SIRAT ALLAH’IN AHLAKIYLA AHLAKLANMAKTIR


Necmettin Şahinler
Kur’ân’da çoğulu olmayan bazı kelimeler vardır. Örneğin; “ruh, arz, iblis” gibi. İşte “sırat” kelimesi de tıpkı bunlar gibi çoğulu olmayan bir kelimedir. Bu yönüyle olacak ki Kur’ân’da yol anlamında kullanılan “sebil, tarık, şeriat, cüdde” gibi kelimelerden anlam yönüyle çok farklılık gösterir. Ne var ki bu kelime, Kur’ân’ın Türkçe meallerine gerçek anlamından çok şey kaybederek çevrilmiş, onu diğer yollardan ayıran özel durumu üzerinde fazla durulmamıştır. Kur’ân’ın hedefe götürücü ve erdirici olarak gördüğü tek yol “sırat”tır ve Kur’ân, bu kelimeyi kendi semantik[1] alanları içinde, yepyeni ve dinamik bir dünya görüşünün ifadesi hâlinde, “Allah ve yaratılış yolu” olarak kullanmakta ve onu sürekli “müstakîm” yani “dosdoğru/sapmaz/şaşmaz” sıfatıyla nitelendirmektedir.
İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü bulduran kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol problemiyle karşı karşıya getirir. Yön, yolu gerekli kılar. Sırât-ı müstakîm’in dışında hiçbir yolun garantisi yoktur ve yürüyeni Allah’a ulaştırmaz. Çünkü o yolların başında oturup tehdit ederek, iman edenleri Allah’ın yolundan çevirmeye kalkanlar vardır.[2] Sırat ise Allah’ın yoludur[3] ve bizden sadece ona uymamız istenmiştir: “İşte benim doğru yolum/sırat’ım, ona uyun; yollara/sübül’e uymayın.”[4] İnsanın uymaya çağrıldığı bu yol aynı zamanda bizzat Allah’ın da izlediği yoldur: “Şu bir gerçek ki, benim Rabbim dosdoğu bir yol/sırât-ı müstakîm üzerindedir.”[5] İman edenler bu yolu izleyerek Allah’ın tavır ve tarzına iştirak ederler. Allah ile aynı yol üzerinde olanlar, Allah’ın ahlakı ile ahlaklanır, O’nun rengine/sıfatına bürünür ve sonunda O’na kavuşurlar. Her gün namazlarımızda Fâtiha suresinde okuduğumuz, “Bizi doğru yola/sırât-ı müstakîm’e ilet”[6] duası da bu kavuşma arzumuzun bir niyazıdır.
Sırat, tek olduğuna ve sadece Yaratıcı’ya nispet edildiğine göre bu yola Allah’ın Zat’ına giden yol demek de mümkündür. Aslında yaratılmış insanların sayısınca/nefeslerince yollar vardır; ama bu yollar belli bir ismin etkisinde kaldıklarından o kişiler için yalnız kendi “a’yân-ı sâbite”leri ile kayıtlı özel/has/sıfat yollarıdır. Sırat ise tüm ilahi isimleri –çelişen ve çelişmeyen– zatında toplayan Allah’a ulaşan yoldur. Bu noktadan baktığımızda sırat, çokluktan tekliğe, kesretten vahdete, zahirden bâtına, nefsten ruha, sıfattan Zat’a giden genel yoldur. Anlaşılıyor ki sırat, insanın dışına değil kendi özüne/hakikatine doğru olan yoldur. Daha da ilerisi bir yaratılış yolu olarak sırat, Allah’ın Mutlak’lığından nüzul ederek kendini tam kemaliyle zuhur ettirdiği yoldur. Bu tecelliye en mükemmel tecelligâh/kap olarak da insan yaratıldığından, insan taşıdığı özle/Kur’ân’la Allah’ın sıratıdır. Başka bir tanımla ise Sırât-ı Müstakîm, “Hakk’ın, Zat’ından Zat’ına olan tecellisinden ibaret olan Ahad’a ait müşahedenin yoludur.”
İşte Yâsîn suresinin 4. âyeti “doğru yol üzerindesin”[7] derken, insanın özünde Yaratıcı Kudret ile birleşen bu yola işaret etmektedir. O zaman şunu da rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Allah’a ulaşan tek yol, içinde taşıdığı toplayıcı hakikatin farkında olan kâmil/olgun/mürsel insanın gönlünden geçmektedir. Bu anlamda insan da Allah’ın sıratıdır. Böyle bir insandan ancak “Azîz ve Rahîm” olan Allah inzal ettiği Kur’ân’ı tenzil ederek Furkan’a/rahmete dönüştürür. Bu gerçeklik de Yâsîn suresinin 5. ayetinde bize anlatılmaktadır: “(Bu Kur’ân) üstün/çok güçlü ve çok merhametli olan Allah tarafından indirilmiştir.”[8] Ayetin mealine “indirilmiştir” şeklinde geçen ifâdenin Arapçası “tenzil”dir ve bu kavram bir defada indirilme anlamına gelen “inzal”den farklıdır.[9] “Tenzil” Kur’ân ayetlerinin zaman içerisinde tafsili olarak yani parça parça Hz. Peygamber’in dilinden insanlığa duyurulmasıdır. Ama “inzal ve tenzil” arasındaki bu önemli fark vurgulanmadan birçok meale, “indirilmiştir” şeklinde yansıtılmıştır.
Ayette dikkat çekici bir özellik de başka esmaların değil de özellikle “Azîz” ve “Rahîm” esmalarının bu konuda ön plana çıkarılmasıdır. Allah’ın “Azîz” isminin anlamı “Kadri ve kıymeti her türlü idrakin ötesinde kalan” demektir. Bunun yanında “izzetli/şerefli/değerli, saygıya en çok yaraşan, kuvvet ve güç sahibi, her zaman mutlak üstün/yüce ve galip olan, karşı gelinemeyen” anlamları bu isme verilir.[10] Azîz ismi Allah’ın azimet/haşyet/kudret yönüne işaret eden zorluk ve celaliyet yüklü isimlerindendir ve bu yönüyle Kur’ân’ın “inzal” safhasına işaret eder. Allah’ın “Rahîm” ismi ise “Kuluna merhametle lutfeden” anlamındadır. Başka bir tanımla Rahîm, “sınırsız rahmet sahibi, en büyük rahmetin faili” demektir. Böyle düşünüldüğünde Rahîm ismi cemaliyet taşır ve Kur’ân’ın tafsile/rahmete dönüşen “tenzil” safhasını gösterir. Bu yüzden olacak ki, Kur’ân’ı bizim dünyamıza tenzil/tafsil eden Hz. Peygamber “âlemlere rahmet olarak”[11] nitelendirilmiştir. Bir başka ayette de Allah, Hz. Peygamber’i “Rahîm” ismiyle bize tanıtmıştır.[12]
Bütün bu açıklamalardan sonra şunu söyleyebiliriz ki; inzâl edilmişi tenzile, Kur’ân’ı Furkan’a, cem’i fark’a, bâtını zahire, celali cemale, kısaca Azîz olanı Rahîm’e dönüştüren ve insanlığa rahmet olan her benlik “Yâsîn”dir ve içinde yaşadığı toplumu/kavmini uyarmakla görevli mürsellerdir.
[1] Dili anlam açısından inceleyen bilim dalı.
[2] A‘râf/86.
[3] Şûrâ/53.
[4] En‘âm/153: “Ve enne hâzâ sırâtî müstakîmen fettebiûhu ve lâ tettebiu’s-sübüle.”
[5] Hûd/56: “İnne rabbî alâ sırâtın müstakîmin.”
[6] Fâtiha/6.
[7] Yâsîn/4: “Alâ sırâtın müstakîmin.”
[8] Yâsîn/5: “Tenzîle’l-azîzi’r-rahîmi.”
[9] Kadr/1: “Biz o Kur’ân’ı kadir gecesinde inzâl ettik.”
[10] Bu isim aynı zamanda Tevbe/128. âyette Hz. Peygamber için de kullanılmıştır: “Le kad câeküm resûlün min enfüsiküm azîzün.”
[11] Enbiyâ/107.
[12] Tevbe/128.