İNTİHAR FENOMENİNİN FELSEFİ SORUŞTURMASI

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Erdal Yılmaz*

     

    2013 yılında, doktora tezi çalışmamın bir boyutunu oluşturan Paris I Panthéon-Sorbonne Üniversitesindeki çalışmalarıma devam ederken, tez danışmanımın organize ettiği “Hegel Çalışmaları” toplantı serisinde her zaman değerlendirmeleriyle öne çıkan ve Hegel üzerine birçok kitabı bulunan bir katılımcının/hocanın intihar ettiğini öğrendim. İşte o zaman bu fenomen hakkında derinlikli düşünme ve yazı kaleme alma fikri bende netleşti.

    Şüphesiz ölüm, düşünen insanın bu yaşamda anlamlandırmak zorunda kaldığı belki de en yakıcı gerçek. Nihayetinde yaşamın bizatihi kendisine meydan okumakta. Diğer taraftan da Heidegger’in ifadesiyle varlığımın kesinliğini ortaya koyan bir fenomen olmakta: “Varım ki ölüyorum.” Dolayısıyla insan, her daim bu gerçek üzerine düşünmüş ve onunla yüzleşmek durumunda kalmıştır.

    Ölüm ile sonuçlanan intihar fenomeni ise daha özel bir felsefi problemdir. Ölüm “şimdilik” kaçınılmaz bir son iken intihar bilinçli bir tercihtir. Bu sebeple intihar, ölüm bağlamında düşünülmesi gereken önemli bir fenomendir. Camus’nün de ifade ettiği gibi, belki de intihardan daha ciddi bir felsefi problem yoktur. [1]

    Kimi düşünür ve filozofların intihara ahlaki, dinî veya varoluşsal sebeplerden dolayı karşı çıkışları olmuştur. Örneğin Camus, varoluşçu bakışıyla, intiharın absürt karşısında bir çözüm olmadığını; hayatın absürtlüğünden ölüm yoluyla kaçışın absürdü ortadan kaldırmadığını, yalnızca onunla ilişkiyi sona erdirdiğini belirtir. [2]

    Buna karşılık, intiharı destekleyici yaklaşımların da çeşitli argümanları bulunmaktadır. Bunlardan ilki, Herodot’un metninde geçen, Artabanus’a atfedilen “yaşam çok ağır olduğunda, ölüm insan için aranan bir sığınaktır”[3] ifadesinde görülebileceği üzere, yaşamın katlanılmaz hâle geldiği durumlarda ölümün bir çıkış yolu olarak değerlendirilebileceği düşüncesidir. Bir diğer argüman, katlanılmaz acı durumunda hiçbir canlının gereksiz yere acı çektirilmemesi gerektiği fikrinden hareketle, bu acıdan kurtulmak için intiharın başvurulabilecek bir eylem olarak görülmesidir. Ayrıca kişinin hayatına yalnızca kendisinin karar verebileceği fikrinden hareketle, intihar etme tercihine saygı duyulması gerektiğini savunan yaklaşımlar da mevcuttur. Hatta bazı kültürlerde belirli türde bir intiharın (örneğin Japonya’daki seppuku adı verilen intihar türünün) onurlu bir davranış olarak kabul edildiği zamanlar da olmuştur.

    Kısaca değindiğimiz farklı yaklaşımlar ve bunların dayandığı karşıt argümanlar, intihar fenomeninin ne denli derin ve karmaşık bir gerçeklik olduğunu göstermeye yeterlidir. Bu kısa makalede, bu karmaşık gerçekliğe iki soru bağlamında, iki filozoftan hareketle biraz olsun ışık tutmaya çalışacağız.

    İntihar etme, yani yaşamıma son verme hakkına sahip miyim? Bu hususu tamamlayan diğer soru ise “İntihar etmek ahlaki midir?” Şüphesiz, bu iki sorunun nihai bir cevabı söz konusu değildir. Bu metinde, iki filozoftan hareketle ifade edilen iki soru bağlamında intihar olgusuna dair felsefi bir soruşturma yapılacaktır. Hegel’den hareketle ilk soruya, yani “İntihar etme hakkım var mıdır?” sorusuna; Kant’tan hareketle de “Böyle bir kararı almam ahlaki midir?” sorusuna dair bir analiz yapılacaktır.

    İntihar Etmeye Hakkım Var mı?

    İntihar etme hakkımın olup olmadığı sorusu, farklı filozof ve düşünürlerin yaklaşımlarından hareketle ele alınıp tartışılabilir. Burada ise özellikle Hegel’in felsefesinden hareketle bu soruya bir bakış kazandırmak istiyorum. “Neden Hegel?” diye sorulacak olursa, bu sorunun cevabı hem yazının başlangıcında değindiğim kişisel tecrübemde yaşadığım olayın etkisinde hem de Hegel’in bu fenomeni ele alış biçiminde bulunabilir. Hegel’in intihar fenomenini doğrudan incelediği yer Hukuk Felsefesinin Prensipleri (Grundlinien der Philosophie des Rechts) adlı eserinin 47. ve 70. paragraflarıdır. Biz de bu paragraflardaki ifadelerden hareketle Hegel’in bu fenomen hakkındaki yaklaşımını inceleyeceğiz.

    Hegel eserinin Soyut Hukuk (abstraktes Recht) bölümünde, insanın kendi bedeni ve yaşamıyla ilişkisini analiz ederken, insanın hayvandan farklı olarak kendi varoluşu üzerinde belirli bir tasarruf hakkına sahip olduğunu ifade eder:

    Bir şahıs olarak ben kendim dolaysız bir bireyim, yani – Ben’i daha belirli bir biçimde tanımlayacak olursak- ben, her şeyden önce, benim dış varlığımı oluşturan, bölünmez, muhtevaca evrensel ve gelecek her türlü belirlenmiş varlık tarzımın gerçek imkânı olan bu organik beden içinde yaşayan’ım. Fakat, ben, aynı zamanda, bir şahıs olarak, kendi hayatıma, kendi bedenime, tıpkı yabancı şeylere olduğu gibi, ancak iradem onların içinde bulunduğu nispette sahibim. […] Ben, bu uzuvlara ve hayatıma, ancak sahip olmayı istediğim sürece sahibimdir. Hayvan, kendi kendisini sakatlayamaz veya öldüremez, ama insan bunu yapabilir.[4] 

    Buradaki temel iddiası, Hegel’in insanın salt soyut bir ruh ya da özne olmadığı, bedende yaşayan somut bir birey olduğudur. Diğer bir ifadeyle beden, Ben’in dünyada var olmasının zorunlu koşuludur. Bu sebepledir ki beden ile Ben arasında dolaysız bir birlik vardır. Ancak bu iddianın hemen ardından önemli bir ayrım da yapar: “Ben bedene dolaysız biçimde ait olduğum gibi, aynı zamanda bedene irade aracılığıyla sahibim.” Bununla Hegel, insan ile hayvan arasında bir ayrım yapmakta ve insanın bedenini ve hayatını dışarıdan bir nesne gibi görebilmesini ve onlara karşı özgür bir tutum alabilmesini vurgulamaktadır. Oysa hayvan, içgüdülerine ve doğal süreçlere istisnasız bağlılığından dolayı kendi bedenine dışarıdan bakamaz. Dolayısıyla insanın kendini öldürebilmesi, onun doğal zorunluluktan özgür olduğunun, diğer bir ifadeyle gerçek anlamda özgür bir iradeye sahip olduğunun bir göstergesidir. Hayvan ölümü seçmez; insan seçebilir.

    Tabii burada Hegel’in intihara izin verdiği sonucunu doğrudan çıkaramayız; Hegel yalnızca intiharın imkânını ortaya koymaktadır. Hegel’in intihar fenomenine dair daha açık yaklaşımının aynı eserinin 70. paragrafında görülebilir:

    Bütün dış faaliyeti kucaklayan total varlık, yani hayat, dolaysızca ve fiilen mevcut varlık olarak şahsiyet’in dışında bir şey değildir. Hayatın elden çıkarılması (alienasyonu) ya da feda edilmesi ise, bu şahsiyetin mevcudiyetine tamamen ters düşen bir şeydir. Bu nedenle, ben, böyle bir elden çıkarmaya karar vermek hakkına hiçbir suretle sahip değilimdir; ancak bu dolaysızca ve fiilen mevcut şahsiyeti kendi içinde eriten ve onu kendi etkin gücü hâline getiren bir ahlaki fikir, onun üzerinde böyle bir hakka sahip olabilir. Ve nasıl hayat haddizatında dolaysız ise, ölüm de haddizatında onun dolaysız inkârıdır; bunun için, onun dışarıdan, tabii nedenlerle, ya da bir fikrin hizmetinde, bir yabancı el marifetiyle gelmesi gerekir.[5] 

    Hegel’e göre insan, dışsal bir nesne üzerinde mülkiyet hakkına sahiptir. Örneğin bir masaya sahip olabilir, onu satabilir, bağışlayabilir veya yok edebilir. Çünkü masa kişinin dışındadır. Fakat yaşam, kişinin dışında bulunan bir şey değildir; kişinin kendisinin gerçekleşmesidir. Dolayısıyla “kendi yaşamım üzerinde mülkiyet hakkım var” demek, Hegel’e göre problemli bir ifadedir. Çünkü hak sahibi olmak, “hak üzerinde tasarruf eden özne” olmak anlamına gelir. Oysa yaşam, “kişinin dışındaki bir nesne değil, bizzat kişinin kendisi”dir. O hâlde kişinin kendi yaşamı üzerinde hak sahibi olması, kişinin kendisi üzerinde hak sahibi olması anlamına gelir. Bu ise Hegel’e göre mümkün değildir; çünkü kişi kendisinin karşısına geçerek kendisi hakkında hukuki bir hüküm veremez.

    Bu iddiaların intihar fenomeniyle bağlantısına baktığımızda Hegel, 70. paragrafta “insanın intihar etme konusunda koşulsuz bir hakkı yoktur” sonucuna varır. Hegel burada özellikle “hak” (Recht) kavramına vurgu yapar. Yani “intihar ahlaken kötüdür” iddiasında bulunmaz; daha radikal bir şey söyler: “Kişinin kendi yaşamını sona erdirme konusunda hukuki bir hakkı yoktur.” Çünkü insan, yaşamını, yani kendisini, üzerinde hukuki bir yargıda bulunabileceği bir nesne konumuna getiremez. Hegel’in buradaki asıl meselesi, ahlaki bir yasak koymak değil, intiharın bir hak olarak temellendirilip temellendirilemeyeceğini sorgulamaktır.

    Yukarıdaki alıntının son cümlesi, Hegel’in felsefesinin geneliyle doğrudan bağlantılı bir meseledir. Hegel açısından birey, kendi içine kapanmış, toplumdan bağımsız ve yalnızca kendi iradesine sahip bir atom değildir. Bireysel özgürlük, daha yüksek bir bütünün içinde gerçekleşir. 70. paragrafın ilavesinde (Addition) Hegel şöyle bir düşünce geliştirir: “Birey, etik bütünün (das sittliche Ganze) bir parçasıdır ve yaşamını bu etik bütünün hizmetine sunmalıdır.”[6] Burada “etik bütün” kavramı, doğrudan ahlak kavramıyla sınırlı değildir; aile, sivil toplum ve devletin somut birliği olan özgün bir kavramdır. Devlet mekanizması bu etik yaşamın en yüksek tezahürüdür. Bu nedenle devlet bireyden yaşamını talep ettiğinde – Hegel burada özellikle savaş bağlamını düşünmektedir – bireyin yaşamını vermesi gerekebilir. Devlet bireyden yaşamını isteyebilir; fakat birey kendi yaşamına son veremez.

    Hegel açısından burada bir çelişki yoktur. Birey, yaşamının özel sahibi değildir; yaşam, bireysel keyfî iradenin mülkü değildir. Yaşamın anlamı, bireysel iradeyi aşan etik bir bütünlük içinde ortaya çıkar. Kişi, kendi yaşamını salt “benim mülküm” diyerek ortadan kaldıramaz. Çünkü Hegel’in “mülkiyet teorisi”nden, yani “bir şey benim dışımda ise onu mülk edinebilir ve ondan vazgeçebilirim” yaklaşımından hareket ettiğimizde, benim yaşamım benim dışımda bulunan bir nesne olmadığı için onun üzerinde bir mülkiyet ilişkisi kuramam. Bu nedenle, özellikle “my body, my choice” türü argümanlar Hegel açısından savunulabilir argümanlar değildir.

    Yukarıda yaptığımız analizler bağlamında nihayetinde tekrar etmemiz gereken husus şudur: Hegel, “intihar eden insan ahlaksızdır” şeklinde bir tez ileri sürmez. Onun yaklaşımı daha temeldedir: “İnsan, kendi yaşamı üzerinde bir hakka sahip olabilir mi?” Buraya kadar yapılan analizlerden kolayca görülebileceği üzere Hegel’in cevabı “Hayır, çünkü yaşam, kişinin sahip olduğu dışsal bir nesne değildir” şeklindedir. Dolayısıyla Hegel’in argümanı ontolojik-hukuki bir karakter taşır. İntihar fenomenini ontolojik zeminden ziyade ahlaki zeminden hareketle değerlendiren filozofların en bilineni ise şüphesiz Kant’tır.

    İntihar Etmek Ahlaki midir?

    Kant, intihara kesin olarak karşı çıkar ve bunu ahlaki açıdan yasak bir eylem olarak değerlendirir. Bu yaklaşımının temelinde kategorik emir anlayışı bulunur. Kant, intihar fenomenine ilişkin incelemelerini kategorik emir bağlamında Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi adlı eserinde doğrudan, Pratik Aklın Eleştirisi’nde dolaylı bir şekilde ve Ahlak Metafiziği’nde ise özellikle erdem ödevleri bölümünde, kendine yönelik ödevler kapsamında sistematik olarak ele alır. Kant’ın söz konusu tüm metinlerine referans vermek suretiyle konuyu incelemek çalışmanın kapsamını aşacağından, incelememi Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi adlı eseriyle sınırlandıracağım. Bunun, Kant’ın intihara ilişkin yaklaşımını anlamak bakımından yeterli olacağını düşünüyorum.

    Söz konusu metinde Kant, intihar fenomenini kategorik emir bağlamında incelemektedir. Kategorik emir, hipotetik emrin aksine, hiçbir koşula bağlı olmayan ve bu nedenle ihmal edilemeyecek bir emir olarak tanımlanır. Diğer bir ifadeyle kategorik emir, herhangi bir koşula bağlı olmaksızın, yalnızca akıllı varlıklar olmamız hasebiyle yerine getirmemiz gereken bir emirdir. Zira kategorik emir, aklın kendisinden kaynaklanan ve herhangi bir amaca ulaşma koşuluna bağlı olmaksızın ne yapılması gerektiğini buyuran bir emir kategorisidir.

    Kategorik emrin söz konusu metindeki genel formülasyonu, “ancak aynı zamanda genel bir yasa olmasını isteyebileceğin maksime göre eylemde bulun” [7] şeklinde ifade edilir. Maksim ile kastedilen “eylemde bulunanın öznel ilkesi/niyeti”, yasa ile ise “her akıl sahibi varlık için geçerli olan nesnel ilke”dir.[8] Kant, bu genel kategorik emir ifadesini üç farklı formülasyonla dile getirir. Biz burada, önemleri bakımından ilk iki formülasyon üzerinden intihar eylemini örnek olarak inceleyeceğiz; Kant da intihar eylemini, bu iki formülasyon bağlamında ahlaki açıdan sınadığı örneklerden biri olarak ele almaktadır. Bunlardan ilki evrensel yasa formülü, ikincisi ise insanlık formülüdür.

    Evrensel yasa formülünü Kant, “eylemin maksimi sanki senin istemenle genel bir doğa yasası olacakmış gibi eylemde bulun” şeklinde ifade eder. Diğer bir ifadeyle, eylemin öznel ilkesi, yani eyleyenin niyeti, aynı eylemi gerçekleştirebilecek her akıl sahibi varlık için evrenselleştirilebilir bir geçerliliğe sahip olmalıdır. Kant, bu formülasyon bağlamında intihar fenomenini örneklerden biri olarak incelemektedir.

    Kant, bir dizi felaketin ardından umutsuzluğa düşmüş ve yaşamaktan bıkmış birinin intihar etmesinin ahlaki olup olmadığını tartışır. Bu durumdaki bir insanın intihar etmesindeki maksimi/niyeti şöyledir: “Daha uzun sürdüğünde yaşam, hoş şeyler vadetmekten çok felaketler getireceğe benziyorsa, ben sevgisinden dolayı onu kısaltmayı ilke ediniyorum.” Bu durumda intihar eyleminin ahlaki olup olmadığına karar verebilmek için “ben sevgisinden çıkan ilkenin genel bir doğa yasası olup olmayacağını” sormamız gerekir. Diğer bir ifadeyle soru şudur: “Herkes, böyle bir durumda kaldığında yaşamını kısaltmayı ilke edinseydi, bunu bir doğa yasası olarak düşünebilir miydik?”

    Burada Kant, ben sevgisi ile intihar arasındaki ilişkiye dikkatimizi çeker. Doğal bir eğilim olarak ben sevgisinin işlevi, yaşamı korumak ve geliştirmek olarak belirlenmiştir. Oysa intihar, ben sevgisine bunun tam tersi yönde bir işlev yüklemektedir. Kant bakımından sorun da burada ortaya çıkar: Aynı doğal eğilim, bir doğa yasası altında hem yaşamı korumaya hem de belirli koşullarda yaşamı yok etmeye yönelmektedir. Bu ise doğanın kendi işleyişi içerisinde bir çelişki ortaya çıkarır. Ben sevgisi yaşamı korumak ve geliştirmek üzere belirlenmişse, aynı ben sevgisinin yaşamı yok etmenin ilkesi hâline geldiği evrensel bir doğa yasası düşünülemez. Nihayetinde Kant açısından sorun, yaşamı sona erdirme eyleminin tek başına doğaya aykırı olması değil, ben sevgisinin evrenselleştirildiğinde kendi karşıtına dönüşmesidir. Kant, ben sevgisinin kendi amacının tersine çevrildiği böyle bir doğa tasarımının kendi içinde çelişkili olduğunu ileri sürmektedir.

    Kant’ın kategorik emrinin “insanlık formülü” olarak adlandırılan ifadesi, “Her defasında insanlığa, kendi kişinde olduğu kadar başka herkesin kişisinde de sırf araç olarak değil, aynı zamanda amaç olarak davranacak biçimde eylemde bulun” [9] şeklinde sunulur. Kant’ın “insan” ile “insanlık” arasında yaptığı ayrım burada özellikle önemlidir. Kant, insandan ziyade insanlığa vurgu yapmaktadır. “Kendimdeki insan” ifadesini kullanırken yalnızca ampirik ve biyolojik bireyi değil, aynı zamanda rasyonel ve özerk bir fail olarak insanı, daha doğrusu insanlığa ilişkin bu rasyonel niteliği kastetmektedir.

    Kant, yukarıda incelediğimiz aynı örneği insanlık formülü bağlamında da test etmektedir. Bir kişinin acı, sıkıntı veya katlanılması güç bir durumla karşılaştığını ve bu sıkıntılı durumdan kurtulmak istediğini varsayalım. Bu durumdaki kişi, yaşamını sona erdirerek “sıkıntılı bir durumdan kurtulmayı” amaçlamaktadır. Diğer bir ifadeyle kişi, kendi yaşamını, içinde bulunduğu acı verici ve sıkıntılı durumdan kurtulmak için ortadan kaldırılabilecek bir araç olarak görmektedir. Böylece kişi, insanı yalnızca biyolojik bir varlığa indirgemektedir.

    Oysa Kant’a göre insanın değeri, onun akıl sahibi ve özerk bir varlık olması nedeniyle aynı zamanda amaç olmasından kaynaklanır. İnsan bu nedenle herhangi bir nesne gibi kullanılabilecek sıradan bir araç değildir. İntihar örneğinde ise kişi, “yaşam bana acı veriyor, bu acıdan kurtulmak istiyorum; o hâlde yaşamımı ortadan kaldırabilirim” şeklinde akıl yürütmüş olur. Böylece yaşam, daha temel bir amaç olarak görülen acıdan kurtulmaya ulaşmak için feda edilen biyolojik bir nesneye, dolayısıyla bir araca dönüştürülmüş olur.

    Kant açısından sorun, öldürülen şeyin yalnızca biyolojik yaşam olması değil; o yaşamın taşıdığı insanlık, yani kişinin kendi akli varlığıdır. İnsan bir nesne değildir; kendi başına bir değere ve dolayısıyla kendi başına bir amaç olma niteliğine sahiptir. Kişi, kendi üzerinde dahi olsa, insanlığı salt bir araç konumuna indirgeyemez. Hegel’in aksine, Kant’ın meselesi “insanın kendi bedeni üzerinde tasarruf hakkı vardır/yoktur” meselesi değildir. Sorun, kişinin kendi kişisindeki insanlığı nasıl değerlendirdiği meselesidir.

    Kant özelinde yaptığımız bu analizlerin de gösterdiği üzere, intihar eylemi ben sevgisinden kaynaklanan bir maksimle gerçekleştirildiğinde, kendi içinde bir çelişki doğmakta ve söz konusu maksim evrensel bir yasa olarak düşünülememektedir. Bu nedenle intihar eylemi ahlaki olarak kabul edilemez. Ayrıca intihar, yalnızca yaşamın sona erdirilmesi olduğu için değil, kişinin kendi kişisindeki insanlığı, katlanılmaz bir durumdan kurtulmak gibi başka bir amacı gerçekleştirmek için sırf araç hâline getirmesi nedeniyle de ahlaken yanlıştır. İnsan, kendi kişisinde bulunan insanlığı dahi yalnızca araç olarak kullanamaz; çünkü insanlık her durumda aynı zamanda amaç olarak görülmelidir. Dolayısıyla Kant açısından intihar, hem evrensel yasa formülü hem de insanlık formülü bakımından ahlaki olarak kabul edilemez.

    Yukarıda yapılan analizlerin nihayetinde şunu söyleyebiliriz ki intihar fenomenini farklı filozoflara referansla farklı açılardan değerlendirmek mümkündür. Biz burada bu fenomeni Kant ve Hegel açısından incelemeye çalıştık. Kronolojik bakımdan Kant, Hegel’den önce gelse de Hegel ile başlamayı tercih ettik; çünkü Hegel’in sorusu ontolojik bir soru iken Kant’ın sorusu ahlaki bir zeminde durmaktadır. Hegel ile başlamamın diğer bir sebebi ise yazının başlangıcında ifade ettiğim intihar olayının failinin bir Hegelci olmasıydı. Her ne kadar Hegel’e göre intihar etme hakkımız olmasa da bu Hegel uzmanı, demek ki Hegel ile hemfikir değildi ya da hemfikirdi de çektiği acılar buna tahammül etmesine engel oldu. Durum böyle ise Kant ile de hemfikir olmadığını görüyoruz; çünkü acı çekilse dahi intihar eylemi Kant açısından ahlaki kabul edilmemektedir. Belki de her ikisiyle de hemfikir olmasına rağmen belirli bir durumda rasyonel düşünme yetisinin sekteye uğraması sonucu tamamen duyusal/duygusal bir saikle hareket etmiş olması da mümkündür. Bu da intihar fenomeninin yalnızca rasyonel izahatlarla analiz edilebilecek bir fenomen olmanın ötesinde bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Ancak akli gerekçelendirmeler ile duygusal motivasyonların birbirini etkilediğini varsayarsak, akli gerekçelendirmelerin intihar eylemi bağlamında bir etkisinin olacağı kuşkusuzdur. Biz de bu yazıyı bu sebeple kaleme aldık.

    * Doç. Dr., Marmara Üniversitesi.

    [1]Il n’y a qu’un problème philosophique vraiment sérieux : c’est le suicide.» Albert Camus, Le Mythe de Sisyphe (Paris : Gallimard, 1942), 12.

    [2] Camus, Le Mythe de Sisyphe, 53.

    [3] Herodotos, The Histories, çev. A. D. Godley, c. 3 (Cambridge, MA: Harvard University Press, 1922), VII. Kitap, 46–47.

    [4] Hegel, Hukuk Felsefesinin Prensipleri, 66.

    [5] Hegel, Hukuk Felsefesinin Prensipleri, 82.

    [6] Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Principes de la philosophie du droit, haz., gözden geçiren, çeviren ve notlandıran Jean-François Kervégan (Paris: Presses Universitaires de France, 2013), “Addition,” 627.

    [7] Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, çev. İoanna Kuçuradi (Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu, 2002), 38.

    [8] Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, 38-39, dipnot 1.

    [9] Kant, Ahlak Metafiziğin Temellendirilmesi, 46.