HATTAT ÖMER YILDIZ İLE SÖYLEŞİ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Söyleşi: Hümeyra Yanar

     1970 yılında Bursa’da başlayan bir yaşam öyküsü, 1983’te İsmail Sönmezalp rehberliğinde ilk sülüs meşkiyle mürekkebe ve yazıya bağlandı. Bu ilk yol arkadaşlığı, hocasının vefat ettiği 1988 yılına dek kesintisiz bir çıraklık dönemine dönüştü. Aynı yıl, yolunun Hüseyin Kutlu ile kesişmesiyle yazı serüveninde yeni bir ufuk açıldı. Bu köklü disiplinin neticesinde Hüseyin Kutlu’dan sülüs ve nesih yazılarında icazet alarak sanatını tescilledi. Bugün hâlen Bursa’da yaşayan ve üreten Ömer Yıldız, harflerin kadim mirasını bugünün dünyasında zarafetle taşıyan bir hat sanatçısıdır.

    Kıymetli Hocam, öncelikle bu röportaj imkânı için Sabah Ülkesi dergisi ve okuyucuları olarak sizlere teşekkür ediyoruz.  Sizleri sizin dilinizden tanıyabilir miyiz?

     

    Bendeniz Ömer Yıldız, 1970 yılında Bursa’da dünyaya geldim. Öğrenim hayatımın ilkokul kısmını kendi mahallemde tamamladım. Hat sanatına olan merakım ise 1983 yılında bir gazetenin Ramazan ilavesiyle başladı. O ilavede, merhum hattat Hamit Aytaç’ın “40 Hadis-i Şerif” albümünü gördüğümde, kelimenin tam anlamıyla büyülendim. Günlerce bu albüme baktığımı bilirim. O yıl İsmail Sönmezalp Hoca’dan yazı meşklerine başladım ve vefat ettiği 1988 yılına kadar meşk ettim. Bu yıllarda ortaokul ve liseyi Bursa İmam Hatip Lisesinde okudum. 1988 yılında Hüseyin Kutlu Hocamla tanıştım, talebesi oldum ve hâlen talebesi olmakla bahtiyarım. 1991 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk El Sanatları Bölümüne girdim. Lakin şartların zorluğu sebebiyle okulu ikmal etmeden, 3. sınıftayken ayrılmak zorunda kaldım ve ardından Bursa’ya döndüm. Kendi grafik sanatları atölyemi açtım ve hâlen bu atölyede eser veriyorum. Evliyim 2 çocuk babasıyım.

    Hattat merhum İsmail Sönmezalp’ten ilk meşkinizi aldınız. Bu sanata olan ilginiz tam olarak nasıl başladı ve hat yolculuğuna çıkma kararını nasıl aldınız?

    1983 yılındaki o ilk merak, beni Bursa’nın eski sokaklarında bir arayışa sürükledi. Bir hazine arıyordum. Gazetenin verdiği o Ramazan ilavesindeki yazılar, sanki bir kader çizgisinin ilk işaretiydi. Kalemin ve kâğıdın sırrına ermek için Tuzpazarı’ndaki kâğıt toptancılarına, oradan merhum Şevki Bey’e yönlendirildim. Şevki Bey, İsmail Efendi’nin değerli ağabeyiydi. Şevki Bey’den İsmail Efendi’nin adresini almamla başlayan Hamitler köyündeki o eve uzanan ve üç katlı bir binada nihayete eren o heyecanlı yolculuk, İsmail Sönmezalp Hocamla yollarımı kesiştirdi. İsmail Sönmezalp’in evi, sadece bir yuva değil, adeta bir sanat merkeziydi. Meşk ettiğimiz o odanın duvarlarında, İsmail Hakkı Altunbezer’den Necmettin Okyay’a kadar devrin büyük ustalarının nefis eserleri vardı. Bazı duvarlarda kendi yazdığı parçalar, eski binaların tavan göbeklerini süsleyen bezemeler ve camilere hazırladığı revzenler bulunurdu. Benim için o oda, hayatımın en mutlu günlerinin geçtiği yerdi. Meşk odasındaki her bir duvar, ihtişamlı bir güzelliği yansıtan cennetten bir köşe gibiydi.

     

    1988 yılında hat sanatımızın çok değerli isimlerinden Hattat Hüseyin Kutlu ile tanıştınız ve yazı hayatınıza devam ettiniz. Onun gibi bir usta ile tanışmak hayatınızı ve sanata bakışınızı nasıl etkiledi? Meşk ve usul anlayışınıza neler kattı?

    Hayatımın en kıymetli dönüm noktalarından biri de Hüseyin Kutlu Hocamla kesişen yolculuğumdur. Onun Hekimoğlu Ali Paşa Camii’ndeki rahle-i tedrisine dâhil olmak, bana sadece yazının inceliklerini değil, aynı zamanda hakikatli bir ciddiyeti ve istikrarlı bir gayreti miras bıraktı. Bugün eğer yazdığım yazılarda bir seviyeye ulaştıysam, bunda en büyük pay, hocam Hüseyin Kutlu’ya aittir.

     

    Sizce bir hattatın hayata karşı nasıl bir duruşu olmalıdır? Hat sanatıyla ilgilenmek bir insanın şahsiyetine ve ahlakına ne gibi güzellikler katar? Bu sanatın geçmişten günümüze taşıdığı o zarif hayat tarzını ve ahlakı nasıl özetlersiniz?

    Bir hattatın hayata karşı duruşunu şekillendiren en temel unsur, onun önce bir insan olarak kâmil olma gayretidir. Hat sanatı, bu kemalat yolculuğunda sanatçıya eşlik eden manevi bir refakatçidir. Ayrıca, her sanat insanda zarif bir ruh hâli inşa eder. Bu saf gönüllülük, insanın çevresindeki hakikati anlamasında ona ciddi bir perspektif kazandırır. Bu ahlakın ne kadar zarif olduğunu, üstatlarımızın hayatından yansıyan şu kıssa ne güzel özetler: Büyük üstat İsmail Zühdi Efendi’nin sülüs ve nesih yazılarından oluşan bir murakkaını, Şevki Efendi’nin dayısı ve hocası Hulusi Efendi, Şevki Efendi’ye hediye etmişti. Ancak Şevki Efendi, murakkaya bakmadan önce gidip merhum İsmail Zühdi Efendi’nin kabrinde bir Yasin-i Şerif okur ve ondan izin ister. Bu derin saygı ve zarif ahlak, bu sanatın içindeki inceliği anlatmak adına çok güzel bir örnektir.

     

    Bir insanın hüsn-i hat gibi sabır isteyen bir sanatı meşk etmesi, onun hayatı daha anlamlı ve derin yaşamasına yardım eder mi? Bu disiplin insanın hayatında ilgilendiği alanlarda ve işlerinde daha başarılı olmasına katkı sağlar mı?

    Hüsn-i hat, sadece çizgilerden ibaret bir sanat değil, insanı adım adım hakikate götüren mukaddes bir meşguliyettir. Sanat, disiplinle beslenir ve insanda zarif bir ruh hâli inşa

    eder. Bu derinlik ve saf gönüllülük, varlığı ve çevremizdeki güzellikleri anlamamızda bize rehberlik eden taze bir bakış açısı kazandırır. Bir hattat, bu sanattan kazandığı o güzel hasletleri hayatın her alanına yansıtır. Günlük hayatın en basit hadisesinde dahi zarif bir tavır, hikmetli bir duruş sergiler. Çay içmek bile sadece bir ihtiyaç değil, kokusu, rengi ve damağında bıraktığı lezzetle bir şükür vesilesine dönüşür. Bu disiplinle donanan insan, asla kaba ve katı bir yapıya bürünmez, tam aksine, ruh zenginliğiyle donanmış, ince ruhlu bir insan olur çıkar.

     

    Hat sanatında detayların çok mühim olduğu ve icrasının titizlik gerektiği söylenir. Çalışma tarzınızdan bahsedebilir misiniz? Kalemi elinize aldığınızda nasıl bir çalışma ortamı tercih edersiniz?

    Atölyemin kapısından içeri adım attığımda, öncelikle her bir eşyanın bir emanet olduğunu bilerek hareket etmeye gayret ederim. Oturduğum sandalye, tuttuğum kalem, kullandığım mürekkep ve kâğıt, sadece birer araç değil; ezelde takdir buyrulmuş bir kaderin, zaman süzgecinden geçerek bana ulaşan yansımalarıdır. Meryem suresindeki ayetin işaret ettiği o ezelî takdir sırrını idrak ederek çalışırım. Eşyayı mülk olarak değil, emanet olarak görmek; kalemin varoluş sırrına, yani “Kün” emrinin hakikatine erebilmek demektir. Yazıya başlarken tuttuğum her kalem, sanki ezelden uzanan ve beni varlığımın hikmetine bağlayan o ilahi ip gibidir; ben o ipe tutunarak derin ve hikmetli tefekkür deryasına dalarım.

    Hat sanatının yanı sıra grafik tasarım alanında, kendi ofisinizde profesyonel çalışmalar yapıyorsunuz. Ayriyeten, musikiyle de ilgilendiğinizi ve ebru sanatında da meşkettiğinizi biliyoruz. Birçok farklı sanat dalından beslenen biri olarak “sanat anlayışınız” nedir? Sanatı nasıl tanımlarsınız? Sanat insana neler katar?

    Sanat yolculuğunda tek bir alanda derinleşmek, insanı asla tekâmülün zirvesine ulaştırmaz. Nitekim akademide dahi bir ana sanat dalının yanında bir yardımcı sanat dalı seçilir ki bu destekleyici unsur ana sanat dalını beslesin. Benimsediğim sanat anlayışında her sanat dalı, hat sanatındaki tekȃmül yolculuğuma katkı sağlayan önemli birer mihenk taşıdır. 1993 yılında bir ok sadağının üzerine yazdığım beyit, musikiye intisabımın da kapısını aralamış, bana hakikatin tek bir veçheden ibaret olmadığını göstermişti. Bu sebeple her insanın en az bir sanatla meşgul olması gerektiğine inanıyor ve bu çeşitliliğin bizzat sanatçı kimliğimi oluşturduğunu düşünüyorum.

    Son dönemde Avrupa’da yaşayan Müslümanların ve gayrimüslimlerin geleneksel sanatlarımıza olan ilgisi giderek artıyor. Batı dünyasındaki bu ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’ın, “Ey insanlar, hepiniz Âdem’in neslisiniz, Adem ise topraktandır.” beyanı, yaratılış gayemizin ve hakikati arama serüvenimizin evrenselliğini ortaya koyar. Avrupa’da yaşayan Müslümanların ve gayrimüslimlerin geleneksel sanatlarımıza olan teveccühü, insanın fıtraten güzele meyyal olmasıyla ve Yaratıcı ile olan münasebetiyle ve doğal olarak insanın O’nu arayış hikâyesiyle doğrudan alakalıdır.

    Gelecek nesillere bu sanattan süzülen ve hayatlarına rehberlik edecek tek bir cümle bırakmak isteseniz bu ne olurdu?

    Benim vasfımda bir insanın verebileceği bir cevap değil bu. Bendeniz yine hocamın terbiyesinden bir cevap vermeye gayret edeyim. İnsanın dünyadaki en büyük gafleti ve yanılgısı, kendi değerini bilmemesidir. Bana kendi değerimi bu mübarek sanat öğretti. Yani insanın bugün çalınmış olan kendi değerini fark etmesi için bir vesile araması gerekir. Kendisinin ne olduğunu ve ne kadar büyük bir değer olduğunu, Allah’ın yeryüzünde neden onu halife seçtiğini anlaması için bir vesile araması gerekir. Hat sanatı da bu vesilelerden biridir. Allah her insanı kendi değerini anlayan, idrak eden bir vesileye ulaştırsın. O yolda muhabbet ve gayretle yürüsünler, kemal bulsunlar.