İNSANI HAYVANLAŞTIRMAK

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Asım Cüneyd Köksal*

     

    İnsanın âlem içerisinde seçkin bir varlık olduğu fikri, (bir fikir olarak) hiçbir zaman son dönemlerdeki kadar yara almamıştı denilebilir. Günümüzde insanın yeryüzü içerisinde üstün bir varlık olduğu yaklaşımını iki gelenek sürdürüyor: İlahiyatçılar (bilhassa Müslüman ve Hristiyan din adamları ve bu dinlere bağlı düşünürler) ve hümanistler.

    Önceki yazımızda, Joanna Bourke’ün İnsan Olmak Nedir? başlıklı kitabındaki hümanizm eleştirisinin, insanı ayrıcalıklı bir varlık olmaktan çıkararak hayvanlarla arasında herhangi bir sınırın kalmadığı bir anlayışa sürüklediğini göstermiştim. Bourke gibi yazarların eleştirdiği hümanizm, sadece bazı insanları evrenin merkezine yerleştirirken küçükleri, kadınları, beyaz ve Batılı olmayanları kapsam dışı bırakıyordu. Şüphesiz (kökenlerindeki anlamı bir tarafa) modern bir ideoloji olarak hümanizmin insan anlayışının yetersizliği ciddi biçimde eleştirilmeyi hak etmektedir. Bununla birlikte belirli bir insanı merkeze yerleştiren bir insan anlayışını eleştirme tutumundan, insanla diğer canlılar (ve hatta cansız varlıklar) arasındaki sınırı silmek tutumuna varmak bir mantık sıçramasıdır.

    Bağlı olup istinat edilen bir “asl”ın yokluğunda her şeyin dile getirilebileceğine, her türlü değerin alt üst edilebileceğine, son dönemde insan hakkında yazılan birtakım kitaplar iyi birer misal teşkil ediyor. A. Rees ile C. Sleigh’in 2020’de yayımlanan Human (İnsan) başlıklı kitapları gibi… Kitap insanla ilgili birtakım temalar etrafında gezinip (açık konuşmak gerekirse türlü türlü lafazanlıklar yapıp) sonuçta insanın ne olduğunu bilemeyeceğimiz kanaatini ileri sürüyor. Mesela son bölümün ilk cümlesi şöyle; “İnsan olduğumu biliyorum. Fakat insanın ne olduğunu bilmiyorum.”[1] Böyle demelerine rağmen yazarların emin oldukları bir şey var, o da insanın ait olduğu cinsin canlı (“hayvan”) değil, maymun olduğu (“diğer büyük kuyruksuz maymunların aksine insanlar…”, “insanlar diğer büyük maymunlardan çok daha az…”, “tüm maymunlar arasında en sosyal ve iş birlikçi olanların insanlar…”) Aydınlanma’dan bu yana son birkaç asrın ürünü olan bir kavrayışı, bütün bir tarihe teşmil ederek diyorlar ki “İnsanı tanımlama girişimlerinin nasıl daima müzakereden ortaya çıktığını ve belirli toplumların sosyal yapılarını yansıttığını keşfedeceğiz.”[2] Herhangi bir sabitenin bulunmayıp her fikrin tarihsellikle malul olduğu bir vasatta, söylenebilecek olan ancak şu satırlar olabiliyor: İnsanlığın, tanımlanması namümkün bir şey olduğunu ve belki de türlerin sınırları içinde düşünülmemesi gerektiğini ileri sürüyoruz (…). İnsanlık –öyle bir şey varsa tabii- ne talep edilebilir ne bahşedilebilir, yalnızca kırılgan, geçici bir takdimle, yani Öteki ile olan ilişkinin idrakiyle var olabilir.”[3]

    Dünyaca ünlü bir yazar ve akademisyen John Gray’in 2003 yılında yayımladığı Saman Köpekler (Straw Dogs) isimli kitabı; insana, insanın yeryüzündeki merkezî konumuna karşı din kaynaklı her türlü tasavvurun yanı sıra Hristiyanlık bakiyesi bir düşünce olarak telakki ettiği hümanizme de saldırmakla kalmıyor, insanın sıradan bir havyan olduğunu vurgulamak isterken insan(lık) düşmanı bir pozisyona savruluyor. Gray kitabında insanın seçkin bir varlık olduğu düşüncesine saldırırken hasım olarak kendisine hümanistleri seçiyor ve hümanizmle savaşırken oklarını ilerlemecilik düşüncesine de yöneltiyor; “Günümüzde liberal hümanizm bir zamanlar ortaya çıkan dinlerdeki yayılma gücüne sahip. Hümanistler dünya hakkında akılcı görüşlere sahip olduklarını düşünmeye bayılır; ancak onların ilerlemeye olan temel inanışı boş inançtır, insan denen hayvanla ilgili doğrulara en az dünya dinleri kadar uzak durur. Bilim dışında ilerleme düpedüz bir mitos (…). Bugün dine inananlar daha özgür düşünmektedirler.”[4]. Gray’a göre insanlar (bir kelime oyunuyla “homo rapiens” şeklinde ifade ettiği üzere) saldırgan ve mütecaviz varlıklardır.

    Son iki yüzyıldır Hristiyan inancından kurtulan felsefenin, Hristiyanlığın en temel yanlışından, yani insanların diğer bütün hayvanlardan adamakıllı farklı oldukları inancından vazgeçemediğini iddia eden Gray’e göre “kendimizle ilgili görüşümüz bizi insanoğlu olarak tanımlayan ve bizi diğer bütün yaratıklardan üstün kılan bilinç, benlik ve özgür irade denen yerleşik inancımızdan gelmektedir.”[5] Kitabında bilinç, benlik ve özgür iradenin mevcut olmadığına, dolayısıyla insanların hayvanlardan farklı olmadığına yönelik birtakım argümanlar ortaya koyuyor. Gray’in Budizm gibi birtakım kadim öğretilerde bilinci aşmanın önemini vurgularken (tasavvuftaki “istiğrak”ı hatırlayalım) bilinçaltı ile bilinçüstünü karıştırdığını görüyoruz. Bilinçüstü, mevcut gündelik bilinci içerip onu aşan daha yüksek bir bilinç durumunu ifade eder. Guénon’un ifade ettiği gibi, psikoloji bilinçüstünü (superconscient) değil, ancak bilinçaltını (subconscient) dikkate alabilir, bazılarının bir alt/üst tasavvurundan kurtulmak için söylediği “bilinç dışı” (inconscient) terimi ise aslında göndergesiz bir kavramdır, zira gerçekten bilincin dışında kalan bir şeyden psikolojik terimlerle nasıl bahsedebileceğimizi bile bilemeyiz.[6] (Bilince yönelik indirgemeci yaklaşımların din karşıtı bir naturalizmi desteklemek için nasıl kullanıldığı başlı başına üzerinde durulması gereken bir mevzu).

    İnsanın sıradan bir hayvan olarak kabul edilmesi, Raymond Tallis’e göre gitgide bir ortodoksiye dönüşmüş durumda. Daniel Dennett’ın “Darwin’in tehlikeli fikri” dediği şeyin mantıki sonucu, insanın hayvanlardan bir hayvan olarak kabul edilmesi olarak tezahür ediyor. Darwinizm’den ilham alan kötümserlik, yaklaşık yarım asırdan beri gitgide artan bir başka eğilimle, yani beyin bilimini insan hayatının her veçhesini açıklamanın anahtarı olarak görme anlayışından besleniyor.[7] Nörobilimin gitgide tüm alanlara sirayet eden tasallutunu fark etmemek mümkün değil: Nörohukuk, nöroetik, nöroestetik ve nöroteoloji gibi nevzuhur disiplincikler, bütün insani alanların beyin sinirlerinde olup biten zorunlu birtakım hadiselerin sonucu olduğunu telkin ediyor. “Siz beyninizsiniz” mottosuyla özetlenebilecek olan bu tavır, geniş manasıyla da insanı biyolojik yapısına indirgeyen bir temayülün, biyolojizmin bir tezahürü. Benlik bilinci, özgür irade, insanın manevi dünyası birçok yazar tarafından yanılsama olarak görülüyor; “benlik yanılsaması” ve “özgürlük yanılsaması” gibi başlıklarda kitaplar yazılıyor.

    Tallis bir nörobilimci, ateist bir hümanist ve esasında evrim teorisine karşı da değil. Fakat evrim teorisinin insan anlayışımı tamamen hakimiyeti altına almasına karşı ve bu tumumu “Darwin humması” diye isimlendiriyor. “En büyük düşünsel başarılarımızdan ikisinin –evrim teorisi ile nörobilimin- hatalı olmakla kalmayıp aynı zamanda aşağılayıcı da olan bir insanlık tablosunu desteklemek üzere kullanılması acı bir ironidir” diyor yazar. “Hayatım boyunca bir tür biyolog –bir hekim ve klinik bilimci- olduğum ve araştırmalarımı beni hayrete düşüren ve ilham veren büyük ilerlemelere tanık olduğum nörobilim alanında sürdürdüğüm için biyobilimin istismar edilişini daha şiddetli şekilde hissediyorum.”[8]

    İnsan Beyninden mi İbarettir?

    Tallis’in insanı bayağılaştıran tavırlara karşı kaleme aldığı hacimli kitabında yaptığı birkaç önemli şeyden birisi, insanın beyninden ibaret olmadığını ispatlamak. İnsani yanımızın beynimizden ibaret olduğu fikrinin antik kökeni Hippokrates’e kadar gidiyor. Sara hastalığının doğaüstü etkenlere bağlandığı ve büyücülerden medet umulduğu bir devirde, bunun “akılcı” bir açıklamasını yapmak üzere “Kutsal Hastalık” başlıklı bir inceleme kaleme alan Hippokrates, burada şu satırları kaleme almış; “Keder, ağrı, endişe ve gözyaşları kadar sevincimizin, neşemizin, kahkahamızın ve eğlenmemizin de kaynağının beyinden başka bir şey olmadığı genel hatlarıyla bilinmelidir. Her şeyden önce beynimizle düşünür, görür, işitiriz, güzeli çirkinden, iyiyi kötüden, hoş olanı olmayandan onunla ayırt ederiz (…). Deliliğin ve deliryumun, sıklıkla geceleri ama kimi zaman da gündüzleri bize saldıran korkuların ve dehşetlerin yeri beyindir; uykusuzluğun, uykuda gezinmenin, vaki olmayacak düşüncelerin, unutulan görevlerin ve tuhaflıkların nedeni beyindedir.”[9] Beyin teorisine karşı çıkanlar arasında Aristoteles gibi büyük isimler olmasına rağmen (ona göre aklın yeri kalpti) beyin teorisi modern döneme kadar intikal etti ve günümüzde hiç olmadığı kadar yaygın bir kabule erişti. Ruhu veya aklı beyinde aramak, bilinci beyin sinirlerinin faaliyetlerine indirgemeyi de gerektiriyordu.

    Tallis, bilincin beyin faaliyetleriyle özdeş olmadığını açıkça ortaya koymak için beyindeki sinir faaliyetlerinin bilimsel bir açıklamasını yapıyor. Beynin belirli bir bölgesinin insan varlığının belirli bir yönüne tekabül ettiği sonucunu verdiği iddia edilen bütün deneylerin kaba ve basit olduğunu belirtiyor. Buna göre beyinde olup biten fiziksel süreçler ile bilincimizde meydana gelen izlenimler arsında hiçbir süreklilik yahut bunları birbirine indirgemeyi haklı çıkaracak bir şey yoktur. Sinir uyarıları, mesela sodyum iyonlarının yarı geçirgen zarlardan geçişi gibi fiziksel süreçlerden ibarettir. “Sarı renk ya da daha doğrusu sarı renk deneyimi ile görsel korteksin ilgili bölümündeki sinirsel faaliyet, nasıl sunulursa sunulsun, en ufak bir benzerlik göstermez. Sinir uyarılarında sarıya dair hiçbir şey yoktur ve sarıya dair sinir uyarısı benzeri hiçbir şey yoktur.”[10] Peki beyin taramalarında gözlemlediğimiz olguları nasıl açıklamalı? Mesela sevilen bir kişinin yüzünü gören insanın sinir sisteminin belirli bölgelerinde meydana gelen fiziksel olgular arasında, bir korelasyon olsa da bir özdeşlik yoktur. Buna karşın “çift-yön” teorisi denilen bir yaklaşım, bu iki olgunun aslında tek bir şeyin iki yönü olduğunu iddia etmektedir. Buna göre mesela bir nesnedeki sarı rengi görme deneyimi ile, bunu görürken beynimizde gerçekleşen nöral faaliyet, tek bir olgunun iki farklı yönüdür. Çift-yön teorisinin yanlışlığı şu iki cihetten özetlenebilir: Mesela bir evin ön ve arka gibi farklı yönleri arasındaki fark, sinir uyarılarının boşalması gibi fiziksel/maddi bir olay ile sarı deneyimine sahip olmak gibi bilinçle ilişkili bir olay arasındaki farka hiç benzemez. İkinci nokta ise evin iki yönü gibi bir kavram, evi farklı açılardan gören gözlemcileri varsayar. Evin kendisinde yön yoktur, yön ancak eve bakan birilerinin deneyimiyle ortaya çıkar. Böylelikle deneyime hiç benzemeyen nöral faaliyet ile tamamen deneyimden oluşan bilinç verileri hatalı olarak özdeşleştirilmektedir. Bu teoriyi savunan filozoflar arasında John Searle bulunmaktadır. Searl’e göre su H2O molekülleriyle özdeştir ama yine de çok farklı görünür. H2O molekülleri su gibi parlak ve kaygan değildir. Searle bu misalden hareketle nöral faaliyet ve bilincin de böyle olduğunu iddia ediyor. Bilinç, mesela sarı deneyimi gibi, sinir uyarılarına hiç benzemeyen ama yine de sinir uyarılarıyla özdeş deneyimlerden oluşur. Tallis’in eleştirisi ise şöyle: Hem parlak su hem de H2O molekülleri, biri ya da öteki olarak ortaya çıkmak için gözlem gerektirir. Yani H2O molekülleri, su dediğimiz parlak şeyin deneyimi için gerekli olsa da kendi başlarına bu deneyimi yaratamazlar (gerekli koşuldur ama yeterli koşul değildir). Parlaklık, nemlilik, sıvı hissi, bilinçli bir gözlemci gerektirir. Bunlar iki farklı gözlem biçimine tekabül eder, biri gündelik duyusal gözlemimiz, diğeri ise karmaşık ekipmanlar, temsiller ve yorumlar yardımıyla gerçekleşen gözlemimiz. Dolayısıyla suyun bu iki biçimi iki farklı deneyime tekabül ederken, deneyimle ilgisi olmayan nöral faaliyet ile tamamen deneyimle ilişkili algılar bambaşka bir alana aittir.[11]

    Searle, nörobilimden metafiziğe sıçrama hatasını yapan tek düşünür değildir. Böyle düşünenlerin temel hatası, nöral olguların ait olduğu fizik biliminde bilinçli deneyimlere yer olmadığını anlamamaları, zorunlu sebebi yeterli sebeple indirgemeleri, korelasyon ile nedenselliği birbirine karıştırmalarıdır. Tallis bilincin hiçbir şekilde bir beyin bilimi olamayacağını, bilincin nöral bir açıklamasının terimlerde bir çelişki olduğunu savunuyor.

    Uzun ömrünü, öğrenme ve bellek çalışmalarına adayan nörobilimci Eric R. Kandel (hayatını, bilimsel çalışmalarını ve çalıştığı sahaların tarihini Belleğin Peşinde isimli güzel kitabında harmanlamıştır), “aplysia” denilen büyük deniz salyangozları üzerinde yaptığı çalışmalarla 2000 yılında Nobel ödülünü almıştı. Bu hayvanların sinir hücreleri, büyük olması gibi bazı özellikleri sebebiyle bilimsel çalışmaya elverişliydi. Kandel, bu hayvanın hücreleri üzerinde yaptığı çalışmalarla kısa ve uzun belleğin doğası, öğrenmenin beyin üzerindeki etkisi gibi konularda bazı sonuçlar elde etti. Mesela uzun süreli belleğin ekstra protein sentezlemeyi gerektirdiği, uzun süreli öğrenmede hayvan beyninde birtakım kalıcı fiziksel değişimler meydana geldiği gibi…[12] Sorun, uzun gayretler sonucu elde edilen bu türden (ancak saygı duyulması gereken) bilimsel sonuçların, insanlara birebir tatbik edilmesiyle başlıyor. Kandel, aplysianın kuyruğuna elektrik şoku verdiğinde hayvan solungaçlarını geri çekme refleksi gösteriyor, şoktan sonra zararsız bir uyarandan sonra bile kendini geri çekiyordu. Böylelikle bu durum, salyangozun ne kadar çok uyarana maruz kalırsa, uzun süreli bir öğrenme geliştirdiği anlamına geliyordu. Bu sonuçtan hareket ederek ve insanların nöronlarının hayvanlarınkinden temel bir işlevsel veya biyokimyasal farkı olmadığını düşünerek, bu türden deneylerin insanlardaki hafıza ve öğrenme deneyimini de ortaya çıkaracağını düşündü. Fakat bir uyarana verilen basit bir tepkiyle, o karmaşık insan dünyasının salt fiziksel olana indirgenemeyecek çeşitliliği arasında dağlar kadar fark var.

    Duyulardan edindiğimiz çeşitli algıları bütünleştirme sorunu, bilinçle ilgilenen bilgi dalları için önemli bir sorun teşkil ediyor. Semir Zeki şöyle sormuştu; “Eğer tüm görsel alanlar kortekste tek yönetici bölgeye hesap veriyorsa, o tek bölge kime ya da neye hesap veriyor? Gözümüzde canlandırmak gerekirse, yönetici bölgenin sunduğu görsel imgeye kim bakıyor?” Esasında titiz bir bilim adamı olarak Kandel, mesele benlik bilincinin bütünlüğünü kavramaya geldiğinde indirgemecilikten vazgeçerek mütevazı bir itirafta bulunuyor; “Bilişsel sinirbilimci, bir deney hayvanının beynini gözden geçirdiğinde, hangi hücrelerin sinyal gönderdiğini ve beynin algıladıklarını hangi hücrelerin yorumlayıp anladığını görebilir. Fakat beyin, kendini okumak için hangi stratejiden faydalanıyor? Bilinçli deneyimin merkezci doğası için esas olan bu soru, yeni zihin biliminin hâlen çözemediği pek çok gizemden biridir.”[13]

    Dil Oyunları

    İnsanları hayvanlaştırmak, hayvanları insanlaştırma stratejisiyle el ele yürür. Diğer canlılarda “kendimizin kararmış bir aynasını” gördüğümüzü söyleyen Tallis, hayvanları tarif ve tasavvur etme şeklimizle kendimizi tarif ve tasavvur etme şeklimiz arasındaki boşluğu dil temelli bir “kıskaç hareketi”yle kapattığımızı öne sürer. “Darwin hummalılar, sıradan insan yaşamında olup bitenleri, sıradan hayvan yaşamında olup bitenlere benzetecek şekilde yeniden tanımlamaya o kadar alıştılar ki, artık bunu yaptıklarını fark etmiyorlar.”[14] İlk stratejinin nasıl yapıldığı artık epey aşikâr görünüyor, ikinciye de aslında aşinayız: Hayvan davranışlarının antropomorfik biçimde betimlenmesi. Bu durumu uzun zamandır çizgi filmler vasıtasıyla kanıksamış durumdayız ama bunu eğlence alanından alarak üzerinde ciddiyetle konuşmayı gerektiren husus ise, betimlemenin bilimsel bir kılıf altında sunulması. Hayvan davranışlarını antropomorfize ederken kullanılan dilsel strateji sayesinde bir iddia (hatta bir ideoloji) hakikati temsil eden bir söyleme dönüşmektedir. Pek çok kişiyi nöromaninin esiri hâline getiren diğer bir dil oyunu, beyinden ve beynin parçalarından, bütün bir insandan bahsettiğimiz takdirde uygun düşecek şekilde bahsetmektir. Bu aslında mecazi bir kullanım olarak başlayıp sonra mecaz bağlantısının unutularak hakikat zannedildiği durumlara bir örnektir. Mesela bilgisayarların hesapladığından bahsederiz, fakat bilgisayarın yaptığı işlemler, ancak bilinçli bir kullanıcıya hizmet ettiği takdirde hesaplama olarak değerlendirilebilir. “Bu nedenle zihni bir bilgisayara benzer olarak düşünmek yanlıştır. Zihinlerin yokluğunda bilgisayarlar zihinlerin yaptığını yapamazlar.” İşte buradan hareketle beynin kendi içinde bir bütünlüğe sahip olduğu fikri, bir dil oyunuyla bilgisayardan beyne aktarılır; “Eğer bilgisayarlar ‘hesaplıyor’, ‘algılıyor’, ‘sinyal veriyor’ ve benzeri şeyler yapıyorsa ve beyinler de bilgisayar koleksiyonlarıysa, o zaman beyinler, beyin bölgeleri ve hatta tek tek nöronlar ‘hesaplar’, ‘algılar’, ‘sinyal verir’ ve benzeri şeyleri yapar.” Dilin böyle aktarımlı kullanılması en parlak zihinleri bile esir almıştır, zira beynin yapıp ettiklerini daha etkili biçimde açıkladığı düşünülür. Ayrıca zihin-beyin bariyeri herhangi bir iş yapılmaksızın aşılmış olur. Bilgisayar analojisi yoluyla bilinç beynin maddesine sokulur ve böylelikle bilincin materyalist bir açıklamasının makul görünmesi sağlanır.[15] Bütün bunlara “bilgi” kavramının anlamının aşırı genişletilmesi eşlik eder. Enformasyon (information) terimi, başlangıçtaki dar ve teknik anlamından alınarak bilgisayar dünyasına aktarılmış, bilgisayar ile zihin arasındaki korelasyonla da ilişkili olarak 1950’lerden itibaren nöronal işlevler alanında artan bir kullanım edinmiştir. Böylelikle bilinç enformasyona indirgenmiş, enformasyon da ona saygınlık kazandıran mühendislikteki temel anlamının çok ötesine teşmil edilmiştir. Hâlbuki bilgi, daima bir bilgi verenle ve bilinçli olarak bilgiyi işleyenle irtibatlıdır. “Bilgi bir kez bilinçten ve bir bilgilendiriciden ya da bilgilendirilme ve bilgilendirilmeyi isteme deneyiminden sökülüp atıldığında, her türlü saçmalık mümkündür.”[16] Hem bilinçle ilgili meselelerde hem de insan ile hayvan arasındaki farklılıkta merkezî olan bir kavram ise “yönelimsellik”tir (intentionality). İnsan eylemleri zihinsel birer içerik, yönelim ve niyet taşır, yani insan bilinci daima bir şey hakkındadır; bir nesneyi, durumu, kavramı, olguyu temsil eder. Her düşünce bir şey hakkındadır, her bilinç bir şeyin bilincidir. (Bu nokta, ileride ayrıca üzerinde durmaya değer).

    İnsanın canlılar içerisinde diğer türlerden ayrı olduğu birtakım noktalar bulunduğu açık. Bunlar arasında kavramlaştırma ve dilsel temsil, bilincin indirgenemez yönelimselliği, bütünlüklü benlik ve kişilik kavrayışı sayılabilir. Bilincin bilime konu edilemez doğası da ayrıca önemli. Tallis bunları kabul ediyor ve insanın primatlardan nasıl olup da bu denli farklı olduğu sorusuna çok ilginç bir cevap veriyor: El. “Elin hominid atamız olan insan hayvanını, kendi faal bedeninin benzersiz bir şekilde farkında kıldığını iddia edeceğim. Bu, ‘ben bu bedenim’ şeklindeki silik sezgiyi uyandırdı. Bu sezgiden, zaman içinde, sonsuz bir şekilde geliştirilmiş bir benlik duygusu ve her zamankinden daha güçlü bir eylemlilik ortaya çıktı.” Yani insanın ataları ilk kez ayağa kalkıp ellerine baktığında “bu benim elim” gibi bir sezgi geliştirmişler ve bu sezgi zaman içerisinde maymunlardan bizi farklı kılmış. Bilhassa başparmağın konumu ve diğer parmaklarla irtibat kurma şekli, elin insanı biricik kılma potansiyelini aktive etmiş. “Açıkça ifade etmek gerekirse, el kadar küçük bir şeyin –daha da kötüsü başparmağın- böylesine önemli hatta devasa sonuçları olması gerektiği iddiası gülünç görünebilir.”[17] Doğrusunu söylemek gerekirse –yazarın insan eline müstakil bir kitap telif edecek kadar verdiği öneme duyulması gereken saygı bir tarafa- meseleyi bu şekilde vazetmek gerçekten de gülünç görünüyor. İnsan elinin insan failliğinde ne derece etkili olduğu aşikâr ve doğru olsa da, bu olguyu (bir sonuç olan durumu) bir sebep olarak ortaya koymak, insanın uzun bir zaman içerisinde eline baka baka kendilik bilinci edinip diğer hayvanlardan farklılaştığını ciddi bir açıklama olarak kabul etmek mümkün değil.

    Tallis’in nöromani ve Darwin humması diye adlandırdığı eğilimlere yönelik eleştirileri kuvvetli ve yerinde. Fakat bunun yerine koyabileceği bir şeyin olmadığını açıkça itiraf ediyor. Francis Bacon Novum Organum’da yıkıcı eleştirileri yapıcı önerilerin takip etmesi gerektiğini söyler, Tallis ise bu önerinin ikinci kısmından aciz olduğunu itiraf ediyor. İnsanın diğer canlılardan ne denli farklı olduğunu, bilincin beyin faaliyetleriyle özdeş olmadığını; şempanzelerin, karıncaların veya deniz salyangozlarının yaptıklarına bakarak kendi davranışlarımızı anlamlandırmaya çalışmanın aptalca olduğunu savunan kendisi gibi birinin, doğaüstü mitlerden kaçarken doğalcı mitlere de düşmeyen bir dünya resmi inşa etmek, “doğamızın bizi maddi dünyaya hapsetmeyen din sonrası bir açıklamasını geliştirmek” isteyenlerin, eleştirilen düşüncelerin yerine neyi koymaları gerektiği sorulduğunda, söyleyebildiği ancak şundan ibaret: “Gerçek şu ki bunu ben de bilmiyorum ama eminim ki başka hiç kimse de bilmiyordur.”[18] Şüphesiz ki bu, insanı transandanstan bağımsız olarak ayrıcalıklı bir varlık olarak konumlandırmanın imkânsızlığının bir itirafıdır.

    İnsanın herhangi bir hayvan olarak kabul edilmesi, bu kabule eşlik eden özgürlük ve benliğin inkârı, bilincin beyin faaliyetlerine indirgenmesi, sonuçta insanı yapıp ettiklerinden sorumlu olmaması gereken bir otomata indirgiyor. Bilimsel bir kisveye büründürülen tehlikeli bir ideolojinin tehdidi altındayız.

    * Prof. Dr., Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi.

     

    [1] Rees&Sleigh, İnsan, (İletişim Yayınları, çev. Hilal Dikmen), 2024, s. 133

    [2] Rees&Sleigh, İnsan, s. 21.

    [3] Rees&Sleigh, İnsan, s. 22.

    [4] John Gray, Saman Köpekler, çev. Dilek Şendil, YKY Yayınları, 2008, s. 11.

    [5] John Gray, Saman Köpekler, 43.

    [6] René Guénon, Niceliğin Egemenliği ve Çağın Alametleri (çev. Ayça Barut), Ketebe Yayıncılık, 2024, s. 260.

    [7] Raymond Tallis, İnsanı Maymunlaştırmak, s. 20-21.

    [8] Tallis, İnsanı Maymunlaştırmak, çev. Abdulhalim Karaosmanoğlu, Ankara: Fol Kitap, 2025, s. 30.

    [9] Hippokrates Külliyatı, çev. Nur Nirven, İstanbul: Pinhan Yayıncılık, 2018, s. 283-284.

    [10] Tallis, İnsanı Maymunlaştırmak, s. 123.

    [11] Tallis, İnsanı Maymunlaştırmak, s. 123-127.

    [12] Eric Kandel, Belleğin Peşinde (çev. Mehmet Doğan), Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 2016, s. 277-284.

    [13] Kandel, Belleğin Peşinde, s. 391-392.

    [14] Tallis, İnsanı Maymunlaştırmak, s. 210-211.

    [15] Raymond Tallis, İnsanı Maymunlaştırmak, s.249-250.

    [16] Raymond Tallis, İnsanı Maymunlaştırmak, s. 274.

    [17] Raymond Tallis, İnsanı Maymunlaştırmak, s. 285-286.

    [18] Raymond Tallis, İnsanı Maymunlaştırmak, s. 455.