MEVCUDİYET METAFİZİĞİNDEN POSTMODERN NİHİLİZME ÖZGÜRLÜK KAVRAMININ DÖNÜŞÜMÜ


Kasım Küçükalp*
Giriş: Ontolojik Açıklıktan Epistemik Kesinliğe ve Ontolojik Farka Özgürlük
Batı düşünce geleneğini, insanın varlık ve hakikat ile kurduğu münasebetin, klasikten, moderne ve postmodern zamanlara köklü bir biçimde dönüşüm geçirmesinin tarihi olarak görmek mümkündür. Söz konusu dönüşüm, en belirgin bir biçimde, modern öncesi dünyanın “ontolojik açıklık” olarak nitelendirilebilecek varlık ufkunun, moderniteyle birlikte “epistemik kesinlik” arayışı lehine terk edilmesinde açığa çıkar. Kuşkusuz bu dönüşüm yalnızca varlık ve bilgi anlayışıyla sınırlı kalmayıp, insan ve değer anlayışıyla birlikte özgürlük kavramının içeriğinin de dönüşmesi anlamına gelir.
Söz gelimi klasik dünyada özgürlük, insanın mertebeli, hiyerarşik ve teleolojik bir kozmos içerisinde kendi doğasına (telos) uygun olanla uyumlu bir varoluş içerisinde gerçekleşen bir inkişaf ve kemal süreciyken; modern düşünceyle birlikte bu anlayış yerini, rasyonel bir öznenin kendi akıl ve iradesini merkeze alarak doğa ve varlık üzerinde kurduğu epistemik bir tahakküm pratiğine bırakmıştır. Benzer bir biçimde klasik felsefeler ve dinî düşünce pratiği bağlamında özgürlük, bütünlüklü varlık anlayışı içinde insana bahşedilen imkânların, gene insana biçilen telos doğrultusunda açığa çıkması anlamında “özün gürlemesi” ve birer imtihan imkânı olarak insana emanet edilen güçlerin ulvi maksatlar doğrultusunda sevk ve idare etmesiyle elde edilen ontolojik bir hâl iken; modern dünyaya özgü varlık koşulları içerisinde özgürlük, her türlü haricî referanstan arındırılmış bir özerklik (autonomy) ve ebediyet nosyonunu büsbütün yitirmiş yalıtık öznenin, her türlü dışsal bağdan kurtulma ideali anlamında epistemik ve libidinal savrulmasına evrilmek durumunda kalmıştır.
Modern düşünce bağlamında ifade edildiğinde söz konusu ontolojik kırılma, ruhuyla tanımlanan insanın yerini bilinç ve zekâsına referansla tanımlanan epistemik özneye bırakmasıyla bağlantılı bir mahiyete sahip olup, bu durumu meşrulaştıran en önemli dönüşüm ise modern kozmolojinin zuhuruyla birlikte amaçlı âlem tasavvuru yıkılması ve onun yerine matematiksel-fiziksel yasaların hüküm sürdüğü mekanik âlem anlayışının ikame edilmesinde karşılığını bulur. Âlemin üzerindeki Tanrısal ihtişamın silinmesiyle birlikte varlık, tefekkür edilecek bir ayet olmaktan çıkıp, rasyonel hesaplamalar yoluyla yönetilip işlenecek bir ham maddeye dönüşmüştür. Modern doğalcılığın zaferiyle sonuçlanan bu süreçte insan, doğa dışı veya ilahi her türlü referansı dışlayarak her şeyi doğal nedenlerle açıklama yoluna gitmiş ve böylelikle ahlakın zemini hazcılık, yararcılık ve pragmatizme kayarken, klasik dünyada insan oluşun kemali olarak görülen hayâ, iffet ve mahremiyet gibi değerler de “doğallık” adına değer yitimine uğramak durumunda kalmıştır.
Öznenin kendi bilincinde inşa etmiş olduğu teori ve temsillerin hakikati yansıttığına duyulan mutlak güven, zamanla bizzat modernitenin kendi iç dinamikleriyle sökün eden temsil krizi ve 19.yüzyıl nihilizmiyle birlikte gerçekleşen logos çökmesi ile sarsılmaya başlamıştır. Öyle ki epistemik güçlerine referansla hakikati temsil etme iddiasıyla yola çıkan modern özne, sahip olduğu bilgi güçlerinin sınırlılığını fark ettikçe, mutlak bir doğruluk atfettiği hakikat resimlerinin aslında “insanca pek insanca” kurgular olduğu ve hatta akıl ve bilimin aslında özgürleştirici olmaktan ziyade, disiplin ve tahakküme yol açan birer epistemik şiddet aracı olarak işlev gördüğü gerçeğiyle yüzleşmek durumunda kalmıştır. Dahası, bir yandan tarihin keşfiyle birlikte akıl, bilinç, zekâ ve bu doğrultuda üretilen bilgi ve hakikat iddialarının tarihselliklerinin, diğer yandan ise bilinç dışının keşfiyle ise insanın bilinç ve zekâdan ibaret olmadığının, çok daha derinlerde bilinç dışı etkilere açık bir varlık olduğunun açığa çıkması modern epistemik öznenin merkezsizleştirilmesine yol açtığı gibi, bilinç ve zekâ üzerine inşa edilmiş olan rasyonel özgürlük ütopyalarının da köklü bir biçimde sarsılmasına sebebiyet vermiştir.
Postmodern zamanlara gelindiğinde ise bu süreç, olumsal ve nihilistik bir varoluş ufku içerisinde her türlü aşkın referansın yitirildiği, fark veya farklılıklara yönelik radikal bir duyarlılığın ortaya çıktığı ve bu doğrultuda olmak üzere her türlü farklılığı niteliksel bir ayrıma müracaat etmeksizin eş değer kılan istikametsiz bir oluş ufkuyla neticelenmiştir. “Her şey uyar” düsturunun hâkim olduğu bu atmosferde, insan oluşun mahiyeti ile eşya oluşun mahiyeti arasındaki fark dahi silinmiş; insan, arza çakılı biyolojik bir varlık olarak sadece üretilmiş arzularının ve libidinal eğilimlerinin etkisine maruz bir varlık hâline gelmiştir. Bu sürecin en uç noktasını ise çağdaş cinsiyetsizlik ve toplumsal cinsiyet tartışmalarında görmek mümkündür, Tam da bu noktada ifade edilmelidir ki, post kavramıyla tebarüz eden nihilistik varoluş ve düşünce ufkunun yol açtığı şekliyle insanın kendi bedeni üzerindeki mutlak mülkiyet iddiası ve istikametsiz özgürlük anlayışı, verili kabul edilen en temel ontolojik ayrımların dahi kurgusal oldukları gerekçesiyle reddedilmesi ve insanın kendi hakikatine büsbütün yabancılaşmasıyla sonuçlanmıştır.
- Kozmosun Yıkılışı ve Mekanik Âlem Tasavvuru İçinde Özgürlüğün Yeniden İnşası
Klasik felsefelerde evren, maddeden Tanrı’ya doğru yükselen, niteliksel ayrımların ve ulvi-süfli mertebelerin işbaşında olduğu amaçlı ve bütünlüklü bir âleme karşılık gelmekteydi. Bu „büyük varoluş bütünlüğü“ içerisinde insan, ruh sahibi bir varlık olarak kendi sınırlarını bilen ve bu sınırların bilincinde olarak ulvi maksutlara yönelmek durumunda olan bir imkân varlığıydı. Ancak Alexandre Koyre’nin „kozmosun çöküşü“ ve „matematiğin yeryüzüne indirilişi“ olarak nitelediği modern bilimsel devrimle birlikte, niteliksel olarak farklılaşmış kozmik uzay anlayışı yerini Eucleides geometrisinin türdeş ve soyut uzay anlayışına bırakmasıyla birlikte gerçekleşen dönüşüm, klasik teleolojik (amaçlı) evren düşüncesinin terk edilmesine ve yerine evrensel, mekanik yasaların hüküm sürdüğü sınırsız bir evren tasavvurunun geçmesine yol açtığı gibi, insanın da müteâl varlık alanıyla bağlantısını mümkün kılan ruhunu yitirmek suretiyle bir bilinç veya zekâ varlığına dönüşmesine sebebiyet vermiştir.
Bu süreçte yaşanan ontolojik daralma, varlıktaki nitelik fikrinin kaybolmasına ve bütünüyle niceliksel ayrımların mutlaklaşmasıyla sonuçlanmış, doğa üzerindeki Tanrısal ihtişamın silinmesiyle birlikte âlem, artık temaşa edilecek bir ayet veya üzerinde tefekkür edilecek bir varlık alanı olmaktan çıkıp, rasyonel hesaplamalar yoluyla yönetilip işlenecek bir ham maddeye dönüşmüştür. Modern doğalcılık (natüralizm), doğa dışı veya ilahi her türlü referansı dışlayarak her şeyi doğal nedenlerle açıklama yoluna gitmiş; bu düzlemde serpilip gelişen bilimselci dünya görüşü de evreni, Tanrı’yı dahi bağlayan matematiksel-fiziksel yasaların hüküm sürdüğü koca bir makine olarak kurgulamıştır. Böyle bir varlık ufkunun açık sonucu ise, insanın, sahip olduğu güçlerinin meşruiyetini artık ilahi bir emanet olmalarından ziyade, bizatihi „doğal“ ve verili olmalarından hareketle temellendirme cihetine gitmesi olmuştur.
İnsanın sahip olduğu doğal güçlerini hangi istikamette seferber edeceği yönündeki perspektif değişimi, modern ahlakın zeminini hazcılık, yararcılık ve pragmatizme kaydırmıştır. Klasik dünyada insan oluşun kemâli ve ahlaki tekâmülün ayrılmaz bir parçası olarak görülen hayâ, iffet ve mahremiyet gibi değerler, „doğallık“ adına değer yitimine uğramış ve yalnızca rasyonel-bireysel bir fayda veya özel alanın gizliliği bağlamına indirgenmiştir. Kendisini ebediyete rapteden ruhunu yitirip bilinç ve zekâ varlığı olarak tanımlanan insan, eşyada hüküm süren mantığa tabi kılınmış ve ulvi maksutlarından kopartılarak arza çakılmış bir mevcudiyete hapsedilmiştir.
Kozmik düzenin ve amaçlılık fikrinin tasfiyesi, özgürlüğü „bütünle uyumlu bir inkişaf“ olma çabasından koparmış ve „doğa üzerinde kurulan bir egemenlik pratiği“ hâline getirmiştir. Zira dış dünyadaki ontolojik dayanağını yitiren insan, kendisini sınırlayan kozmik ölçütlerin yokluğunda, varlık ve hakikat için yegâne Arşimet noktasını kendi zihninde aramak durumunda kalmıştır. İşte kozmosun yıkılışına bağlı olarak bütünlük nosyonunun yitirilmesiyle birlikte, modern insanın „Varlık“la olan ontolojik rabıtası koparken; insan da özne merkezli hümanistik bir perspektif ekseninde kendi akıl ve bilincini hakikatin mutlak ölçütü kılan ve bu doğrultuda geliştirmiş olduğu teori veya temsilleri yoluyla varlığın efendiliğine soyunan yeni bir egemenlik anlayışına sevk olmuştur. Dünyanın bir resim veya imge hâline gelmesiyle eş zamanlı olarak gerçekleşen söz konusu „özneleşme“ süreci bağlamında, özgürlük meselesi de temsil krizi ve epistemik veya metafiziksel şiddetin gölgesinde büyük bir dönüşüme tabi olacaktır.
- Epistemik Özne ve Temsil Krizinin Özgürlük Üzerindeki Gölgesi
Modern özgürlük anlayışının mimarı olan Kartezyen „cogito“, insanı varlık ve hakikat için yegâne Arşimet noktası kılmıştır. Klasik dünyada özne (hypokeimenon), varlık bütünlüğü içerisinde „altta duran“ ve gerçekliğin bir parçası olan insana karşılık gelirken; Descartes ile bu kavram, varlığın anlamını ve kesinliğini kendi bilincinde belirleyen „ayrıcalıklı bir ontolojik statüye“ evrilmiştir. Artık hakikat, müteâl bir Varlık alanına yönelik ontolojik açıklıktan ziyade, temsilci bir epistemoloji içerisinde öznenin zihninde üretilen bir „resim“ veya „imge“ hâlini almıştır. Heidegger’in ifadesiyle, „dünyanın imgeleşmesiyle insanın özneleşmesi aynı eylemdir“; zira dünya ancak öznenin önüne getirip bir nesne olarak sabitlediği ölçüde „var“ kabul edilmeye başlanmıştır. Bu yeni varlık ufkunda özgürlük ise insanın dışsal bir kozmik düzene uyum sağlaması olmayıp, kendi aklını yegâne referans kılarak gerçekliği kendi zihinsel kalıpları içerisinde yeniden inşa etme kudretiyle bağlantılı kılınmıştır.
Söz konusu epistemik kesinlik idealinin gerek modern düşünceye içkin eleştirellik, gerekse modern düşüncenin vadettiklerinin gerçekleşmemesi nedeniyle çok geçmeden kendi sınırlarıyla yüzleşmek durumunda kaldığı söylenebilir. Tam da bu bağlamda Locke’dan Kant’a uzanan süreçte, aklın imkân ve sınırlarına yönelik tartışmaların köklü bir „temsil krizi“ne sebebiyet verdiği ifade edilmelidir. Kant’ın „neyi bilebilirim?“ sorusuyla zirveye ulaşan bu eleştirel süreç, insanın nesneleri “ne iseler o olarak“ bilemeyeceğini, yalnızca kendi zihinsel kategorileri (fenomenal düzey) aracılığıyla kurguladığı kadarıyla kavrayabileceğini ortaya koymuştur. Bu durum, bilhassa Nietzsche felsefesiyle birlikte felsefede „logos-çökmesi“ olarak adlandırılan bir kırılmaya yol açmış; temsil edilen hakikat resminin aslında dış gerçeklikle tam bir mütekabiliyet içinde olmayan, „insanca pek insanca“ bir kurgu olduğunu açığa çıkarmıştır. Öznenin otonomisine duyulan söz konusu güvenin sarsılmasıyla birlikte ise, özgürlük de „hakikate ulaşma yolu“ olmaktan çıkarıp, belirsizlik ve rölativizmin hüküm sürdüğü kaygan bir zemine taşınmıştır.
Dahası, bilginin güç ilişkilerinden bağımsız olmadığına dair Nietzscheci tespit, aklın ve bilimin aslında özgürleştirici olmaktan ziyade, disipline edici ve tahakküme yol açan birer „epistemik şiddet“ aracı olarak işlev gördüğünü ifşa etmiştir. Zira birçok çağdaş düşünürün de altını çizdiği üzere, temsilci düşünce, varlığı kendi rasyonel şemalarına hapsetmek suretiyle, düşünce konusu kılınan şeylerin indirgenemez fark veya başkalıklarını yok sayan totalleştirici bir mantığa karşılık gelir. Söz gelimi Foucault’ya göre, modern özneleşme süreçleri aslında insanları birer tahakküm nesnesi hâline getiren normların içselleştirilmesinden ibaret olup, bu süreçte önce özneler yaratılmış, sonra da tahakküm nesnesi hâline getirilmiştir. Benzer bir biçimde teori öncelikli düşünmenin doğayı ve insanı yalnızca hesaplanabilir, ölçülebilir birer nesneye indirgemesi bağlamında ön plana çıkan araçsal akıl anlayışı ise, modern özgürlük ütopyalarının yerini bürokratik ve teknokratik rasyonalitenin güdümünde disiplin, gözetim ve denetim toplumlarına bırakmasına yol açmıştır.
Böyle bir teorik veya epistemik kuşatma içerisinde insanın, kendi kurduğu rasyonel dünyanın hem efendisi hem de kölesi hâline geldiği söylenebilir. Zira aklın mutlak hâkimiyeti adına müteâl her türlü referansı dışlayan modern özne, sonunda kendi zihninin ürettiği kurgu ve teknik mekanizmalar içerisinde nesneleşmeye maruz kalmıştır. Öznenin kendi bilincinde kurduğu bu mutlak otorite ve şeffaflık iddiası, aslında çok daha derin ve karanlık bir katmanın keşfiyle kökünden sarsılacaktır. İnsanın sadece rasyonel ve saydam bir bilinç varlığı olduğu yönündeki Aydınlanmacı yanılsama, bilinç dışının dehlizlerine inilmesiyle birlikte yerini, öznenin kendi kararlarının tek hâkimi olmadığı gerçeğine bırakacaktır.
- Bilinç Dışının Keşfi ve Öznenin Merkezsizleştirilmesi
Özgürlük tartışmalarındaki en radikal kırılma, rasyonel ve şeffaf özne anlayışının, bilinç dışının keşfiyle birlikte merkezsizleştirilmesidir. Aydınlanma düşüncesinin üzerine titrediği “kendinde-mevcut” ve kurucu özne fikri, Freud’un müdahalesiyle kökünden sarsılmıştır; zira psikanaliz, öznelliğin bir embriyonik formda hazır gelmediğini, aksine ailevi ve toplumsal ilişkiler ağı içerisinde inşa edildiğini ifşa etmiştir. Freud ile başlayan bu süreçte, insanın aslında „kendi evinin efendisi olmadığı“, bilincin zihinsel yaşamımıza dair yalnızca kısmi ve sıklıkla çarpıtılmış bir görünüş sunduğu, asıl belirleyicinin ise rasyonel olmayan bilinç dışı mekanizmalar olduğu iddia edilmiştir. Bu durum, özgürlüğü “akıl yoluyla iradeyi belirlemek” olarak gören klasik ve modern tanımları yerinden ederek, özneyi „bilen“ bir fail olmaktan çıkarıp, kendi kendini aldatma ve dağınıklıkla malul bir „psikanalitik nesneye“ dönüştürmüştür.
Gerek Freud sonrası psikanaliz gerekse postyapısalcı ve postmodern düşünürlerin özneyi merkezsizleştirme yönünde ortaya koymuş oldukları radikal eleştiriler, özgürlüğün de bilinç dışı arzu ve libidinal enerjinin mutlak akışını engelleyen bütün kodlardan kurtarılmasıyla ilişkilendirildiği çağdaş arzu felsefelerine (Deleuze, Guattari, Lyotard) kapı aralamıştır. Deleuze ve Guattari’nin Anti-Oedipus çalışmasında kristalleşen bu yaklaşım, arzuyu bir „yoksunluk“ değil, sürekli yeni bağlantılar peşinde koşan üretken bir „makine“ olarak tanımlar. Burada özgürlük, arzunun kapitalist yaşam pratiği ve ailevi kodlar (Oedipus kompleksi) tarafından sömürgeleştirilmesine karşı bir „mutlak kodbozumu“ pratiği olarak kavranır. „Şizo-özne“ olarak kavramsallaştırılan bu yeni insan tipi için özgürlük, artık herhangi bir norma uyum sağlamak olmayıp, libidinal akışın önündeki her türlü hiyerarşik ve otoriter engeli parçalayarak „yersiz-yurtsuzlaşmak“ anlamına gelecektir.
Ancak bu radikal öznellik deneyimi ve „yeni hümanizm“ olarak adlandırılabilecek olan biyo-psişik arzu vurgusunun, beraberinde muazzam bir anlam boşluğunu getirdiği gözden ırak tutulmamalıdır. Aslına bakılırsa Nietzsche’nin “Tanrı’nın ölümü” metaforuyla nitelediği nihilizm, insanın oluş içerisinde hiçbir aşkın değer, anlam ve amaç bulamadığı bu ontolojik boşluk hâlinin en net ifadesi olarak görülebilir. Nietzsche’ye göre nihilizm, 2500 yıllık Batı metafiziğinin akla duymuş olduğu katıksız güvenin kaçınılmaz bir sonucudur; zira rasyonel kategoriler yoluyla inşa edilen kurgusal dünya çöktüğünde, geriye sadece hiçbir mantık (logos) barındırmayan çıplak „oluş“ kalmıştır. Eğer her şey kaotik bir akıştan ibaretse ve bu akışa istikamet verecek müteâl bir referans noktası yoksa, özgürlük de “niçin” sorusunun yanıtsız kaldığı, her türlü rasyonel ve etik zeminden yoksun bir keyfiyete karşılık gelen olumsallık zemininde düşünülmek durumunda olacaktır.
İnsanın kendi epistemik ve psişik evrenine hapsolmasıyla tebarüz eden söz konusu istikametsiz özgürlük anlayışının, varoluşun sonsuz imkânları karşısında tam bir kayıtsızlık ve rölativizme yol açması kaçınılmazdır. Logosun çöküşü ve mutlak referans sistemlerinin dağılması, modern özneyi arzu nesnelerinin eşzamanlı üretildiği bir imaj dünyasına terk ederken; postmodern zamanlarda insanın kendi varoluşunu hiçbir sabit öze dayanmaksızın, hatta bir zamanlar „doğal“ kabul edilen biyolojik sınırları dahi ihlal ederek yeniden inşa etme iddiasını beraberinde getirecektir. Bu sürecin açık sonucu ise, özgürlük idealinin nihai durağı olarak sunulmakla birlikte, gerçekte insanın kendi hakikatine bütünüyle yabancılaştığı „istikametsiz bir varoluş“ ufku ve buna bağlı olarak zuhura gelen cinsiyetsizleşmeye varan radikal bir varlık-oluşsak savrulma olacaktır.
- Sonuç Yerine: Hümanizm Eleştirisinden Kimliksizlik ve Cinsiyetsizliğe Radikal Bir Savruluş Olarak Postmodern Zamanlarda Özgürlük
Postmodern zamanlarda özgürlük, hiçbir aşkın referansa veya sabit öze dayanmayan, bütünüyle olumsallık (contingency) üzerine kurulu bir „kendini inşa“ süreci olarak takdim edilir. Modern rasyonalizmin üzerine titrediği evrensel, otonom ve rasyonel özne fikri, postmodern eleştirilerle birlikte öznenin aslında tarihsel ve dilsel bir kurgu olduğu gerekçesiyle reddedilmiş; böylelikle öznenin ademi-merkezileştirilmesi sürecinin önü sonuna kadar açılmıştır. Klasik varlık mertebelerinin ve modern rasyonel ayrımların (özne-nesne, akıl-duyu, olgu-değer, erkek-kadın vb.) dekonstrüksiyona uğratılması, insanı her türlü ontolojik istikametten mahrum bırakmış, „her şey uyar“ düsturu ekseninde, insan oluşun mahiyeti ile eşya oluşun parametreleri arasındaki fark dahi silinmiş; insan, adeta arzın karanlık dehlizlerinde istikametini kaybetmiş bir varlık olarak üretilmiş arzularının ve libidinal eğilimlerinin tutsağı hâline gelmiştir.
Bu ontolojik zemin kaybı, insanın kendi varlığını değer, anlam ve amaç bakımından sorunsallaştırmasını imkânsız kılarak onu „istikametsiz bir varoluş“ ufkuna hapsetmiştir. Artık gerçeklik, zihin tarafından pasif bir biçimde yansıtılan bir „doğa“ değil, çeşitli söylem pratikleri ve iktidar ilişkileri içerisinde inşa edilen imajinatif bir „yüzey“den ibarettir. Baudrillard’ın ifadesiyle „haritanın topraktan önce geldiği“ bu simülasyon dünyasında, insan varoluşsal bir bedel ödemeksizin her türlü duyguyu tüketilebilir bir meta olarak yaşamakta; ancak her şeye sahip olduğunu düşündüğü anda kendi hakikatine bütünüyle yabancılaşmaktadır. Varolmanın ölçütünün „düşünmek“ yerine „görünmek“ olarak yeniden tanımlandığı bu düzlemde, insan artık kitle içerisinde anonimleşmiş ve imaj ticaretinin bir otomatına dönüşmüştür.
Bu sürecin en uç noktasını ise, çağdaş cinsiyetsizlik ve toplumsal cinsiyet tartışmalarında görmek mümkündür. Kadın ve erkek arasındaki ontolojik ve biyolojik ayrımın dahi baskıcı birer „kurgu“ olduğu gerekçesiyle reddedilmesi, insanın kendi bedeni üzerindeki mutlak mülkiyet iddiasının ve buna bağlı olarak gelişen istikametsiz özgürlük anlayışının doğal bir sonucu olmak durumundadır. Klasik dünyada beden, ruhun inkişafı için bir imkân sahasıyken; postmodern dünyada beden, arzu-nesne diyalektiği içerisinde sürekli yeniden yapılandırılabilen bir ham maddeye ve plastik bir cinsellik alanına indirgenmiştir. Her türlü eğilimin „özgürlük“ adına meşrulaştırıldığı bu ufukta, verili kabul edilen cinsiyet kimliklerinin dahi tercihe bağlı kılınması, insanı, kendisini aşkın her türlü otoriteden kurtarırken aynı zamanda kendi varlık-oluşsal temellerini büsbütün kaybetmesine yol açmıştır.
Her ne kadar insanı epistemik veya metafiziksel şiddetten kurtarmak suretiyle özdeşlik mantığı içerisinde dışlanmış veya özdeşlik içerisinde asimile edilmiş farka tanıklık etme iddiasıyla tebarüz etse de postmodern zamanlarda zuhura gelen radikal öznellik deneyiminin, muazzam bir nihilistik anlam boşluğuna yol açtığı ve insanı yersiz-yurtsuz ve istikametsiz bir varlığa dönüştürdüğü açıktır. Öyle ki, kozmosun yıkılışıyla başlayan, epistemik kesinlik arayışıyla devam eden ve otonom ahlaki özne fikrinde en kâmil formuna kavuşan modern özgürlük idealinin, paradoksal bir biçimde özneye duyulan güven yitimiyle paralel bir olarak, tüm niteliksel ayrımları ortadan kaldıran olumsal varlık anlayışının vücuda getirdiği varlık-oluşsal bir boşluk içinde imkânsızlaşmasıyla neticelendiği söylenebilir.
* Prof. Dr., Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü, Felsefe Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi