OYUN OLARAK HAYAT: SABİT ANLAMLARDAN DİNAMİK SÜREÇLERE

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Zahit Tiryaki*

     

    Sonsuz bir ciddiyet takıntısı ve sabit bir anlam arayışı sarmalının içinde debelenip duruyoruz. Bu sarmal, sadece hayatta kalma mücadelesi ya da gündelik telaşlar olarak değil, çoğu zaman daha köklü ve daha sinsi bir şekilde ruhumuzun derinliklerine sızan bir anlam ve düzen dayatması olarak da tezahür ediyor. Ciddiyetten ve türlü zorlantılardan yorgun düştüğümüz bir tekinsizlikte çoğu insan bitmek tükenmek bilmeyen başarı, refah, mutluluk, rahatlık, istikrar, huzur, dinginlik, sükûnet, düzen ve mülkiyet arayışlarının peşinde gerçek anlamda “olmak” yerine başkaları tarafından olmazsa olmaz olarak belirlenen ya da dayatılan şeylere “sahip olmak” dürtüsüyle hareket ediyor. Bir kısmı ise ciddiyetle ve hırsla kovalandığında kaçıp duran, elde edildiklerinde bile içlerindeki derin boşluğu asla dolduramayacak tatmin nesnelerinin peşinde salınıp duruyor. Sonu gelmez arayışlarımızın meçhul nesneleri ruhumuzu bir cendereye sokarken bu amansız kovalamaca, trajik bir şekilde asıl kıymetli olanı, yani yaşantılarımızı ve deneyimlerimizi iptal ediyor. Geçmişin pişmanlıklarından ve geleceğin belirsizliklerinden kaynaklanan ve çoğu zaman yersiz korku ve kaygılar arasında heba edilen bu deneyimler, hayatı yaşanması gereken bir süreç değil de çözülmesi ve hatta boğuşulması gereken bir problem olarak görmemize neden oluyor. Bu problemler sarmalında insan, acaba hayatın anlamı, rasyonel zihnimizin her şeyi düzenleme ve anlamlandırma hırsında değil de kesintisiz bir yaşam oyununda gizli olabilir mi diye sormadan edemiyor.

    Anlam Bağımlı Kırılganlık ve Deneyimin Kaybı

    Bizler uzunca bir süredir ciddiyetten ve türlü zorlantılardan yorgun düşmüş bir türüz. Belirli, tanımlı ve sabit bir anlama yönelik arayışlarımız hayatı dondurmaya ve onu öngörülebilir bir kalıba sokmaya yönelik çabalar olarak görünüyor. Psikoloji ve felsefe tarihi çoğunlukla hayatın anlamını dışsal, sabit, değişmez ve sarsılmaz bir noktaya sabitleme gayretlerinin tarihi olarak okunabilir. Bu bağlamda hatırlanacak pek çok alternatif yaklaşım olmakla birlikte akla hemen gelebilecek birkaçından bahsetmek gerekirse Alfred Adler hayatın anlamını toplumsallıkta ve başkaları için yaptıklarımızda aramıştı. Viktor Frankl dinî bir varoluşa, Martin Buber ise öteki ile kurulan kutsal bağa tutunulabilecek birer anlam olarak işaret etmişlerdi. Bu ve benzeri yaklaşımların her biri, insan ruhunun derinliklerine kısmen dokunmakla birlikte bu tür dışsal belirlenimlere içkin bir risk de barındırır: Anlam, bizden bağımsız ve dışsal bir amaç olarak kurgulandığında ve bu amaca ulaşılamadığında ya da bu amacı sağlayacağı düşünülen kaynaklar kaybedildiğinde, birey, Frankl’ın bahsettiği dehşet verici varoluşsal vakum ile yüz yüze kalır. Eğer hayatın anlamı sadece başkalarında ya da başka şeylerde mevcut ise, hiç kimsenin ya da hiçbir şeyin kalmadığı bir dünyada hayat anlamsız mı olur? Veya anlam sadece belirli bir inanç, düşünce, dünya görüşü ya da yaşam tarzında ise bunlar olmadığında yaşamın tüm zemini çökmeli midir?

    Hayatın anlamını bir nesne ya da kişi gibi kendimize dışsal şeylerde aradığımızda ve söz konusu nesneler ya da kişiler anlamın yegâne zemini kılındığında, o nesne ya da kişilerin kaybı, her şeyin donacağı ve tüm varoluşsal zeminimizin bir anda çökeceği izlenimini uyandırır. Ancak hayat bu tür bir donmaya ve çöküşe asla izin vermeyen bir nitelik gösterir. Doğası gereği oldukça dinamik ve değişken bir nitelik gösteren hayatı, belirli, tanımlı, sabit bir anlamın ve bu anlamı taşıdığı varsayılan şeylerin peşinde sürekli bir koşturmaca olarak görmek yaşamı sadece bir amaç-araç ilişkisine indirger. Bu anlam bağımlı koşturmaca içinde başarı, refah, mutluluk, rahatlık, istikrar, huzur, dinginlik, sükûnet, düzen ve mülkiyet arayışları nihai amaç hâline gelirken bunlara ulaşmak için ölümüne kendini tüketecek ve unutacak şekilde çalışmak ise araç olur. Mutluluk ve anlam asla yakalanamayacak bir amaca, yaşamak ise o amaca giden yoldaki muhtemel zorluklarla sonu gelmez bir mücadeleye ve bazen kendimizle kavgaya dönüşür. İnsana özgü tökezlemelerden, sürçmelerden, düşüp kalkmalardan ancak sabit ve nihai bir anlamın keşfiyle ya da olmak yerine sürekli olarak eksikliği hissedilen bir şeylere sahip olmakla kaçınılabileceğini varsayan bu tutum sürecin kendisini değersizleştirir. Birey, ulaşmak istediği şeylere sahip olduğunda sanki bir zamanlar delicesine istediği şeyler onlar değilmiş gibi tekrar en baştaki yoksunluk ve eksiklik hissine döner ve içinde kökleşmiş ve asla doldurulamayacak boşluğu geçici bir süre daha dolduracağını varsaydığı yeni kişilerin, heveslerin ve arzuların peşine düşer. Bu durum, bizi yaşantıdan ve deneyimin bizzat kendisinden koparan bir anlamsızlık vakumuna sürükler. Acaba sabit bir anlam ve düzenin peşinde soluksuzca koşturmak yerine Anton Çehov’un söylediği gibi “bir havucun anlamı neyse hayatın anlamı da odur” diyebilseydik veya yaşamı sanki marifetmiş gibi sadece aklıyla ve mantığıyla anlamlandırmaya çalışan kimselerin aksine yaşamın anlamını farklı oyunlar oynayan bir çocuk gibi oyunun kendinde görerek hayatın akışkan ve değişken doğasını kabul etseydik dışsal belirlenimlerin, sonu gelmez planların, mutluluk ve anlam arayışlarının yaratacağı varoluşsal vakuma defalarca yuvarlanmaktan korunmuş olmaz mıydık?

    Homo Ludens: Oyun Olarak Yaşamın Dinamikleri

    Johan Huizinga, Homo Ludens adlı eserinde, kültürün oyunun içinde ve oyun olarak doğduğunu savunur. Ona göre oyuncunun bütünüyle içine çekildiği oyun, kendisi aracılığıyla sıradan hayatın dışına çıkılan özgür bir eylemdir. Ancak bu özgürlük, ilk bakışta sanılabileceği gibi başıboşluk değil, bir düzen yaratma kapasitesidir. Oyunun kendi sınırları, kuralları ve mekânı vardır. Hayatı bir oyun olarak kurguladığımızda, anlamı da bu oyunun kuralları ve süreci içinde, anlık ve dinamik bir şekilde üretiriz. Özgürlük ve kurallar arasındaki paradoksal ilişkide oyuna dâhil olmak tamamen gönüllü bir eylemdir ve bu yönüyle en saf özgürlük gösterisidir. Ancak sihirli çembere adım atıldığı andan itibaren, oyunun katı ve tartışılmaz kurallarına kayıtsız şartsız teslim olunur. Kurallar, özgürlüğü kısıtlayan engeller değil, özgürlüğün içinde tezahür edebileceği bir imkân alanı yaratan sınırlardır. Kurallar oyunun zeminini oluşturur; özgürlük ise o zemin üzerinde sergilenen yaratıcı performanstır. Hayatın kısıtlılıkları, sınırları, zamanın akışı ve toplumsal gerçeklikleri oyunun kuralları olarak görüldüğünde, bunlarla kavga etmek yerine onlarla oynamak tercih edilir. Özgürlük, kuralların yokluğu değil, kurallar içerisinde inşa edilen yeni ve anlamlı dünyalardır. Burada anlam, oyunun sonucunda elde edilen bir ödülde ya da ulaşılan sabit bir noktada değil, oyunun oynanma biçiminde saklı olan o akışta ortaya çıkar.

    Huizinga’nın oyun kuramını derinleştiren iki temel kavram agon (rekabet/yarışma) ve mimesis’tir (temsil/taklit). Bu kavramlar, hayatın neden sadece bir süreç değil, aynı zamanda kültürel bir yapı olduğunu da açıklar. Agon, insanın başkasıyla ya da kendisiyle girdiği o soylu mücadeleyi temsil eder. Hukuktan savaşa, spordan bilimsel tartışmalara kadar hayatın tüm ciddi alanları aslında birer agon sahasıdır. Hayatı bir oyun olarak görmek, bu mücadeleleri kişiyi sarsan birer araç olarak değil oyunun heyecan verici bir parçası olarak kabul etmektir. Yenilgi, varoluşsal bir felaket değil, oyunun bir safhasının sona ermesidir.

    Mimesis ise oyunun temsil edici ve canlandırıcı gücüdür. Oyun oynarken sadece kendisiyle sınırlı kalmayan insan, oyun esnasında başka bir kimliğe bürünmeyi, bir maske takmayı veya bir rolü üstlenmeyi deneyimler. Ayinler, tiyatro, sanat hatta gündelik sosyal rollerimiz birer mimesis örneğidir. Huizinga’ya göre bu temsil, sadece numara yapmak değildir; oyuncu, temsil ettiği şeye dönüşürken gerçekliğin sınırlarını genişletir. Hayatın anlamı, bu temsil gücü sayesinde her an yeniden üretilebilir. Bir babanın çocuğuyla oynaması, bir filozofun ya da sanatçının eserini yaratması birer mimesis edimidir; bu edimler hayatın boş olmadığını, temsil yoluyla nasıl kutsal ve anlamlı kılındığını gösterir. Oyunbozan ise bu agon ve mimesis illüzyonunu yıkan kişidir; o sadece kuralları çiğnemez, oyunun dünyasını tamamen yok ederek hayatı kupkuru bir ciddiyete ve anlam ararken içine düşülen anlamsızlığa mahkûm eder.

    Nietzsche, “Bir insanın olgunluğu, küçük bir çocukken oyunlar oynadığında sahip olduğu ciddiyeti yeniden bulmasına bağlıdır,” demişti. Çoğu yetişkin için ciddiyet; her şeyi kontrol etme arzusu, sürekli endişe ve sonuç odaklılıktır. Oysa çocuk, oyun oynarken tüm varlığı, mevcudiyeti ve tutkusuyla oradadır. Çocuk için oyun bir araç değil, başlı başına bir oluştur; geçmişin pişmanlığı ya da geleceğin kaygısı, o anki oyunun sihrini bozamaz. Bilinçli zihnimizin her şeyi rasyonelleştirmeye, kategorize etmeye ve işlevselleştirmeye yönelik tiranlığına direnen son kaleler gibi görünen çocuklar, deliler ve şairler; nesnelerin verili ve donmuş anlamlarını sarsarak onlara yeni oyunsu anlamlar yükleme gücüne sahiptir. Hayatın anlamsızlığına karşı geliştirilebilecek tek gerçek direniş noktası gibi gözüken bu yaratım faaliyetlerinde, dünyayı olduğu gibi değil, o anki oyunun gerektirdiği gibi görebilmek, insanın kendi gerçekliğini inşa etme kapasitesinin zirvesidir. Olgunluk, hayatın yükünü omuzlarında bir dram gibi taşımak değil; o yükle, bir çocuğun oyuncağıyla kurduğu tutkulu ve derin bağı kurabilmektir.

    Figüranlıktan Aktif Katılımcılığa: Süreç Olarak Anlam ve Dinamik Varoluş

    Pek çok insan, kendi hayat hikâyesinde sadece başkalarının yazdığı senaryoların figüranı rolüne bürünür. Bu insanlar; toplumun ya da ailenin yazdığı senaryolara, belirlediği ve dayattığı rollere ve kurallara boyun eğerek başkalarının kurduğu oyunları oynarlar. Bu yabancı oyunların içinde kendi sesini bulamayan ve kendisi olma cesaretini bir kez olsun gösteremeyenler, zamanla hayatın anlamsızlığından şikâyet etmeye başlarlar. Oysa hayatın anlamı, eğer varsa, ancak kişi kendi oyununun aktif katılımcısı olduğunda ve kendi oyun alanlarını inşa etmeye başladığında ortaya çıkar. Yeni oyunlar yaratmakta ustalaşmak, yaratıcılığın ve özgürlüğün en üst formudur. Bu, bilinçli ve rasyonel zihnimizin dünyayı kategorize etme alışkanlığına karşı bir başkaldırıdır. Oyun oynayan insan; verili olanı ve kendisine dışarıdan dayatılan oyunun kurallarını kabul edip teslim olmak yerine, bunları dönüştüren kişidir.

    Kendi oyunlarını yaratmakta ustalaşmak, hayata pasif bir maruz kalma halinden çıkıp, hayatı aktif bir inşa sürecine dönüştürmektir. Bir başkasının oyununda kazanılacak hiçbir başarı gerçek anlamda tatmin edici olmazken insanın kendi kurduğu bir oyunda yenilmesi bile oyunun bir parçası olur. Anlam, bir oyun bittiğinde elimizde kalan şey değildir; o oyunun içindeki her bir hamle, her bir heyecan dalgası ve her bir yaratıcı dokunuştur. Kendi hayat oyununun öznesi olanlar için anlam, durağan bir hakikat değil, sürekli olarak yeniden kurulan dinamik bir eylemdir. Dolayısıyla hayatın anlamı sorusu, genellikle bir duraksama anında, işler yolunda gitmediğinde veya bir sona gelindiği yanılgısına düşüldüğünde ortaya çıkan bir sorundur. Çünkü bu soru ya da sorun oynanacak bir oyun ve gidilecek yeni bir yol kalmadığı varsayıldığında ortaya çıkar. Hareket hâlindeyken, oyunun içindeyken, bir sonraki hamleyi düşünürken anlam diye bir mesele pek yoktur. Anlam, bir boşlukta, bir duraksamada, bir bitişte sorgulanır. Bir oyun bittiğinde ve yerine yenisi konulamadığında dünya bulanıklaşır. Akış hâlindeyken, oyunun içindeyken anlam o akışın tam içindedir. Anlam sabit bir kavrama, ideolojiye, statüye, nesneye veya kişiye bağlanmadığında, dışsal unsur gitse bile oyun devam eder. Oyunun dekoru değişir, kuralları güncellenir, rakipler başkalaşır ama oynama edimi baki kalır. Hayatı bir oyun olarak kurgulamak, ona yüklediğimiz anlamların da değişken ve dinamik olmasına izin vermektir. Bir anın anlamı bir kediyi sevmekken, diğer bir anın anlamı yüzmek, başka bir günün anlamı yürümek, yazmak veya bir acıya katlanmak olabilir.

    İş bu noktaya geldiğinde, yazının başındaki sonsuz ciddiyet takıntısı ve anlam arayışı sarmalından çıkmanın yolu, hayatı çözülmesi gereken bir problem olarak görmeyi bırakıp, onu deneyimlenmesi gereken bir oyun olarak kucaklamak olarak gözükür. Bu, bilinçli zihnimizin bizi hapsettiği neden-sonuç zincirini kırmanın ve hayatı sahip olmak istediğimiz şeyler için bir araç olmaktan çıkarıp bizzat olmanın deneyimlendiği bir amaç hâline getirmenin alternatif yollarından belki de en makul olanıdır. Dolayısıyla anlam, sabit bir hakikat değil, sürekli olarak yeniden kurulan, değişen ve dönüşen dinamik bir süreç olarak belirir. Eğer hayat bir oyunsa, önemli olan o oyunun ne kadar anlamlı olduğu değil, ne kadar iyi ve tutkuyla oynandığıdır. Anlam bir varış noktası değil, oyunun oynanma biçimidir. Yeni oyunlar yaratmakta ustalaşanlar, başkalarının oyununda figüran rolünü oynamak yerine kendi hayat oyunlarının aktif katılımcısı olabilenler ve her zaman oynayabilecekleri bir oyunu olanlar için anlam ya da anlamsızlık meselesi önemini yitirir. Çünkü bir oyun bittiğinde bile, gerçek bir oyuncunun zihninde bir sonraki oyunun tohumları çoktan atılmıştır. Kim bilir belki de hayatın anlamı, havucun yalınlığında, farklı oyunların farklı kurallarının sağladığı gizli özgürlükte, agonun mücadelesinde, mimesisin yaratıcı temsilinde ve çocukların oyunlarındaki kutsal ciddiyettedir.

     

    * Prof. Dr., İstanbul Medeniyet Üniversitesi.