ÖZGÜRLÜK MÜMKÜN BİR GAYE MİDİR?

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Ekrem Demirli

     

    “İnsan mecburen özgürdür.”

    İbnü’l-Arabi

     

     

    İnsanlar tıpkı kuşlar gibi gökyüzünde uçmak, yeryüzünün baskısından arınarak diledikleri yerlere gidebilmek isterler, en azından edebiyat ve sanat ürünlerinde dile gelen iştaha bakınca böyle bir değerlendirme yapmak mümkün olabilir. Hâl böyle ise o zaman özgürlük insan için bir ideal, bir arzu, sürekli peşinden gittiği bir gaye olarak kabul edilebilir.  Felsefe tarihi “mağaradan çıkmak” benzetmesiyle düşünme faaliyetini alışkanlık bağlarından kurtulmak olarak anlattığına göre, düşünmek özgürleşmek, bilgi veya ahlak sahibi olmak, özgürlüğe ulaşmak demek olmalıdır.  O zaman hangi alandan bakarsak bakalım özgürlüğün yüceltilmiş bir gaye, bir ideal olarak konuşulduğunu görebiliriz.

     

    Vakıa insanın yaşama serüveni de bağımlılıktan bağımsızlığa doğru bir süreç takip eder.  Doğumla birlikte insan bağımlı olduğu ebeveynin himayesinden kurtulmak ister, bu sayede “başkasının varlığında yaşamak” diyebileceğimiz tufeylilik (asalaklık) hâlinden bireysel ve bağımsız benliğine varmak ister. Bu ilerlemenin ilk merhalesi biyolojik ve fizyolojik bağımsızlıktır ve bunu her insan idrak eder.  Bununla birlikte ikinci merhale yani zihinsel ve psikolojik olarak bağımsızlık, tufeylilik hâlinden benlik sahibi yaşama kavuşmak ise aynı derecede insanın idrak ettiği bir durum olarak ortaya çıkmaz. Bunun arzusu ne kadar dile getirilse bile, gerçekte, her insan bu ikinci bağımsızlığı aşnı derecede istemeyebilir. O zaman özgürlük burada çatallanır; “Bazı insanlar ikinci özgürlüğü de yaşamak isterken bazı insanlar ise böyle bir istek ve arzu duymaksızın bağımlılıklarını sürdürür.” Bununla birlikte insan özgürlüğü isterken tam olarak neyi ister, gerçekten de istediği şey, kurtulmak, bağlardan azade olmak, hatta sorumlulukların dışına çıkmak mıdır? Bu meyanda literatür dikkatle incelendiğinde insanın talep ettiği şeyi daha iyi fark ederiz: İnsan “çarh anasır (dört unsur)” bağlarından kurtulmak, azat olmak istemiş olsa bile, gerçekte onun talep ettiği şey, sorumluluk sahibi olmak olacaktır. Çünkü insan tarafından istenilen şey mutlak bir bağımsızlık, sorumlulukların ortadan kalktığı bir sınırsızlık hâli değil, insanın benliğini fark etmek, bu farkın sayesinde tebellür ettiği zemine kavuşmak olduğunu hesaba katarsak, o zaman insan bu benliği en iyi idrak ettiği durumda kendini “özgür” görecektir. Öyleyse özgürlüğün tanımlarından birisi, insanın kendini “ben” olarak fark etmesi olmalıdır. Bu ise sorumluluk, irade sahibi olmak, sorumluluk üzere yaşamak şeklinde tecelli edecektir. Filozofların birey olmak ile bilgi, bilgi ile ahlak arasında irtibat kurabilmesinin nedeni budur.  Müslümanlık bunu “emanet sahibi olmak” veya emaneti üstlenmek olarak anlatır.  Herhangi bir sorumluluğu üstlenmiş olmak (emanet), bir yandan insanın kaçınmak istediği yükü hâline gelirken öte yandan bilincini ve iktidarını fark etmeye vesile olduğu ölçüde ise arzulanan bir şey olacaktır. Çünkü insan için esas mesele varlıkta bir yer edinmek, yerini bulmak ve ona yerleşmektir. Bu ise böyle bir sorumlulukla mümkün olabilecektir.  Bir hadis-i şerifte insandan en son çıkabilecek dürtü “riyaset” dürtüsüdür denilmiştir. Hadis-i şerifte, olumlu bir bağlamda okuduğumuzda tam olarak özgürlük ile sorumluluk arasındaki ilişkinin zeminini bulabiliriz: “İnsan sorumluluklarla birlikte yaşanan hayat talep eder, sorumlulukların ortaya çıktığı zaman ve mekân şartlarında durmak, orada benliğini fark etmek ister. Özgürlük böyle bir durumda gitmek ile kalmak arasındaki bir yerde durmaktır.”

    Dinî Düşüncede Özgürlük: Özgürlük Modern Bir Yanılgı mıdır? 

    Özgürlük meselesinin modern öncesinde ele alınma tarzı ile modern dünyada ele alınma tarzı esastan değişmiştir, bunda kuşku yoktur. Öyle ki özgürlük birçok yönden “modern” bir konu olarak kalmış, modern öncesi dünyada ise özgürlüğün sınırlı anlamı olduğu kabul edilmiştir. Üstelik bu tartışmaların önemli bir kısmı ise modern dünyada anlamlı görülmemiş, insanın mitoloji ile yarı akılcılık arasında tereddütleri olarak kabul edilmiştir.

    Dinî düşünce tarihinde özgürlük meselesinin esas noktası Tanrı karşısında insan özgürlüğünün sınırlarıydı. Tanrı’nın karşısında insanın veya başka bir varlığın özgür olması mümkün müdür değil midir? Hiç kuşkusuz kelam tarihinin en önemli sorunu bu tartışmalar ekseninde ortaya çıkan konulardan ibaretti.  Felsefe ile dinî düşünce geleneklerini ayırt eden en temel konu da Tanrı’nın iradeli olup olmadığı tartışmasıydı. Tanrı irade sahibi olarak kabul edilirse, O’nun iradesi karşısında doğanın gücü -determinizm- olamayacağı gibi insan iradesinden de söz etmek mümkün olmayacaktı. Öyle bir durumda tam bir belirsizlik ortaya çıkacak, ne doğada bilim yapmak ne insanın hayatını belirlemek mümkün olabilecekti. Filozoflar Tanrı’nın iradesini reddettiğinde bütün sorunları çözebileceklerini düşündüler fakat öyle olmadı. Çünkü insan özgür olsun diye Tanrı’nın iradesini reddetmek, insanı özgür kılmış olmadı. Kelamcılar ise Tanrı’nın özgürlüğünü kabul ederek insan iradesinin sınırlarını kabul ettiler. Onlar için tartışmanın iki ana meselesi vardı: Birincisi Tanrı’nın iradeli olduğunu kabul ettiğimizde, ilahi iradenin insan iradesi için sınır olup olmadığının belirginleştirilmesiydi. Tanrı irade sahibiyse   insanın iradesi mutlak anlamda veya belirli bir derecede sınırlı olacaktı. Dinî düşüncedeki hâkim gelenekler bunu kabul ettiler ve “yükümlülük” ile irade arasındaki hassas noktayı tespit etmede büyük sorunlar yaşadılar. İkincisi ise insan bilgisinin ve zihninin hakikat karşısındaki durumuydu. İnsan kendisi için gerekli olan hakikat bilgisini zihinsel imkânlarıyla bilebilir miydi, yoksa iradedeki eksiklik bilgide de ortaya çıkacak mıydı? Bu noktada akla daha geniş imkânlar tanınmış olsa bile, nihayetinde hakikat Tanrı’nın lütfuna bağlı görülmüştür.

    Öyleyse dinî düşünce geleneklerinde hâkim düşüncenin iradenin sınırlılığı, özgürlüğün mümkün olmadığı, Tanrı karşısında hem irade hem akıl bakımından yetersizliğin itiraf edilmesi olduğunu kabul etmek gerekir.  Günümüzde bir Müslüman için -hatta öteki dinlerdeki bir dindar için- hayat belirsizlik içinde tecelli eder.  Bu belirsizliği ise tevekkül, sabır gibi yüksek ahlaki kavramlarla “teslimiyet” üzere yaşamak gerekir:  Ne bilgimiz ne irademiz hayatımızı veya bütün olarak hayatı ihata edebilecek, sınırlayabilecek veya yönetebilecek imkâna sahiptir.  Bununla birlikte dinî düşünce tarihinde istisnai bir düşünceye de dikkat çekmek gerekir. O da metafizikçi sufilerin Tanrı’nın özgür olup olmadığı hakkındaki belirsizlik ve çelişki barındıran görüşleridir. Onlar bir yandan Tanrı’nın iradesini kabul edip insanın özgürlüğünü reddederken öte yandan daha derin tahlillerde Tanrı’nın ve insanın karşılıklı bir ilişki içinde olduğunu söylerler. İbnü’l-Arabi bu durumu “İki taraf müstakil değildir.” diye dile getirirken Müslüman düşüncenin tartışmalarını yeni bir noktaya taşır. En nihayetinde ise insan için “mecburen özgür varlık” şeklinde daha pratik bir yaklaşımla meseleyi çözümsüzlüğe bırakır, daha doğrusu çözümsüzlüğü   bir durum olarak tespit ederken konunun nihai izahını aklın kemal hâline bırakır: Akıl tam akıl olunca insan iradenin ne olduğunu anlar.

    Çağımızda özgürlük meselesinin en önemli kısmını kamu karşısında veya öteki insanlarla ilişkisinde bireyin hakları ve sorumluluklarının tespiti meselesi almıştır. Modern dünyanın ortaya çıkmasıyla birlikte insanların dikkati bu alanlara verilmiş, Tanrı’nın iradesi ya ihmal edilmek durumunda kalmıştır veya bütünüyle reddedilmiştir. Bununla birlikte özgürlüğün farklı yönlerini dikkate almak gerekir: Mesela insan tarih ve toplum karşısında veya doğa karşısında veya psikolojik gelişimi karşısında ne ölçüde özgürdür? Bütün bu alanlarda mutlak bir özgürlükten söz etmek mümkün müdür değil midir?

    Bu tartışmalar farklı disiplinlerde tahlil edilmeye devam etmektedir. Üstelik modern dünyanın ilk mübeşşirlerinin ideolojik safsatalarını bir yana bırakırsak, hiçbir akıl sahibi insanın mutlak özgürlüğünden söz etmemiştir. Mesela insan, tarihini değiştirebilecek bir güce veya imkâna sahip değildir, insan psikolojik sürecini değiştirebilecek veya yaşadığı geçmişi aşarak tam bir özgürlükle karar alabilecek imkâna sahip değildir vs. İnsanın çevresiyle, doğayla ve toplumla ilişkisi de böyledir. Hiçbir insan tam bir özgürlükten, bu özgürlüğe onu taşıyabilecek kesin bir iradeden söz edemez. Bu itibarla özgürlük en çok bir ideal, ulaşılması mümkün olmayan bir ideal olarak kalır. Buna mukabil insanın devlet otoritesi karşısındaki özgürlük alanı tartışmaları ise bütün bu tartışmaları dikkate almadan ileri noktalarda tartışılır. Bu alanda Avrupa’daki gelişmeler, artık bütün dünyayı derinden etkilemiş, herkes için Avrupa “yeryüzündeki özgür müreffeh cennet” olarak kabul edilmiştir. Burada bir “aldanma”nın olduğu muhakkaktır, fakat yine de özgür dünya ideali insanlar için cazibesini korumaktadır. Bütün eleştirilere rağmen, Müslüman toplumların bu alandaki tartışmaları kendi miraslarına dâhil etmeleri bir zorunluluktur. Müslüman toplumlar, arkaik yapılardan kurtularak, yeryüzünde kendi cennetlerini inşa etmek, kendi asrısaadetlerini aramak zorundadırlar.

     Özgürlük Sorununu İbadetle Düşünmek: İbadet Özgürlüktür

    Modern dünyada özgürlük sorunu nasıl bir vaziyet alırsa alsın, bir dindar için özgürlüğün ana konusu her zaman Tanrı karşısında insan iradesinin sınırları olacaktır, bunda tereddüt yoktur.   O zaman insan özgürlüğü meselesi her zaman dinî düşüncenin temel konusu olarak kalacak, fakat sorunun nirengi noktasını Tanrı belirleyecektir. Bu itibarla insan iradesini düşünmek, Tanrı’nın sonsuz ve mutlak iradesini düşünmenin bir vasıtasından başka bir şey değildir. İnsanın öteki insanlarla ilişkisi veya kamuyla ilişkisi konusu ise bu ilişkinin neticelerinden birisi hâline gelerek, insan sorumluluğuyla birlikte çözülebilecek bir konudur. Her insanın sorumluluğu vardır ve her insan bu sorumluluğunu başkasına devredemeyeceğine göre, başkası tarafından da engellenemeyecektir. O zaman Tanrı’nın iradesini savunmak, gerçekte devletin veya başka birinin iradesini de sınırlamak, onun da mutlak olmadığını itiraf etmek anlamına gelecektir. Binaenaleyh özgürlük ve irade tartışmaları “sorumluluk sahibi olmak hakkı” ile birlikte düşünülünce ve bu hakkın devredilemeyeceği ilkesi kabul edilince, gerçekçi zemine kavuşmuş olacaktır.

    Bunun yanı sıra insanın ibadet ve ahlakla -burada din ile kadim felsefe-ahlak teorileri arasında yakın irtibat vardır- psikolojik dünyasının içerdiği sorunları aşarak “birey” hâline gelmesi arasında zorunlu ilişki vardır. İbadetlerin Müslüman hayattaki amacı gerçekte onun ruhen yetkinleşmesi, bu süreçte birey hâline gelmesi, toplumla ve kendisiyle olan ilişkisini yeniden inşa ederken Tanrı karşısında bir birey olarak kendi varlığını idrak etmesidir. Modern dönemlerde ibadet hayatı hakkında unutulan veya ihmal edilen en önemli mesele ibadet ile özgürlük, ibadet ile yetkinleşme arasındaki bu irtibattır. Bu itibarla ibadetler, insanın bağımlılık ilişkilerini aşmasının yolu olarak ortaya çıkarken onu en azından insanlarla ilişkisinde ve kendi travmatik süreçlerine karşı “özgür” kılma imkânına sahiptir. Mesela iman insanın öteki insanlara borçlu sandığı varlığını Tanrı’dan yani öteki insanlar veya kamu olmayan birisinden aldığını bilerek hareket etmesini sağlar, böylelikle onu mutlak bir minnet duygusundan kurtarır. Namaz bunu itiraf etmek üzere Tanrı karşısında “ayağa kalkmak”, ayağa dikilme hâlidir. Oruç ise daha dürtüsel eğilimlere karşı insanın direnme iradesini ortaya çıkartır. Cömertlik veya zekât ise insanın mal, mülk edinme tutkusuna karşı özgürleşmesini amaçlar. Hac ise en nihayetinde insanın kim olduğu sorunu üzerinde odaklanır. İnsan bütün bağlarının ve ilişkilerinin ötesinde bir anlama ve hakikate sahip midir, değil midir? Hac ibadetiyle insan bu sorunun peşinden gider. Öyleyse insan iradesini Tanrı’nın iradesiyle ilişki içerisinde ele almak, görünüşte bir sınırlanma getirmiş olsa bile, ibadet ve ahlaki hayatla birlikte insan için daha geniş imkânlar ortaya çıkartır.  Bu sayede insan hürriyet ile birey-fert olma hâli arasındaki irtibatı keşfeder. Galiba metafizikçi sufilerin insanlığa öğrettiği en mühim konulardan birisi budur:

    Hür olmak birey olmak, birey olmak ise varlığını Tanrı karşısında ve Tanrı ile birlikte düşünmek demektir. Bu sayede insan ötekiyle ilişkisin “eşit” bir ilişki olarak düşünebilir, bu sayede insan ötekini bir “sebep” olmak görmekten vazgeçme imkânı elde edebilir.