NEGATİF VE POZİTİF ÖZGÜRLÜK OLARAK EKONOMİK ÖZGÜRLÜK

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Yunus Kaya

     

    Türkçede özgürlük, başka dillerde birçok farklı kavramla ifade edilen olguları bir araya getiren çok yönlü bir kavramdır. Örneğin, İngilizcede freedom, liberty veya independence gibi kavramlarla ifade edilen kısıtlama altında olmama, serbestlik veya bağımlı olmama gibi olguların hepsini birden çağrıştırmaktadır. Bu kısa yazının konusu olan ekonomik özgürlüğü ele aldığımızda ise gerek akademik çalışmalar gerekse kamusal alandaki tartışmalarda kavramın yukarıda ifade edilen farklı boyutlarıyla ele alındığını görmekteyiz. Bu bağlamda, ekonomik özgürlük ilk olarak ekonomik faaliyetlerin önündeki engeller ve kısıtlamalar üzerinden tanımlanmaktadır. Bunun yanı sıra, bireylerin aile, eş veya topluma bağımlı olmadan ekonomik olarak kendi kendilerine yetebilme kapasitelerine vurgu yapılmaktadır. Bu durum, özgürlük tartışmalarında çok önemli yer tutan negatif ve pozitif özgürlük ayrımına işaret etmektedir. Negatif özgürlük başkalarının müdahale ve tahakkümü altında olmamayı tarif ederken, pozitif özgürlük ise amiyane tabirle kendi hayatının efendisi olabilmeyi öne çıkarmaktadır. Kant başta olmak üzere modern dönem düşünürlerine de dayandırılan bu ayrım, 1950’lerde Isaiah Berlin tarafından formüle edilmiş ve yaygınlaştırılmıştır.

     

    Bu yazıda, ekonomik özgürlük bu iki farklı boyut üzerinden ele alınacaktır. İlk bölümde, iktisadi faaliyetlerin önündeki engellerin ve kısıtlamaların kaldırılması üzerinden ekonomik özgürlüğün nasıl tanımlandığı, tarihsel gelişimi ve sonuçları tartışılacaktır. İkinci bölümde ise kadınlar, gençler, yaşlılar veya engelliler gibi dezavantajlı ve/veya bağımlı olarak tanımlanan grupların ekonomik olarak kendi kendilerine yetebilme kapasiteleri ile ilgili tartışmalar ve süreçler ele alınacaktır.

     

    1. Negatif Özgürlük Olarak Ekonomik Özgürlük

     

    Ekonomik özgürlüğün negatif özgürlük olarak tanımının klasik liberalizmin bayrak ismi olan Friedrich A. Hayek’in özgürlük (freedom, liberty) anlayışına dayandığını söylemek mümkündür. Devletin ekonomik faaliyetler üzerindeki kısıtlayıcı rolüne karşı çıkan Hayek’e (1973) göre serbest hareket edebilen bireyler kendiliğinden ve doğal bir düzen sağlamaktadır. Adam Smith’in görünmez el kavramsallaştırmasını çağrıştıran bu doğal düzen, herhangi bir kamu otoritesinin sağlayacağı düzenden daha üstündür. Bu bağlamda kamu otoritesi, zorlayıcı ve keyfi olmayan ve herkese eşit bir biçimde uygulanan genel bir kanun nizamını sağlayan kısıtlı bir yapıda olmalıdır.

     

    Güncel ekonomik özgürlük tanımlamalarına baktığımızda Hayek’in ortaya koyduğu ilkelerin merkezi bir yer tuttuğu görülmektedir. 1995 yılından beri yayımladığı Ekonomik Özgürlük Endeksi’nde (The Index of Economic Freedom) The Heritage Foundation (2026) ekonomik özgürlüğü şöyle tanımlamaktadır:

     

    Ekonomik özgürlük, her insanın kendi emeğini ve mülkünü kontrol etme temel hakkıdır. Ekonomik açıdan özgür bir toplumda bireyler, istedikleri şekilde çalışmakta, üretmekte, tüketmekte ve yatırım yapmakta özgürdür. Ekonomik açıdan özgür toplumlarda hükümetler, emek, sermaye ve malların serbestçe dolaşmasına izin verir ve özgürlüğü korumak ve sürdürmek için gerekli olan ölçünün ötesinde, özgürlüğe yönelik zorlama veya kısıtlamalardan kaçınır.

     

    Yayımladığı indekste ülkelere 1 ile 100 arasında puan vererek sıralayan The Heritage Foundation (2026), ekonomik özgürlüğü ise şu dört boyut üzerinden tanımlamaktadır: Hukukun üstünlüğü (mülkiyet hakları, şeffaflık, yargının etkinliği); devletin büyüklüğü (kamu harcamaları, vergi yükü, mali yapı); düzenleme verimliliği (iş yapma özgürlüğü, iş gücü özgürlüğü, parasal özgürlük) ve serbest piyasa (ticaret özgürlüğü, yatırım özgürlüğü, finansal özgürlük).

     

    Kamuoyuna yönelik olan The Heritage Foundation indeksine göre ekonomik özgürlüğün ölçümünde akademik çalışmalarda daha çok faydalanılan Fraser Institute’in Dünya Economic Özgürlük Raporu da (Economic Freedom of the World) benzer bir yaklaşım sergilemektedir. Devletin boyutu (harcama, vergi, girişim), hukuki yapı ve mülkiyet haklarının korunması, istikrarlı parasal giriş (erişim), yabancıların ticaret özgürlüğü ve kredi, emek ve iş düzenlemeleri gibi boyutları içeren rapor temelde devletin kısıtlayıcı rolünün azaltılması üzerine kuruludur (Taşar, 2007).

     

    Tarihsel olarak bakıldığında ekonomik faaliyetler üzerindeki kısıtlamaların dönemsel ve bölgesel olarak büyük farklılıklar gösterdiğini görüyoruz. Örneğin, Orta Çağ Avrupasında mülkiyet hakları, zanaat ve ticaret aristokrasisi ve loncalar gibi gruplar ve kurumlar üzerinden aşırı kısıtlanırken başka bölgelerde daha serbest olduğunu görebiliyoruz. Devletin ekonomik faaliyetler üzerindeki kısıtlı rolü ile ilgili asıl tartışmalar modern devletin ortaya çıkışından sonra karşımıza çıkmaktadır. Devletlerin kurumsallaşması ve kapasitelerinin artışı ile devletlerin birey toplum ve ekonomi üzerindeki etkisi ve rolü de ciddi bir tartışma konusu hâline gelmiştir.

     

    Dünya ölçekli bir ekonominin kurulduğu 18. ve 19. yüzyıllara baktığımızda sömürge imparatorluklarının hâkim olduğu bir ekonomik yapı görmekteyiz. Klasik Altın Standardı dönemi olarak adlandırılan ve görece serbest ekonomi dönemi olarak bilinen 1870-1914 yılları arasında bile kısıtlı bir ekonomik serbestlik söz konusudur. Sömürgelerindeki ekonomik faaliyetleri tam anlamıyla kontrol eden sömürgeci devletler, bu dönemde ticaret ve sermaye hareketlerini kısıtlayıcı bir rol üstlenmişlerdir.

     

    1914 sonrasında yaşanan iki dünya savaşı, Büyük Buhran ve sosyalist devrimler ise 1945 sonrasında yeni bir dünya siyasası ortaya çıkarmıştır. Bu yapının bir tarafında özel mülkiyetin olmadığı ve devletin ekonomik faaliyetlere tamamen hâkim olduğu komünist blok bulunmaktaydı. Diğer tarafında ise serbest piyasaya inanmakla birlikte Büyük Buhran ve Weimar Almanyası gibi kötü tecrübeleri tekrar etmek istemeyen bir Batı bloğu bulunmaktaydı. Bunların arasında ise çoğu eski sömürge olan ve ulusal ekonomilerini inşa etmek isteyen diğer devletler vardı. Bu tarihsel bağlamda, Batı bloğunda Keynesçi politikalara dayalı ve kalkınma modelini benimseyen bir ekonomik yapının ortaya çıkmıştır. Bretton Woods sistemi olarak da bilinen bu sistemde farklı ülkelerde devletler müteşebbis, kısıtlayıcı, düzenleyici veya bölüşümcü gibi birçok rolü üstlenmiştir.

     

    1970’lere kadar devam eden bu sistem, o dönemde yaşanan petrol krizi, ABD’nin altın standardını sona erdirmesi, gelişmiş ülkelerdeki yükselen işçi maliyetleri ve kârlılık krizi ile 1970’lerin ortalarından itibaren çıkmaza girmiştir. Gelişmekte olan ülkelerde yaşanan borçlanma krizi devlet merkezli kalkınma modelini sürdürülemez hâle getirmiştir. Krize giren ekonomik sistem çözümü serbest ekonomi politikalarında görmüş ve neoliberal olarak adlandırılan bir politikalar bütünü hayata geçirilmeye başlanmıştır. ABD’de Ronald Reagan’ın ve İngiltere’de Margaret Thatcher’ın göreve geldiği ve Çin’in dışa açılma konusunda ilk adımları attığı 1978-1980 yılları neoliberal dönemin başlangıcı olmuştur. 1980’lerin sonu ve 1990’ların başı itibarıyla komünist bloğun çökmesi neoliberalizmi hâkim ekonomik politika hâline getirmiştir. Washington Konsensüsü olarak da adlandırılan uluslararası ticaret ve yatırımın üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması, faiz oranlarının serbest bırakılması, kamu iktisadi teşekküllerinin özelleştirilmesi ve devlet harcamalarının azaltılması gibi politikalar tüm dünyada uygulanır hâle gelmiştir.

     

    1990’lar ve 2000’lerin başı Smith ve Hayek gibi isimlerin savunduğuna yakın bir ekonomik yapı ortaya çıkarmıştır. Bu süreçte, ciddi küresel ekonomik büyüme yaşanmış, uluslararası ticaret ve sermaye hareketliliği bugüne kadar görülmeye seviyelere çıkmıştır. Fakat sermayenin artan gücü ve serbestliği ile devletlerin azalan düzenleyici ve kısıtlayıcı rolü 1997 Asya Finansal Krizi, Türkiye’nin 2001 ekonomik krizi ve 2008 Küresel Finansal Krizi gibi krizlere yol açmıştır. Pandemi döneminde (2020-2021) yaşanan ciddi tedarik sorunları ve devam eden ekonomik sıkıntılar müdahaleci ve kısıtlayıcı devlet politikaları yeniden gündeme getirmiştir. Donald J. Trump ile ABD’de kendini gösteren korumacı eğilim bunun en önemli örneklerinden birdir.

     

    Ek olarak, bu dönemde küresel olarak yaşanan ekonomik büyüme ve genişlemenin sağladığı fayda eşit olarak dağılmamıştır. Aşağıdaki görsel 1987-2025 yılları arasında dünyadaki milyarderlerin toplam servetini göstermektedir. Hem milyarder sayısındaki hem de bireysel servetlerindeki artış nedeniyle, toplam tutar (2025 Eylül sabit dolar cinsinden) yaklaşık 1 trilyon ABD dolarından yaklaşık 18 trilyon ABD dolarına çıkmıştır. Dünya Bankasına (2026) göre (2015 sabit dolar cinsinden) dünya ekonomisinin toplam GSYİH’si 1987’de 32,4 trilyonken 2025’te 99,6 trilyona yükselmiştir. Milyarderlerin servetindeki artış, küresel ekonomik faaliyetten çok daha yüksek bir oranda gerçekleşmiştir. Bu durum servetin giderek az sayıda elde toplandığına işaret etmektedir.

     

    Grafik 1: Dünyadaki Milyarderlerin Toplam Serveti (USD, 1987-2025)

    Kaynak: Oxfam (2025)

     

    Tablo 1, 2025 yılında ortalama servet açısından en zengin 30 ülkede kişi (yetişkin) başına ortalama ve medyan (ortanca) serveti göstermektedir (UBS, 2026). Ortalama değer bir gruptaki bireylerin ortalama değerini gösterirken, medyan değer gruptaki bireyler en düşükten en yükseğe sıralandığında sıralamanın ortasındaki bireyin değerini gösterir. Grupta az sayıdaki bireyin bile değerleri yükselirse ortalama değer yükselir. Medyan değer ise herkes için yükseliş olmadıkça değişmez. Tabloda sunulan veriler, ülkeler içindeki eşitsizliklerin ciddiyetini ortaya koymaktadır. ABD’deki durum özellikle dikkat çekicidir. 2025 yılında yetişkin başına ortalama servet yaklaşık 700.000 dolar iken, medyan servet sadece 68.988 dolardır. Yani, ABD’deki yetişkin bireylerin yarısının toplam serveti 68.988 doların altındadır. ABD gibi dünyanın en büyük ekonomisine sahip ve yapay zekâ gibi sektörlerde girişim ve gelişimin başını çeken bir ülke için bu rakam oldukça düşüktür. Tabloda dikkat çeken diğer şey ise İsveç veya Almanya gibi dünyada refah devleti politikaları ile anılan ülkelerin, ortalama ile medyan arasındaki oran açısından üst sıralarda yer almasıdır.

     

    Tablo 1. En Zengin 30 Ülkede Yetişkin Başına Ortalama ve Medyan Servet (USD, 2025)

      Ortalama Servet Medyan Servet Ortalama/Medyan
    İsviçre 910.382 145.555 6,3
    Amerika Birleşik Devletleri 696.277 68.998 10,1
    Lüksemburg 654.732 394.005 1,7
    Hong Kong 648.267 187.968 3,4
    Avustralya 616.306 210.783 2,9
    Singapur 527.217 96.434 5,5
    Danimarka 523.344 203.771 2,6
    Yeni Zelanda 449.852 206.617 2,2
    Norveç 425.391 140.003 3,0
    Hollanda 415.287 127.407 3,3
    Belçika 407.920 277.166 1,5
    İsveç 406.406 84.039 4,8
    Kanada 399.886 147.811 2,7
    Almanya 346.613 53.485 6,5
    Fransa 341.359 121.898 2,8
    Tayvan 332.533 113.137 2,9
    İrlanda 314.167 98.413 3,2
    İsrail 312.108 83.843 3,7
    Güney Kore 311.260 101.739 3,1
    İspanya 306.412 111.575 2,7
    Birleşik Krallık 292.808 125.335 2,3
    Avusturya 279.989 71.378 3,9
    İtalya 279.439 131.001 2,1
    Japonya 211.846 135.745 1,6
    Finlandiya 209.135 89.695 2,3
    Portekiz 195.761 76.978 2,5
    Katar 188.505 95.499 2,0
    Malta 163.655 114.033 1,4
    Yunanistan 143.343 59.162 2,4

    Kaynak: UBS (2026)

     

    Yukarıda kısaca açıklanan rakamlar, kontrolsüz ekonomik özgürlüğün sınırlarına ve sorunlarına işaret etmektedir. Neoliberal ekonomi politikaların bir yönetim açığına yol açtığını savunan Gereffi (2006), üç çeşit yönetim biçimi tanımlamıştır. Bunlar, mülkiyet hakları gibi piyasanın işleyişini sağlayan kolaylaştırıcı yönetim, işçi hakları ve çevresel düzenlemeler gibi düzenleyici yönetim ve de sosyal harcamalar gibi politikaları içeren bölüşümcü yönetimdir. Gereffi, 1980’ler ve sonrasında uluslararası örgütlerin sadece kolaylaştırıcı yönetim rolünü benimsediğini ve bu örgütler ile sermaye tarafından güçleri sınırlandırılan ulus devletlerin ise düzenleyici ve bölüşümcü rollerini yerine getirme konusunda zorlandıklarını ifade etmektedir. Gereffi’nin kolaylaştırıcı olarak tanımladığı yönetim biçimi tam da Hayek’in negatif özgürlük vurgusu altında devlete verdiği kısıtlı roldür. Artmaya devam eden eşitsizlik ve kamuoylarındaki mutsuzluk ise bu daraltılmış rolün yeterli olmadığını göstermektedir.

     

     

    1. Pozitif Özgürlük Olarak Ekonomik Özgürlük

     

    Ekonomik özgürlüğü pozitif özgürlük açısından tanımlayan yaklaşımlara baktığımızda, kadınlar, gençler ve yaşlılar gibi grupların ekonomik açısından başkalarına bağımlı olup olmadıklarına yoğunlaştıkları görülmektedir. Yukarıda pozitif özgürlüğün kendi hayatının efendisi olma ve birey olarak kendi hayatına yön verebilme kabiliyeti üzerinden tanımlandığı belirtmiştik.

     

    Bu bağlamda, genel olarak özgürlüğü ve konumuz olan ekonomik özgürlüğü en çok tartışma, aktivizm ve politika yapımı konusu olan grup şüphesiz kadınlardır. Batı’daki kadın hareketinin ilk aşamasında mülkiyet ve oy verme gibi temel haklara sahip olma gibi hususlar öne çıkmış ve elde edilen kazanımlar azat olma (emancipation) olarak tanımlanmıştır. Sonraki aşamalarda kadının eğitim ve iş hayatına katılarak aile ve eşlerine olan bağımlılığının azaltılması ve hatta ortadan kaldırılması hedeflenmiştir. Ekonomik özgürlük (economic independence) bu bağımsızlığın ön şartlarından ve kadının güçlendirilmesinin (empowerment) olmazsa olmazlarından biri hâline gelmiştir.

     

    Uluslararası kuruluşlar tarafından oluşturulan cinsiyet eşitsizliği ölçeklerine ve indekslerine bakıldığında kadınların ekonomik özgürlüğünün eşitliğin en önemli bileşenlerinden biri olarak tanımlandığını görmekteyiz. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından oluşturulan ve hem akademik çalışmalarda hem de güncel tartışmalarda kullanılan cinsiyet eşitliği indekslerinde bunu açıkça görmekteyiz. Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi (GII), Cinsiyet Gelişim Endeksi (GDI), Toplumsal Cinsiyet Normları Endeksi (GSNI) ve Kadının Güçlenmesi Endeksi (WEI) gibi UNDP tarafından oluşturulan indekslerin tamamında kadınların iş gücüne katılım oranı, eşit ücret ve yönetici konumlarında temsili gibi pozitif özgürlük olarak ekonomik özgürlük kavrayışı karşımıza çıkmaktadır (UNDP, 2026a, 2026b). Son yıllarda, özellikle kamuoylarında sıklıkla gündeme sıklıkla gelen, Dünya Ekonomik Forumunun (2026) Küresel Cinsiyet Uçurumu Raporu da iş gücüne katılım oranı, gelir, eşit ücret ve teknik işlerde ile yöneticiler arasında kadın oranı gibi ölçütler kullanmaktadır.

     

    İstatistiklere bakıldığında (Grafik 2) kadının ekonomik özgürlüğünün ilk ve en önemli aşaması olarak görülen iş gücüne katılımda tüm dünyada önemli bir dönüşüm yaşandığı görülmektedir. Grafik ilk anda çok önemli değişim göstermiyor gibi görünse de tarihsel süreçlere bakıldığında kapsamlı bir dönüşüm içinde olduğumuzu söylemek mümkündür. Modern toplumlarda kadınların iş gücüne katılımının U şeklinde bir eğilim sergilediği bilinmektedir. Ekonomiler ağırlıklı olarak tarıma dayalıyken iş gücüne katılım oranı yüksektir. Kadınlar aile ile ücretsiz olarak tarımsal üretimin bir parçasıdırlar. Ancak sanayileşme ve kentleşmeyle birlikte bir düşüş gerçekleşir. İlerleyen aşamalarında ise erkek iş gücü sıkıntısı ve hizmet sektörünün genişlemesi gibi sebeplerin de etkisiyle kadınların ücretli çalışan olarak iş gücüne katılımı artmaktadır (Goldin, 1990). Bu bağlamda, dünya ölçeğinde tasvir ettiğimiz dönüşümün tamamlandığını ve kadınların ücretli çalışan olarak artan oranlarda iş gücüne katılım sağladıkları bir sürece girdiğimizi görüyoruz.

     

    Grafik 2: Dünyada Kadınların İş Gücüne Katılımı (%, 1990-2025)

    Kaynak: Dünya Bankası (2026)

     

    Pozitif ekonomik özgürlük açısından son dönemde sıkça gündeme gelen bir diğer grup ise gençlerdir. Akademik ve kamuoyundaki tartışmalarda hemen herkesin üzerinden fikir birliği yaptığı bir konu günümüz toplumlarında yetişkinliğin geciktiğidir. Literatürde yetişkinliğe geçişin koşulu olarak, eğitim sürecinin tamamlanması, iş hayatına katılım, ebeveyn veya velinin hanesinden ayrılarak ayrı bir hane oluşturma ve evlilik sıralanmaktadır (Furstenberg, 2000). Dünyada ve ülkemizde son elli yılda eğitim süreleri genişlemiş ve iş hayatına katılım yaşı yükselmiştir. Bunun yanı sıra ne eğitimde ne de istihdamda olarak tanımlanan (NEET) ve ailelerine bağımlı olarak hayatlarını sürdüren gençlerin varlığı ciddi bir sorun olarak görülmeye başlanmıştır.

     

    Gençler yetişkinliğin olmazsa olmazı olan ekonomik özgürlüğü gerçekleştirme konusunda zorlanmakta ve gecikmektedirler. İstatistikler (Grafik 3) gençlerin iş gücüne katılımın büyük oranda azaldığını göstermektedir. Bunda en büyük etken eğitimde geçirilen sürenin artması olsa da dünyada gençlerin yaklaşık %20’sinin ne eğitimde ne de istihdamda olduğunu görmekteyiz. Bazı ülkelerde çok daha yüksek olan bu oran Türkiye’de %27 civarındadır (OECD, 2026). Gençlerin bir diğer sorunu ise işsizliktir. Tüm dünyada gençler arasındaki işsizlik oranı genel iş gücü içindeki oranda daha yüksektir. Dünya ortalaması %13 civarı olan genç işsizliği bazı ülkelerde %50 gibi çok yüksek seviyelere çıkabilmektedir (Dünya Bankası, 2026).

    Grafik 3: Dünyada 15-24 Yaş Gençlerin İş Gücüne Katılımı (%, 1990-2025)

    Kaynak: Dünya Bankası (2026)

     

    Pozitif özgürlük olarak ekonomik özgürlüğün vurgulandığı diğer gruplar ise yaşlılar ve engelliler gibi gruplardır. Kadınlar ve gençler kadar yaygın tartışma konusu olmasa da ekonomik özgürlüğün bu gruplardaki bireylere yaşamlarını toplumdaki bireylerle eşit ve saygın bir biçimde yürütebilme imkânı sağlayacağı dile getirilmektedir (örn: Myklebust, & Båtevik, 2022; Denton, 2014). Bu gruplar için ekonomik özgürlük, sağlık ve sosyal hizmetler veya uygun fiziki altyapı gibi topluma katılımı sağlayan etkenlerden biridir.

     

    Burada, 1990’lardan başlayarak yoksulluk ve farklı boyutları ile eşitsizlik gibi kavramları toplumsal dışlanma şemsiyesi altında toplama eğiliminin önemli bir etkisi bulunmaktadır. Bireylerin toplumsal alana katılmasının ve toplumsal vasata ulaşabilmesinin önündeki bütün engelleri dışlanma olarak gören bu bakış açısı, geleneksel yoksunluk ve eşitsizlik çalışmalarına göre çok daha geniş bir perspektife sahiptir (Byrne, 2008). Bu anlayış içinde, bireyin ekonomik özgürlüğünü sağlaması toplumsal dışlanmayı ortadan kaldıracak en önemli koşullardan biri hâline gelmektedir.

     

     

    Sonuç

     

    Ekonomik özgürlük ister negatif ister pozitif olarak tanımlansın, günümüz toplum ve siyasetinde en sık gündeme alınan konulardan biridir. Negatif özgürlük olarak ele alındığında 20. yüzyılın son çeyreğinden başlayarak artan ekonomik özgürlük beraberinde birçok sorunu da getirmiştir. Tüm dünyada artan barınma ve geçim sorunu veya küresel servetin az sayıdaki süper zenginde toplanması 1990’larda geri dönülemez sanılan ekonomik serbestlik politikalarını tamamen tersine çevirmese bile duraklatmış ve daraltmıştır. Yine o dönemde herkesin dilinde olan küreselleşmenin sonuna gelinip gelinmediği tartışılır hâle gelmiştir. Periyodik olarak yaşanan krizler ve devam eden ekonomik sıkıntılara bakınca negatif ekonomik özgürlüğün sınırlarına ulaştığımızı söylemek mümkündür. Kontrol ve serbestlik arasındaki sınırı nerde çizeceğimize dair oturmuş ve kanıtlanmış bir model ise söz konusu değildir.

     

    Ekonomik özgürlüğün pozitif boyunda ise kadınlar arasında ciddi artış söz konusu iken gençler arasında bir gerileme söz konusudur. Söz konusu hangi grup olursa olsun hâkim olan norm ise ekonomik özgürlüğün gerekliliği ve önündeki engellerin kaldırılmasıdır. “Veren el alan elden üstündür” hadis-i şerifinde olduğu gibi kendine ve çevresine yetebilecek imkânlara sahip olmak sadece modern Batıda değil bizim inanç ve değerlerimizde istenen bir durumdur.

     

    Fakat bugünkü hâliyle ekonomik özgürlüğe verilen önemin arkasında yatan birey vurgusunun da dikkate alınması gerekmektedir. Kadınlar, gençler, yaşlılar veya engelliler gibi gruplara ait bireylerin geçimlerinin kısmen bile olsa aile ve toplum tarafından sağlanması bağımlılık olarak tanımlanmakta ve olumsuz bir çağrışımla anılmaktadır. Bu olumsuz çağrışım, toplumun ana bileşeni olarak grupları değil bireyi görme eğilimini yansıtmaktadır. Evlatların anne babadan bir an evvel koparak bağımsız hayatlar kurması, eşlerin vefat veya boşanma sonrası kendi ayakları üzerinde durabilecek imkâna sahip olması ve yaşlıların çocuklarının desteğine gereksinim duymadan yaşayabilmeleri bir yönü ile olumlu olsa da diğer yönüyle toplumu en küçük parçalarına ayırarak işlevsizleştirme tehlikesi taşımaktadır.

     

    Dayanışma sadece şartların zorunlu kıldığı bir araç değildir. Bir taraf için yük ve diğer taraf için de mahkûmiyet olmak zorunda da değildir. Zorlayan bağların aynı zamanda bağlayan bağlar da olduğu unutulmamalıdır. Özgürleşmenin yalnızlaşma olamaması için bireyi yok saymayan ama toplumu en küçük parçalarına ayırarak toplum olmaktan çıkarmayan bir arada yaşama biçim ve normlarına ihtiyaç vardır.

     

     

    Kaynakça

     

    Byrne, D. S. (2008). Social exclusion: critical concepts in sociology. Routledge.

    Denton, F. T. (2014). Independence and Economic Security in Old Age. UBC Press.

    Dünya Bankası. (2026). World development indicators. Dünya Bankası. https://databank.worldbank.org/source/world-development-indicators

    Furstenberg, F. F. (2004). The sociology of adolescence and youth in the 1990s: A critical commentary. Journal of Marriage and the Family, 62, 896-910.

    Gereffi, G. (2006). The new offshoring of jobs and global development. International Institute for Labour Studies.

    Goldin, C. (1990). Understanding the gender gap: An economic history of American women. Oxford University Press.

    Hayek, F. A. (1973). Law, legislation and liberty, Vol. 1: Rules and order. University of Chicago Press.

    Myklebust, J. O., & Båtevik, F. O. (2022). Special needs provision and economic independence among young adults with disabilities: A longitudinal study. European Journal of Special Needs Education, 37(5), 715–728.

    Oxfam. (2025). Resisting the rule of the rich: Protecting freedom from billionaire power (Report). https://www.oxfam.org/en/research/resisting-rule-rich

    Taşar, M. O. (2007). Ekonomik özgürlük kavramı ve Türkiye’de ekonomik özgürlüklerin gelişimi. Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 15(1), 143-167.

    The Heritage Foundation (2026). The index of economıc freedom. https://economicfreedom.heritage.org/pages/about

    OECD. (2026). Youth not in employment, education or training (NEET). https://www.oecd.org/en/data/indicators/youth-not-in-employment-education-or-training-neet.html

    UBS. (2026). Global wealth report 2026: Crafted wealth intelligence. https://www.ubs.com/gwr

    UNDP. (2026a). Composite indices. https://hdr.undp.org/data-center/composite-indices

    UNDP. (2026b). The paths to equal: Twin indices on women’s empowerment and gender equality. https://hdr.undp.org/content/paths-equal