Bellek ve Dikkat kitabında ele aldığım için burada ayrıntılarına girmeyeceğim. Diğer yandan manifestonun yazarı Alex Karp’ın felsefe lisansı ve doktorası vardır ve metinde felsefi terminoloji kullanılmıştır. Metni okuduğumuzda Thiel’in kurduğu dikkat endüstrisiyle birlikte Schmitt’in çatışma fikirleri üzerinden egemenliğin özelleştirilmesine götürecek bir ideolojiyi görebiliriz. Karşımızda verilerimizi ve karar yetkilerini devretmemizi istedikleri bir Leviathan modeli bulunur. Palantir’in veri analitiği sayesinde istisnai durumu herkesten önce görüp tanımlayabildiği için küresel iktidara ortak olmak istemesi olarak özetlenebilecek bu olayın ardından yeni bir toplum düzeni üzerine tartışmalar başlatmıştır. Teknoloji devleri paylaşmak istedikleri iktidarı otoriter yönlere doğru yeniden şekillendirmeyi amaçlar. Tehlike sadece bariz bir baskı ve savaş çığırtkanlığı değil, gözetlemenin normalleşmesi, muhakeme yetisinin kapalı sistemlere devredilmesi ve iktidarın bu altyapıları tasarlayan ve kontrol eden aktörlerin elinde yoğunlaşmasıdır. Öyle görünüyor ki piyasanın iktidarlarla kurduğu tekno-politik ittifaklar yapay zekâ konusundaki kamusal tartışmayı belirlemeyi topluma ya da demokratik kurumlara bırakmamak için ellerinden geleni yapacaklar. Artık karşımızda sadece eylemsiz bürokratlar değil, gerçek zamanlı işleyen ve insan müdahalesini ve dolayısıyla politik sorumluluğu geri plana iten bir otomatik toplum düzeni vardır.

    Şu hâlde bu otomatik toplum düzenine karşı felsefenin kavramsal araçlarını seferber etmek gerekir. Stiegler’in sık sık vurguladığı gibi tekniği düşünmek aslında tüm felsefe projesini yeniden betimlemektir.[2] Teknik ortam içindeki duyulur ve maddi dayanaklar zihinsel ve ruhsal deneyimlerimizi etkiler, öyle ki öznelliği, özellikle bilinç yaşantılarını, deneyimlenmiş yaşantıları dünyaya ait yapay teknik nesneler olmadan ele alamayız. Bunun için öncelikle felsefe tarihindeki kemikleşmiş düşünsel hiyerarşileri bir kenara bırakmayı öneriyorum. Fakat bu durumda klasik kavramların anlamlarında yaşanacak dönüşümleri öngörmek önemlidir. Örneğin duyulur olana karşıt olmayan zihinsellik nasıl betimlenir? Maddeye karşıt olmayan, maddeden mutlak olarak bağımsız olmayan bir zihnin özellikleri nelerdir? Özneyi transandantal felsefe geleneklerinde olduğu gibi tüm mümkün deneyimin sabit kurucusu olarak düşünmek yerine Simondon ve Stiegler’in eserlerinden hareketle biyolojik, toplumsal ve teknik bir bireyleşme biçimi olarak anlayabilir miyiz? Stiegler’in düşünce hattını izlersek, tüm bu karşıtlıkların doğru ifadelerini ancak düşünce ve teknik ilişkisi içerisinden kurabiliriz. Stiegler’e göre tüm bu karşıtlıklar aslında tekniğin hangi anlamda düşüncenin nesnesi olduğu probleminin felsefe tarihinde açık kalmasının dolaylı sonucudur.[3]

    Şu hâlde teknolojinin toplumsal sistemler üzerindeki etkisini anlamak için onu yaşamın evriminden soyutlamadan, biyolojik, psikolojik, kültürel ve politik bağlamları ile birlikte ele almalıyız. Böylece tekniği düşüncenin nesnesi hâline getiren analitik, iç/dış, kim/ne ayrımları yoluyla düşünmeden onun konuşma, okuma, yazma ve düşünme faaliyetlerimiz nasıl etkilediğine odaklanacağız. Böylece felsefe tarihinden gelen düşünsel zorlukları, felsefi problemleri ve yol gösterici argümanları çağdaş dünyanın yakıcı sorunları ile birlikte ele alabiliriz. Felsefi düşünce geçmişte ortaya konan düşünceleri yorumlama ve dönüştürme işlevini güncel bağlam içinden yapmalıdır. Felsefe kolektif teknolojik deneyimden kopuk değildir aksine teknik yaşam biçimleriyle ve yukarıda belirttiğimiz gibi teknoloji üreticilerinin kamusal söylemleriyle bağlantılıdır. Tam da bu yüzden geleneksel kuramları çağdaş sorunlar ve fırsatlar karşısında güncelleyebilir. Gerçek ve sanal olan arasındaki uçurumun derinleştiği hatta gerçekliğin dijital ortam tarafından koşullandığı bir dönemde hâlihazırdaki tüm dolayım biçimlerini sorunsallaştıran ve şeylerin kendilerine dönmeye çalışan bir felsefe teknolojinin toplumsal sistemler üzerindeki etkisini analiz edebilir. Fenomenoloji, şeylerin olduğu şekliyle bilince nasıl göründüğünün koşullarını araştırırken dünyayla etkileşimimiz sırasında karşılaştığımız fenomenler arasında eş-kurucu bir ilişkinin bulunduğunu öne sürer. Günümüzde teknolojiyle kurduğumuz ilişki bu bağlamda ele alınmalıdır.

    Otomasyon teknolojileri içinde bulunduğumuz çağın ana sorusudur ve tüm diğer alanları etkileyen bir bağlamda kuramsal ve pratik çerçevede ele alınabilir. İnsana ve dünyaya dair tüm diğer sorular otomasyon sorusuyla bağlantıları itibarıyla düşünülebilir. Gelgelelim otomasyon teknolojisi beraberinde yeni sorunları da getirir. Çağdaş toplumlar bir yandan süregiden ekonomik, politik ve varoluşsal krizlerle boğuşurken diğer yandan otomasyon ve yapay zekâ alanlarında meydana gelen teknolojik şoklarla sarsılmaktadır. Otomasyondan kazanılan verimliliğin toplumsal refaha mı yoksa emeğin değersizleştirilmesine mi götüreceği konusunda önümüzü görmek zor. Oysa teknolojik dönüşümden sonra kazanılan vakit ve kaynağın kamunun yararına kullanılacağından emin olduğumuz bir ortamda yaşamayı tercih ederdik. İşte böyle bir ortamda gelecek problemleri önceden görmek ve onlara karşı konum almak felsefenin görevidir. Bu anlamda yakın geleceğin en kritik tartışması hiç kuşkusuz otomasyondur. Otomasyon, sadece iş gücünü değil, insan olmanın anlamını, bireysel ve kolektif yaşam biçimlerimizi temelden değiştirecek bir tartışmayı başlatacak potansiyele sahiptir. Bunun nedeni insanın teknik araçlarla çevrili ortamının giderek otomasyonla yapılandırılmasıdır. Hem gündelik yaşamda hem de çalışma yaşamında teknik ortamımız otomasyonla öyle iç içedir ki otomasyon teknolojisi sunduğu imkânların arkasında görünmez hâle gelir. Benzer bir görünürlük ve görünmezlik ilişkisi yapay zekâ için de geçerlidir. Gündelik yaşamda dijital teknolojilerin sunduğu imkânların birçoğunun arkasında büyük dil modelleriyle işleyen yapay zekâ bulunur. İçine fırlatıldığımız teknik ortamın dayanakları altyapısı, medyatik araçları böyle işler. Sabah uyandığımızda gözümüzü açtığımız andan itibaren içine daldığımız ekranlarla görür, algılar ve düşünürüz. Bu durum Platon’un mağarasındaki mahkumların durumu gibi değildir çünkü çevremizde olup bitenin son derece farkındayız ve ekranlarla yaşam gerçekliğin zayıf bir kopyası olmak bir yana onu aşan bir fazlalığa, imgesel bir bolluğa sahiptir. Bu yüzden mağaradan çıkma sorunu insanın kendini içinde bulduğu teknik ortamını değiştirmesi sorununa evrilir.

    Yapay zekânın gelişimi teknoloji tarihinin akışının doğal bir sonucu mu yoksa bir tür yön yitimi midir? Yapay zekâ ve otomasyon teknolojilerinin birlikteliği gelecek için ne söyler? Bu sorular sorulduğunda genellikle ilk akla gelen yeni teknolojilerin hayatı nasıl inanılmaz derecede kolay, verimli ve pürüzsüz hâle getirdikleri olur. Yapay zekâ, günümüzde gündelik varoluşun her kıvrımına nüfuz ederek teknik sistemin asli bir parçası hâline gelmiştir. Bu modeller, yüksek ikna kabiliyetleri ve algoritmik hızlarıyla sorularımıza anlık yanıtlar üretirken, insan ile makine arasında geçici bir uyum yaratmaktadır. Yapay zekâ sadece bizi onaylamakla kalmaz, aynı zamanda bir tür ayna işlevi görerek öz farkındalığımızın dışında kalan niteliklerimizi yücelterek bizi makineyle birlikte olduğumuz yankı odalarına hapseder. Oysa eleştirel bir düşünce süreci, ikna edilmeyi değil, yeni sorularla düşünmeyi gerektirir. Dijital makinelerin sağladığı otomatik tamamlama ve anlık komutların, düşüncenin ihtiyaç duyduğu o hayati duraklama anını gitgide ortadan kaldırması yargı kapasitemizi aşındırır. Bu anlamda karar verme ve ayırt etme yetimizi teknik otomatizmlere devretmemiz bir bilgisizleşme sürecidir. Bilgisizleşme, kuramsal bilgi becerimizin, eylemliliğimizin ve otonomimizin teknik sisteme kurban edilmesidir. Oysa anlam, teknolojik optimizasyonun sunduğu pürüzsüz bir çıktı değildir. Anlam, ancak teknik aracılıkla bastırılmayan bir bireyleşme süreci ve bu sürecin meyvesi olan birey-ötesi paylaşımlar sayesinde inşa edilebilir.

    Yapay zekânın son yıllarda yakaladığı hızlı dönüşüm sonucunda açılan zekâ tanımlamalarıyla öğrenme, bilgi edinme ve çıkarım yapma yetileri hakkında uzun süredir sahip olduğumuz kavrayış nasıl bir araya getirilir ya da karşılaştırılır? Zekâ aslında neyi bildiğimizle değil, bir sorunla karşılaştığımızda ne yaptığımızla ilgilidir. Zihnimizin esnek sorun çözme kapasitesi de doğrudan zekâyla ilişkilidir. Bunun için sadece çevreye adapte olmak yetmez, sembolik çevreden bir adım geri atarak ona mesafe alarak analiz, sentez ve yorumlama gerekir. Eğer onu anlama, kavrama ve veriler arası ilişki kurma becerisi olarak tanımlarsak yapay zekânın büyük veri kümelerini analiz etme ve işleme kapasitesi zekânın işlevini dönüştürür. Bu durum, insanı dilin yalnızca kendine özgü bir yeti olduğu inancından uzaklaştırırken Sigmund Freud’un insanlığın maruz kaldığı üç büyük narsistik yaraya dair teşhisine dördüncü bir yaranın eklenmesi ihtimalini doğurmaktadır. Bu yaralar, Galileo’nun evrenin merkezinde olmadığımızı göstermesiyle ortaya çıkan kozmolojik yara, Darwin’in evrim teorisiyle insanın ayrıcalıklı bir tür olmadığını ortaya koyan biyolojik yara ve Freud’un kendisinin bilinçdışı kavramıyla bilincin tek hâkim olmadığını gösteren psikolojik yaradır. Yapay zekânın gelişimi ise dil kullanımı gibi temel bir insani yetinin artık yalnızca insana ait olmadığının fark edilmesini sağlayarak yeni bir teknolojik yarayı açığa çıkarmaktadır.

    Gelgelelim, yapay zekânın gelişiminin yol açtığı yeni teknolojik eşik, yirmi birinci yüzyılın en çarpıcı olaylarından biri olarak karşımıza çıkan, konuşan ve akıl yürüten yapay zekâ ile ilişkilidir. Büyük dil modelleriyle eğitilen ve internet üzerindeki devasa veri kümelerini analiz eden bu sistemlerin, bir makineden beklenmeyecek derecede karmaşık ve insana yakın bir dil üretmesi, bizler için yeni bir durum olup küresel ölçekte tüm insanlığı etkileyen bir fenomendir. Son yıllarda yapay zekâ sistemleri giderek daha da güçlü ve karmaşık hâle gelmesine rağmen konuya dair kuramsal varsayımlar çok az değişmiştir. Sembolik ya da bağlantısal yapay zekâ modelleri zihnin ya da beynin işlevlerini algoritmik makinelerle taklit etme esasına dayanır. Beyin ve bilgisayar, zihin ve makine arasındaki analojiler sorgulanmadan kabul edilir. Bu paradigma zihni, beyin ya da makine gibi nesnel bir mekânda konumlandırmaya çalışır. Zihin sanki biyolojik bir organda ya da elektronik devrelerde gözlemlenebilecek bir nesneymiş gibi araştırılır. Ancak, bilincin işlevlerini yapay zekâ sistemlerinde yeniden üretilebilir şekilde tanımlayan yaklaşımlar, onun fenomenolojinin konusu olan yaşantılanan deneyim boyutunu göz ardı etmiyor mu?

    Buradaki sorun, yapay zekâ araştırmalarının çoğunun, tek biçimli ve evrensel bir zekânın matematiksel işlemlerle modellenebileceği varsayımıyla yola çıkmasıdır. Bu bakış, açısına göre düşünme ve öğrenme süreçleri, algoritmalar aracılığıyla mantıksal olarak formelleştirilebilen hesaplamalara indirgenebilir. Matematiksel hesaplamalarla formelleşme, tekno-bilimin hem alametifarikası hem de Husserl’in yirminci yüzyılın başında işaret ettiği gibi onu krize sürükleyen sürecin başlangıcıdır. Husserl’e göre, modern bilimin naif, nesnelci ve doğalcı varsayımları, onun kesin bir bilim olmasını engeller ve onu bir tür tekno-bilime dönüştürür. Husserl bilimin rasyonel kökeni ve onun aklı doğallaştıran hesaplayıcı düşünceye dönüşümü arasında geri döndürülebilir bir süreç görür. Ona göre formalleşme, bir ideleştirme sonucunda ortaya çıkar. Bu ideleştirme nesneyle arasına mesafe koyduğunda ise yaşam dünyasındaki bilimsel sorumluluklarda sorunlar baş gösterir.[4] Tekno-bilimsel bakış formelleştirilen ilişkilerin anlamını soyutladığında sorumluluk sorusu görünmez olur. Enformasyon çağının bilgi yapısı ve kültürünün değişmez bir parçası olan tekno-bilim ile endüstri iş birliği, sorunun yarattığı baskıyı hiç olmadığı kadar artırmıştır. Dijital teknoloji, insan varoluşunun tüm anlarını, yaşam dünyasının her katmanını hesaplama sanatı hâline geldiğinde yeni bir formelleşme ile karşı karşıya kalırız. Çağdaş tekno-bilim için formelleşme, makinelerin devasa hesaplama gücü ve veri işleme kapasitesiyle insanın bilişsel yetilerini taklit etmeye olanak tanır. Ancak makinenin işleyişi otomatik ve mekanik bir yapıya sahiptir çünkü makine, insan gibi inanma ve anlama yetisinden yoksundur. Oysa insanın biyolojik özellikleri haritalandırılsa bile bilinç akışı ve fenomenal yaşantısı sayısal ölçütlerle formelleştirilemez. Bu durumda tekno-bilimin bilinç akışını görmezden gelip insanı yalnızca biyolojik özelliklerinden hareketle ele alması gerekir. Söz konusu dönüşüm, felsefenin bir zamanlar yücelttiği transandantal idealizmin öznelliğe dair yanıt aradığı sorularla ilgilidir. Gelgelelim bilişselcilik, öznelliğin kavrayış ve anlama yetileri yerine beynin işlevlerini öne çıkardığında, benzer bir soruya nöronal materyalizmin yaklaşımıyla cevap arar.

    Makine zekâsına ilişkin bu tartışmalar, yalnızca bilişsel yetilerin simülasyonuna veya taklit edilmesine odaklanarak makinenin içsel işleyişi ve toplumsal etkileri gibi önemli konuları genellikle göz ardı eder. Oysa makinelerin yürüttüğü algoritmik işlemlerin zekâya, öğrenmeye ve hatta düşünmeye yol açabileceği yönündeki iddialar, felsefi bir zorluk teşkil eder. Yapay zekâ bizimle konuşur ama onunla kurduğumuz ilişki bir diyalog değildir. Gerçek bir diyalog yalnızca iletişime indirgenemez çünkü başkalarıyla birlikte bireyleşmeyle ilgilidir. Yapay zekâ modellerinin, akıllı otomatların bizden komutlar dışında bir beklentisi yoktur çünkü onlar için özneler arası bir diyalog ortamı, yani birlikte bireyleşme söz konusu değildir. Yapay zekânın konuşmasını sağlayan şey, konuşmaya yönelik eğitilmiş olmasıdır. Eğitimi kim, nasıl verdiyse öyle konuşur. Oysa bizler başkalarıyla konuşuruz. Öyle ki ifade ve anlam arasındaki ilişki bile bundan etkilenir. Bazen sözcükler ağzımızdan döküldüğünde ne demek istediğimizi anlarız. Çünkü ifade edemediğiniz bir düşünceyi tam olarak kavrayamazsınız.

     

     

     

     

     

     

     

    [1]Alex Karp ve Nicholas W. Zamiska, The Technological Republic: Hard Power, Soft Belief, and the Future of the West, Crown Currency, 2025.

    [2] Bernard Stiegler, Qu’appelle-t-on panser ? : 1. L’immense régression, Paris, Les Liens qui Libèrent, 2018, s. 205.

    [3] Söz konusu problemin analizi için bkz. Emre Şan, Teknoloji Felsefesi Problemleri: Yazı, Bellek ve Dikkat, Ankara, Akademim, 2024.

    [4]  Edmund Husserl, Die Krisis der europäischen Wissenschaften und die tranzendentale Phänomenologie (1954), fr. çev. Gérard Granel, La Crise des sciences européennes et la phénoménologie transcendantale, Paris, Gallimard, 1976, s. 152.