BAŞARI ÖYKÜSÜ OLARAK HAKİKAT -IV-

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Burhanettin Tatar

     

    Batı düşünce tarihinde başarı öyküsü olarak hakikat tasavvuru, Platon’a, hatta Parmenides’in Tabiat Üzerine adıyla bilinen şiirine kadar geri götürülebilir. Bu şiirde bir gencin (Parmenides) manevi yolculuk yaparak ziyaret ettiği tanrıçadan sarsılmaz hakikat (aletheia) ile ölümlü insanların güvenilmez kanaatleri (doxa) arasındaki farkı öğrenmesinden söz edilir. Sarsılmaz hakikat, Parmenides ile öğrencisi Zeno’nun savunduğu varlığın birliği ve sabitliği tezidir. Burada başarı öyküsü sadece gencin yeryüzünden güneş ve ay yönüne mistik bir seyahat yapıp başlangıç noktasına geri dönmesi değil, aynı zamanda ölümlü insanların güvenilmez, yanıltıcı kanaatlerinden uzaklaşıp sarsılmaz bir hakikate erişmesidir. Bu başarı öyküsünün temel özelliği başlangıç noktasına aydınlanmış biri olarak geri dönmek yani başlangıç anında görülemez olanı seyahat sayesinde görmeye başlamaktır. Öykü, bu yönüyle hakikatin nasıl ifşa olduğunu anlatmakla yetinmez -zira bu durumda o sadece hakikatin uzaktan haberini verebilir- ayrıca ölümlülerin güvenilmez kanaatlerini (gölgeleri) ortadan kaldıran bir ışık kaynağı olarak iş görmeye başlar. Kestirme ifadesiyle, başarı öyküsü hakikatin değiştirilemez temsili hâline geldiğinde yeryüzü (beşerî dünya), öykünün aydınlığında başka türlü kavranacaktır.

    Benzer bir durumu Platon’un mağara alegorisinde görürüz. Bu alegori, Parmenides’in öyküsü gibi, filozofun mağaranın yarı karanlık (yanılsama, doxa) dünyasından ezeli idelerin saf aydınlık alanına entelektüel seyahatini başlangıç noktasına geri dönerek tamamlanmasını temsil eder. Bu alegorinin özelliği başarı öyküsü olarak hakikat tasavvurunu iyi, güzel gibi ezeli idelere referansla sunmasıdır. Öykü başarının evrensel ilke ve standardını kendi içinde sunarak başarısızlığın kriterini de ele vermektedir. Daha açık deyişle, başarı öyküsü standardı dışarıdan almamakta, aksine onu kendi içinde üreterek, aykırı tüm anlatıları başarısızlığın örneğine dönüştürmektedir. Böylece öykü hem kalkış hem de varış noktasını kendi içinde birleştiren bir tümel anlatı olmaktadır. O, varlığa yönelik kapsamlı bir bakış açısıdır.

    Bilahare Plotinus’ta göreceğimiz sudûr (emanation) nazariyesi, Bir’den (Tanrı) başlayan varlığın kozmik yayılımının yine başlangıç noktasına geri dönerek tamamlandığını anlatır. Bu yönüyle nazariye hem Plotinus’un Bir’e dair mistik tecrübesinin arka planını sunarak hem de hakikatin ölçüsünü kendi içinde üreterek başarı öyküsüne dönüşür. Ana mesele, yukarıda dile getirdiklerimizle aşağı yukarı aynıdır. Yeryüzünde olmaklığın bir sonucu olarak gölgeli alanda (yanılsama dünyasında) yaşayan insanın tüm varlıkların başlangıç noktasına geri dönerek aydınlanmasıdır. Böylece başarı öykülerinde ana karakterin (filozof) bir bakışı asli kaynağa diğer bakışı ise yeryüzüne dönmüş hâldedir. Bu yönüyle onlar sadece bir karakter değil, belki daha çok karanlıktan aydınlığa giden yolun kendisi olurlar. Bu yolu izlediğimiz sürece biz başarı öyküsünün içinde yer alırız. Zira yol ve hakikat bu öyküden ayrıştırılamaz hâldedir.

    Descartes ile başlatılan modernizm ve Kant’ın “Aydınlanma Nedir?” başlıklı manifestosu ile sesi netleşen Aydınlanma felsefelerini başarı öyküsü olarak hakikat tasavvuru bağlamında ele almak mümkündür. Bu öykü hem Descartes’in metodik kuşkuculuğunda hem de Kant’ın manifestosunda gözlemlenen gelenekten kopuş çabasıyla başlar. Bu kopuşu sadece geçmişin geçersiz bilgi ve ön yargılarından uzaklaşma değil, aynı zamanda aklın beden ve toplumun sınırlarını aşarak evrensel (kesinlik arz eden) bir görüş alanına erişme çabası olarak ele almak gerekir. Başarı öyküsü olarak hakikat, aklın evrensel ilkeleri ışığında açığa çıkabildiği için, o aynı zamanda Cogito, saf akıl, transandantal Ben gibi tabirlerle ele alınan üst bilincin (dışarıdan gelen sesin) öyküsüdür. Beden ve toplumsal kanaatleri aşan her şey, bize dışarıdan gelendir. Bu öykü, daha öncekiler gibi karanlık (gölge) ve ışık karşıtlığını kendi içinde üretir. Karanlık, toplumun ön yargıları ve aklın evrensel ışığının parıldamasına engel teşkil edecek her şeydir; yani duygular, arzular, beden, kör inançlar gibi içeriden gelen sestir. Buna paralel öykü, üst bilincin evrensel iktidarını kendi içinde meşrulaştırarak karanlık veya gölgeyi simgeleyen her şeyi bu iktidara boyun eğmesi gereken nesnelere dönüştürür.

    Kesinlik (evrensellik) fikrini merkeze aldığı için akli ve bilimsel bilgiyi model (dış ses) olarak sunan bu öyküde yorum kelimesi öznel yaklaşımı (iç ses) simgelemektedir. Çağımızda Gianni Vattimo’nun Aydınlanma düşüncesini bir mit olarak ele alması bu bağlamdadır. Vattimo’ya göre Aydınlanma felsefelerinin ön plana çıkardığı başarı öyküsü olarak hakikat tasavvuru sadece tarihsel perspektiflerin bir dile gelişidir. Bu felsefeler kendi dönemlerinin bakış açılarını (varlık yorumlarını) evrensel kesinlik (dış ses) şeklinde sunarak mit üretmişler, bu esnada insan bilincine asla erişemeyeceği bir üst statü atfetmişlerdir. Vattimo’nun yaklaşımı açısından başarı öyküsü olarak hakikat, insan bilincinin mitik takdimidir.[1]

    Durum ne olursa olsun, özellikle Alman düşünce geleneğinde şekillenen tarihselci yaklaşımların etkisiyle “başarı öyküsü olarak hakikat” tasavvurunun gittikçe tarihselleştiğine tanık olmaktayız. Bu öykü, artık kendi içinde evrensel değil, sadece tarihsel (dönemsel) bir ilke ya da kriter tasavvurunu üretmektedir. Bunun anlamı şudur: Öykü bize başarı ile başarısızlığın ayrım noktasını değil, sadece diğerlerinden farklı bir başarı (hakikat) tasavvurunu sunabilir. Dolayısıyla bir başarı öyküsüne karşıt olan öykü, başarısızlığı değil, farklı bir tarihsel yaklaşımı seslendirebilir. Böylece Parmenides’ten itibaren karşımıza çıkan evrenselci, monist (özdeşliği merkeze alan) başarı öyküsü olarak hakikat tasavvuru yerini farklılıkların (farklı öykülerin) tarihine bırakmaya başlamıştır.

    Bu yeni durum zamanla yeni plüralist (tek bir öykü veya tasavvur içinde ele geçirilemez) hakikat tasavvurlarının ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Hakikat hâlâ öykü ile ayrıştırılamaz hâldedir; ancak bu öykü sadece başarı değil, aynı zamanda başarısızlığın öyküsüdür. Başarısızlık, her şeyden önce öykünün sınırını fark etmekle ilgilidir. Hiçbir öykü, sınırsız biçimde hakikat tasavvurunu kendi içinde üretemez. Zira sınırı belirlenemez başarı öyküsü -Foucault’nun metaforuyla- panoptik (bütünü gören) metafiziksel bir anlatıdır. Yani o insanın fani ve tarihsel gözü ile Tanrı’nın her şeyi gören gözünü âdeta özdeşleştirmektir. Bu durum bir bakıma klasik Yunan tragedyalarının entelektüel düzeyde aşılmasını simgeler. Zira tragedya insanın tanrılar gibi ölümsüz olamayacağını yani fani bir varlığa ve bilince sahip olduğunu anlamasıdır.

    I. ve II. Dünya Savaşlarının, Batı dünyasında yol açtığı maddi ve manevi yıkımların nihilizm, saçmalık (absürdizm) gibi başarısızlık hikâyelerini yeniden biçimlendirdiği bilinmektedir. Bu yaklaşımlara göre ortada hakikat değil, daha ziyade anlamsızlık (değer yokluğu) kol gezmektedir. Tabiat ya da genel olarak varlığın bir anlamı yoktur, insan onlara yapay, temelsiz, eğreti anlamlar yükleyerek hakikat tasavvuru üretmektedir. Başarı öyküsü olarak hakikat tasavvuru, asli anlamsızlığın, değer yokluğunun, kısaca saçmalığın üstünü örten bir ideolojidir.

    Albert Camus’nün düşüncenin öğle zamanı şeklinde işaret ettiği berrak düşünce, geleneğin sunduğu her anlamı insanın kendisinden hareketle inşa ettiği yapay (antropomorfik) bir şey olarak gören bilinçtir. Berrak düşünce sayesinde insan anlamı olmayan varlıklara sahte bir anlam yükleyerek illüzyon ürettiğini fark etmelidir. Buna rağmen Camus, toplumun ancak değer üreterek varlığını sürdürebildiğini gördüğü için, haksızlıklara, şiddete, üstenci dayatmalara karşı başkaldırı ahlakını üretmeyi teklif etmektedir. Bunun konumuzla ilgisi şudur: Başarı öyküsü artık bir hakikatin tecrübesi ya da anlatısı değil, sadece haksızlıklara karşı başkaldırı olarak toplumsal ahlakın (ortak değerin) yeniden inşa edilmesidir.

    Bu noktada sözü Emil Cioran ve Samuel Beckett’e getirmek yararlı olabilir. Zira her iki düşünür, modern zamanların ikircikli, hedeften yoksun ya da hedefi belirlenemez yaklaşımların temsilcisi gibi görünmektedir. Onların eserlerine yöneldiğimizde karşımıza çıkan sorulardan bazıları şunlardır: Başarı öyküsü tümüyle imkânsızlaştığında hakikat adına geriye ne kalır? Saf ya da asli başarısızlığı negatif hakikat şeklinde görmek mümkün müdür? Negatif hakikat derken Cioran’ın, agnostik düşünceyi çağrıştırır biçimde dünyanın oluşumunu Tanrı’nın (demiurg) başarısızlığı olarak görmesine atıf yapıyoruz. Negatif hakikat, Cioran’ın insanın doğumunu bir başarısızlık şeklinde nitelendirmesi ve başarısızlığı metafizikselleştirmesidir.

    Cioran’ı dikkat çekici kılan onun, modern dünyanın başarıyı (başarı öykülerini) fetişleştirmesine karşı koymasıdır. Ona göre başarı pekâlâ bizi hem kendimizden hem de dış gerçeklikten uzaklaştıran bir illüzyona dönüşebilir. Başarısızlık ise başarı öyküsünün yani başarı illüzyonunun gizlediği hususları görmemizi mümkün kılar. Zira başarısızlık „her zaman özseldir, bize kendimizi gösterir, kendimizi Tanrı’nın bizi gördüğü gibi görmemizi sağlar”.[2] Metafiziksel tondaki bu ifadelerle Cioran’ın işaret ettiği şey, insanın asla kendisini gerçekleştiremeyeceğidir. Modern dünya insanlara sürekli kendilerini gerçekleştirebileceklerini, daha iyi bir hayata (bir tür yeryüzü cennetine) doğru yol alabileceklerini vaat ederek geleceği (ilerlemeci zaman algısını) putlaştırmakta ve insanı kendisine yabancılaştırmaktadır.

    Negatif hakikat (başarısızlık öyküsü) ise insanın kendisi ile arasındaki mesafeyi kapatması, yabancılaşmayı ortadan kaldırması, modern dünyanın ürettiği ilerleme illüzyonuna direnme biçimidir. Bu illüzyonun en temel işlevi, insanı mevcut sistemler içinde asimile etmesidir. Anlayabildiğimiz kadarıyla, Cioran’ın gözünde başarı öyküsü olarak hakikat tasavvuru, insanın içinde yaşadığı sistem tarafından kontrol altına alınmasıdır. Bu açıdan bakıldığında Cioran’ın öngördüğü başarısızlık, çevresiyle sık sık uyumsuzluk sorunu yaşayan palyaçoyu çağrıştırmaktadır. Palyaço, uyumsuzluğu -amaçlı ya da amaçsızca- sergiledikçe başkalarına komik görünür[3]; ancak o gerçekte insanların içinde yaşadıkları sistem veya düzen tarafından kontrol altına alınmışlığını -dolaylı olarak- görünür kılmaktadır. Bir başka deyişle, palyaço bu dünya içinde bazı insanların evcilleştirilemez karakterini, sistem ya da düzen ise çoğu insanın evcilleştirilebilir boyutunu temsil eder.

    Samuel Beckett’in özellikle Adlandırılamayan (The Unnamable) romanında dile getirdiği ikircikli durum (gitmelisin, gidemiyorum, gideceğim), dil içinde var olduğumuz için asla kendimize erişemeyeceğimizi yani her zaman kendimizden, dolayısıyla iç ve dış dünyalardan belli bir uzaklık ya da kopukluk (Derrida’nın ifadesiyle ertelenemişlik) içinde var olduğumuza gönderme yapmaktadır.[4] Bu kopukluk ya da mesafe başarı öyküsü olarak hakikat tasavvuruna imkân bırakmamaktadır. Beckett’in Godot’u Beklerken adlı eserinde gördüğümüz üzere, insan asla gelmeyecek olanı beklemektedir. Bu eserlerde bir hakikatten söz edilecekse, o daha ziyade gelmeyecek olanı ısrarla bekleme öyküsü şeklinde ele alınmaya müsait görünmektedir. Belki bu durumu John Caputo’nun zayıf teolojisine referansla şöyle yorumlayabiliriz: Hakikat, asla açıkça ortaya çıkmayacağı hâlde bizi kendisini beklemek durumunda bırakandır. Buna göre başarı(sızlık) öyküsü adı konamaz olanı beklemektir. Bu bekleme, iç ve dış dünyalar arasındaki ince eşikte (tympanum) vuku bulur. İnsan, bu iki dünya arasındaki eşiktir.[5]

    Son olarak sözü Hans-G. Gadamer’e getirebiliriz. Gadamer, baş eserine Hakikat ve Yöntem adını verse de asla hakikati tanımlanabilir bir şey olarak ele almaz. Bu hakikati tecrübe etmediğimiz veya onun bize erişmediği anlamına gelmez. Aksine gelenek (dil) aracılığıyla sık sık hakikate (varlığın kendisini dilde çoğaltmasına) maruz kalırız. Bu durum bilim kadar, şiir, resim, din, tiyatro gibi diyalojik etkileşim alanlarında vuku bulur. Tanımlanamaması veya adının açıkça konamamasının nedeni, hakikatin (anlamın) her seferinde farklı bir açıdan tezahür etmesidir. Bu farklılığın nedeni sadece insanın içinde yaşadığı tarihsel ortamların değişimi değil, aynı zamanda insan bilincinin anlam (hakikat) tarafından dönüşüme uğratılmasıdır. Hakikatin sabitesinden (aynılık, öz) söz etmek, hakikati uzaktan temaşa edilen, bize erişemeyen, tecrübe edilmeyen bir şey gibi tasarlamaktır. Bu yüzden Gadamer öz metafiziğini reddeder. İnsan karakteri gereği zamansal-tarihsel bir varlıktır yani hakikat tarafından dönüşüme uğratılarak anlam ufku yeniden şekillenendir.

    Gadamer, doğrudan hakikat hakkında konuşmak veya onu bir başarı öyküsü ile özdeşleştirmek yerine, tecrübe (Erfahrung) bağlamında hakikati hadise (event, das Ereignis, das Geschehen) şeklinde ele alır. Doğrudan hakikat hakkında konuşmak, hakikati soyut, etkisiz bir şeye dönüştürmek, belki onu uygunluk ya da mütekabiliyet mantığına indirgemektir. Gadamer, bu indirgemeci (epistemolojik) yaklaşımı reddetmemekle birlikte, asıl olanın tecrübenin negatifliği olduğuna dikkat çeker. Tecrübenin negatifliği, kişinin anlam (hakikat) tecrübesi esnasında yöneldiği meseleyi (Sache) tam olarak kavrayamadığını (eksikliğini) fark ederek hayal kırıklığı yaşamasıdır. Bu yüzden Gadamer’de başarı öyküsü olarak hakikatten ziyade sürpriz olarak hakikat tasavvuru ön plandadır. Bu durum, hakikatle ilişkimizin hep sınırlı cereyan etmesinden kaynaklanır. Bu sınırı inşa eden hakikatin kendisidir; zira biz hakikati tecrübe ettiğimizi ancak dönüşüm sonrası fark ederiz. Yani her seferinde hakikat bizim ona yönelik tasavvur veya öykümüzü önceler. Hiçbir hakikat tasavvuru veya öyküsü, bu tecrübeyi (hadise olarak hakikati) tam olarak açığa çıkaramaz. Hakikat bu yönüyle açığa çıktığı kadar bizden gizlenendir.

    Bu durum, Anadolu halk hikâyelerindeki Hızır’ı çağrıştırır. Bu hikâyelerde insanlar Hızır’ı, Hızır görünüp kaybolduktan sonra anlamaya (onun Hızır olduğunu fark etmeye) başlamaktadırlar. Sonuçta bütünü gören (hakikati olduğu gibi bilebilen) bir bilince sahip olmadığımız için her hakikat tecrübesi aynı anda hem başarı hem de başarısızlık öyküsünü beraberinde getirmektedir. Bu yüzden Gadamer düşüncesinde başarı ve başarısızlık öyküleri birbirine zıt değil, aynı hakikat (anlam) tecrübesinin iki farklı görünümüdür. Başarı öyküsü, âdeta, okyanustaki buzdağının (hakikat tecrübesinin) su üstündeki aydınlık kısmına, başarısızlık öyküsü ise onun su altındaki karanlık boyutlarına atıf yapmaktadır. Bu okyanus bizim tarihsel bilincimizdir.

    KAYNAKÇA

    Beckett, Samuel. Molloy, Malone Dies, The Unnamable. London: John Calder, 1959.

    Beré, Marcelo. “Misfitness: The Hermeneutics of Failure and the Poetics of the Clown – Heidegger and Clowns”. Revista Brasileira de Estudos da Presença 10/1 (2020), 1-28. https://doi.org/10.1590/2237-266091658.

    Bradatan, Costica. “The Philosopher of Failure: Emil Cioran’s Heights of Despair”. Los Angeles Review of Books. 28 Kasım 2016. https://lareviewofbooks.org/article/philosopher-failure-emil-ciorans-heights-despair/.

    Nojoumian, Amir Ali. “Samuel Beckett’s ‘The Unnamable’: The Story of That Impossible Place Named Silence”. Samuel Beckett Today / Aujourd’hui 14/1 (2004), 387-404.

    Sayın, Fatma – Tatar, Burhanettin. “Güçlü ve Zayıf Düşünceler (Ontolojiler) Arasında Kutsal Kitap”. Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 13/26 (Temmuz 2024), 359-416. https://doi.org/10.53683/gifad.1461937.

     

     

     

    [1] Vattimo’nun yaklaşımı hakkında daha ayrıntılı bilgi ve analiz için bkz. Fatma Sayın – Burhanettin Tatar, “Güçlü ve Zayıf Düşünceler (Ontolojiler) Arasında Kutsal Kitap”, Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 13/26 (Temmuz 2024), 359-416.

    [2] Costica Bradatan, “The Philosopher of Failure: Emil Cioran’s Hight of Despair”, Los Angeles Review of Books (28 November 2016).

    [3] Marcelo Beré, “Misfitness: the hermeneutics of failure and the poetics of the clown – Heidegger and clowns”, Revista Brasileira de Estudos da Presença10/1 (2020), 1-28.

    [4] Amir Ali Nojoumian, “Samuel Beckett’s „The Unnamable“: The Story of that Impossible Place Named Silence”, Samuel Beckett Today / Aujourd’hui 14/1(2004), 387-404.

    [5] Samuel Beckett, Molloy, Malone Dies, The Unnamable, (London: John Calder, 1915), 386.