ÖZNE MERKEZLİ DÜŞÜNCENİN DOĞAL AFETLERDEKİ ROLÜNÜN TESPİTİ, ELEŞTİRİSİ VE ALTERNATİF BİR ETİK BAKIŞIN İMKÂNI

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Erdal Yılmaz*

    Afetler, afetten etkilenen insanların psikolojik ve ekonomik durumları ile afetlerin mühendislik açısından incelenmesi gerekliliği nedeniyle genellikle sosyal bilimlerin ve mühendisliğin bazı alt alanlarının çalışma konusu olarak görülür. Her afet olayının ardından, söz konusu olaya ilişkin acil çözümler bulunmaya çalışılır; bu süreçte genellikle ilgili alanlardan uzmanlara başvurulur — ta ki bir sonraki afet vakasına kadar. Yeni bir afet yaşandığında ise yine aynı çerçevede analizler ve çözüm arayışlarıyla karşılaşılır.

    Kanaatimce, bu analiz ve çözüm arayışlarında asıl ve temel problem her zaman gözden kaçırılmaktadır. Bu problem şudur: Biz doğayla nasıl bir ilişki kuruyoruz ki bu sorunu belirli aralıklarla tekrar tekrar yaşıyoruz?

    Bu soru, öncelikle felsefi bir sorudur. Ne yazık ki filozoflara bu konuda neredeyse hiçbir zaman soru sorulmaz ve onların ne düşündükleri merak edilmez. Böyle bir tutumun ortaya çıkmasında, maalesef felsefecilerin ve filozofların da önemli bir payı vardır. Çünkü onlar bu konuyu genellikle kötülük problemi çerçevesinde ele alıp tartışırlar. Bu yaklaşım önemli olmakla birlikte, çözüm odaklı düşünen yöneticilerin ve toplumun dikkatini pek çekmez.

    Bununla birlikte, afetlerin kötülük problemi bağlamında tartışılması da önemlidir. Çünkü afetler ve özellikle doğal afetler, aynı zamanda bir kötülük problemi olarak da değerlendirilebilir.

    Felsefi tartışmalarda kötülük problemi genellikle üç başlık altında ele alınır: metafizik kötülük, ahlaki kötülük ve fiziksel kötülük. Metafizik kötülük, var olanların sahip olduğu yetkinsizliklerle (imperfection) ilgiliyken; ahlaki kötülük, iradi tercihlerle ilişkilidir. Fiziksel kötülük ise fiziksel rahatsızlıkların veya zararların yol açtığı acılarla bağlantılıdır.

    “Doğal afet”, bu üç tür kötülüğün kesişim noktasında yer alır. Zira mevcut dünyanın varoluşu gereği taşıdığı eksiklikler ve sınırlılıklar açısından metafizik kötülükle; eğer dünya Tanrı gibi üstün bir irade tarafından yaratılmışsa, bu tür bir dünyanın yaratılmasının seçilmiş olması bağlamında ahlaki kötülükle; ve afetlerin yol açtığı fiziksel acı ile yıkım bakımından ise fiziksel kötülükle ilişkilidir.

    Bu üçlü sınıflandırma, kötülük problemini tartışma açısından önemli imkânlar sunmakla birlikte, “doğal afet” gibi örneklerde insan faktörünün rolünü görünür kılma konusunda bazı belirsizliklere de yol açabilmektedir. Bu nedenle, bu metinde bir kötülük biçimi olarak “doğal afet” temasını, söz konusu tasnif çerçevesindeki teorik tartışmalardan farklı bir perspektiften ele alacağız. Odaklanacağımız soru, yukarıda sorduğumuz soru olacaktır: Doğayla nasıl bir ilişki kuruyoruz ki bu sorunu belirli aralıklarla tekrar tekrar yaşıyoruz?

    Bu sorunun doğayla özne merkezli bir ilişki kurmaktan kaynaklandığı kanaatindeyim. O sebeple bu çalışmada, özneyi merkeze koyarak değer yargısında bulunan özne merkezli metafizik düşüncenin doğaya/çevreye yönelik yaklaşımının doğurduğu soruna odaklanacağız. Bu yaklaşım, insanın düşünen bir varolan olduğu ve bu yönüyle tüm diğer varolanlardan farklı ve ayrıcalıklı olduğu iddiası üzerine temellenir. Bu ayrıcalığın gereği olarak da doğa dâhil tüm varolanların bir yönüyle öznenin değer yargısına terk edilmesi söz konusu. Dolayısıyla, doğanın insanın yaşamı için bir araca dönüştürülerek onun çıkarları için istenildiği şekilde kullanımı meşrulaştırılmaktadır. Böyle bir tutum da insanın sebep olduğu kötülüğün devamını sürekli kılmaktadır.

    Özetle bu yazının amacı, özne merkezli yaklaşımın çevre etiği bağlamında sebep olduğu sorunun tespitini ve eleştirisini yapmak ve çevre etiğine yönelik farklı bir düşünme tarzının imkânını soruşturmaktır. Bu amaç doğrultusunda öncelikle, öznenin varolanların merkezine yerleştikten sonra “doğa” kavramının nasıl bir dönüşüme uğradığının tespiti yapılacak, sonrasında bu dönüşümle birlikte doğa-insan ilişkisinin nasıl farklılaştığına ve ne tür sonuçlar doğurduğuna değinilip, nihayetinde de özne merkezli anlayışın eleştirisinin ardından çevre etiği bağlamında alternatif bir etik bakışın imkânı soruşturulacaktır.

    1. Mikrokozmos-Makrokozmos İlişkisinden Doğaya ve Dünyaya Hâkimiyet Düşüncesine

    Doğayla kurduğumuz ilişkinin nasıl bir dönüşüme uğradığını tespit etmek için öncelikle bu dönüşümün düşünsel arka planını aktarmamız gerekiyor. Bilindiği üzere erken modern döneme kadar, belki burada bir isim vermek gerekirse Descartes’a kadar, felsefi bir terim olarak “özne” ve “nesne” kavramlarının pek kullanılmadığını görmekteyiz. Descartes’a kadar insan için tercih edilen kavramlardan bir tanesi mikrokozmos, doğa için kullanılan kavram ise makrokozmos olarak ifade edilebilir. Bu iki kozmos birbirinin benzeri olarak konumlandırılır. Mikrokozmos olan insan, makrokozmos olan doğayı kendi ölçeğinde taşıyan bir varolan olarak düşünülür. Dolayısıyla insanın doğa ile kurduğu ilişki, benzerin benzeri bilmesi ilişkisidir. İnsanın yaşamının doğaya uyumlu bir yaşam olması gerektiği fikri ön plandadır. Doğaya ne kadar uygun bir yaşam sürdürebildikleri farklı bir tartışma konusu; lakin burada altını çizmek istediğimiz husus, onlar için doğanın kontrol altına alınıp insanın hizmetine sunulacak bir meta konumunda bulunmuyor olmasıdır.

    İnsan ve doğa için mikrokozmos ve makrokozmos kavramlarının kullanımı, erken modern dönem felsefi literatüründe artık insan-doğa ilişkisini açıklamak için kullanılmamaya başlanır. Çünkü yıllar içinde oluşan düşünsel ve pratik sürecin sonucunda, özellikle Descartes’ın felsefi dokunuşlarıyla kendini ortaya koyan başka bir hikâye ile karşı karşıya kalınır. Descartes ile bu ilişkinin nasıl farklılaştığını ifade etmeden önce, nihayetinde Descartes’ta keskin bir şekilde kendini gösteren bu yaklaşımın, sadece düşünürleri değil, aynı zamanda sıradan insanları da etkileyen arka planına birkaç cümleyle değinmek icap eder.

    Descartes’la taçlanan bu yaklaşımın arka planında, doğaya hâkimiyet temasını vurgulayan kaynaklardan birinin İncil olduğu görülmektedir. Her ne kadar 15. ve 16. yüzyıllarda bilimsel devrim ile Kilise ve doğa filozofları arasındaki karşıtlıklar şiddetini göstermiş olsa da, konumuz olan doğayla ilişkiye bakışlarda bir benzerlik görmekteyiz. Örneğin, Kitab-ı Mukaddes’deki Yaradılış 1:28’de şöyle bir ifadeyle karşılaşırız:

    “Tanrı onları kutsadı ve Tanrı onlara, ‘Verimli olun ve çoğalın, dünyayı doldurun ve emriniz altına alın; denizdeki balıklara, gökyüzündeki kuşlara ve yeryüzünde hareket eden bütün hayvanlara hâkim olun,’ dedi.”

    Keza Orta Çağ’da, 13. yüzyılda Roger Bacon (1214-1292) gibi bazı filozoflar, insanın doğayı kendi iradesi doğrultusunda şekillendirebileceğini, daha doğrusu doğayı kendi hizmetine alabileceğini vurgularlar. Doğayla kurulan bu ilişkinin daha keskin felsefi temeli, daha önce ifade edildiği üzere, Descartes’la birlikte Kartezyen düşünce içinde atılmıştır. Çünkü insan bedeni dâhil tüm varolanların ve doğanın kendisinin varlık kesinliği, düşünen öznenin düşünmesi aracılığıyla temellendirilir. Detayına yerimiz yeterli olmadığı için giremediğimiz bu yaklaşımın özeti şöyledir: Descartes’a göre cevher/töz tanımının hakkını verecek tek bir cevher vardır; o da Tanrı’dır. Yani varlığı kendinden menkul olan yalnızca Tanrı’dır. Bu tanımı analojik olarak kullanırsak Tanrı’dan başka hiçbir şeye varlığını borçlu olmayan iki varolan daha vardır; bunlardan biri düşünen özne, diğeri ise düşünülen diğer var olanlardır. Bu iki var olan türü birbirine asla benzememektedir. Özne denilen var olan düşünme özelliğine sahipken, diğer var olanlar uzanımlı, yer kaplama özelliğine sahiptirler. Her ne kadar tüm varolanlar varlığını Tanrı’ya borçlu olsa da, özne dışındaki var olanların varlığının kesinliğine ancak öznenin düşüncesiyle ulaşılır. Diğer bir ifadeyle, diğer varolanların varlığının kesinliği, doğanın varlığının kesinliği, ancak düşünen öznenin düşünme faaliyeti sonucundaki doğrulama ile sağlanmaktadır.

    Diğer varolanlar ve genel olarak doğayla kurulan bu ilişki, 18. yüzyılda Immanuel Kant ile birlikte daha meşru bir hâle gelir. Fazlaca teknik felsefi terminolojiye meseleyi boğmadan izah edecek olursak, Kant diyor ki bu doğanın ve evrenin şu hâliyle bize görünmesi, bizdeki bilişsel yetilerimizin katkılarıyla mümkün olmaktadır. Diğer canlılara dünyanın bu şekilde görünmesi mümkün değildir; çünkü onlarda bizdeki bilişsel yapılar yoktur. “Kant’ın bu müdahalesiyle doğayla kurulan ilişkide nasıl bir dönüşüm oluşmaktadır?” diye sorabiliriz.

    Diyebiliriz ki artık doğa, bizim tesis ettiğimiz bir var olan olarak varlık göstermektedir. Kant’ın bu düşünsel müdahalesiyle doğa üzerindeki hâkimiyetimiz de daha meşru bir hâle gelmiş olur. Böylece doğaya uygun bir yaşam sürmek yerine, onu kontrol altına alacak bir bakış açısına sahip olunur. Bu hâliyle de öznenin çıkarı için doğa üzerinde her türlü operasyon yapma hakkını kendimizde görmüş oluruz: Ormanları yakarak yerleşim alanları açmak, su yataklarını değiştirerek barajlar ve kanallar kurmak, altın madenleri için istenilen dağın ve arazinin altüst edilmesi, öznenin keyfi için istenilen alanda yerleşim yerleri kurmak… Bunlar tamamen karar verici olan öznenin çıkarları doğrultusunda işleyen süreçlerdir. Özetle, öznenin çıkarı neyi gerektiriyorsa doğa ona göre yeniden ve yeniden dizayn edilmeye çalışılmaktadır.

    İnsanlar arasındaki ve insan ile diğer varolanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen etik-ahlaki ilkeler de ya öznenin niyetinden hareketle ya da öznenin çıkarından hareketle belirlenmeye çalışılır. Kabaca ifade edecek olursak, deontolojik etik, etik egoizm, faydacı etik, altruistik etik gibi etik anlayışlarını bu tarz etik yaklaşımlara örnek olarak gösterebiliriz.

    Detaylarına yerimizin yetersizliği nedeniyle fazlaca değinemeyeceğimiz tüm bu etik yaklaşımlarda özne ya niyeti ya da çıkarı bakımından merkezde yer alır. Böylece öznenin diğer var olanlar ve genel olarak doğa üzerindeki hâkimiyeti etik bakımından da meşrulaştırılmış olur. Doğa bu hâkimiyet ilişkisine boyun eğmediği anda ise mühendislik çalışmalarıyla doğaya yeniden hâkim olunmaya çalışılır.

    Fakat doğaya dair bu kurgumuza doğanın uymadığı durumlarda doğal afetler denilen hâller yaşanmaktadır. Doğada vuku bulan olayların bir doğal afete dönüşmesini engellemek, iyi mühendislik çalışmalarından önce, doğayla ilişkide bu özne merkezli bakış açısının terk edilmesiyle mümkündür. Peki özne merkezli doğayla ilişki kurma bakış açısından nasıl kurtulabiliriz?

    2. Alternatif Bir Etik Bakış: Dünyada İkamet Etme

    Şüphesiz insan ile diğer canlılar arasında farklar vardır; ancak diğer canlılar ve genel olarak doğa olmaksızın insanın var olması mümkün değildir. Bunu ifade ederken, genellikle dile getirilen ve yaşamı sürdürmek için gerekli olan şeyleri doğadan karşıladığımız yönündeki iddianın üzerinde durmayacağım. Bu zaten aşikâr bir gerçekliktir. Asıl vurgulamak istediğim husus, insanın sonlu bir varolan olması nedeniyle özünde zamana ve mekâna gömülü bir varlık tarzına sahip olduğudur. Dolayısıyla insan, öz itibarıyla diğer varolanlarla ve doğayla sürekli bir bağlantı içindedir.

    Descartes’ın ifade ettiği gibi, insan izole bir varolan, bir özne değildir. İnsan, ilişkisel bir varolandır. O, özü gereği dünya-içinde olan bir varolandır. Doğayı da içeren dünya, insan için bir mekândır. Bu dünya, insanın meskenidir. Mesken tutmanın kendisi her zaman için diğer varolanlarla bir arada bulunmak anlamına gelir. Mesken yalnızca barınak anlamına gelmez. Mesken edinmeyi barınmak olarak yorumlarsak, onu araçsallaştırmış oluruz. İnsanın meskenden ayrı var olma ihtimali varmış gibi bir yaklaşıma sürükleniriz. Oysa bedenli hâliyle insan denilen varolanın mesken ile kaçınılmaz bir bağı vardır. Tanrı’nın bir meskeni yoktur. Diğer canlıların da bir meskeni yoktur, ama barınağı vardır. Mesken edinmek, birlikte var olmak ile mümkündür.

    İnsan izole bir adacık olmadığı için doğaya ve diğer varolanlara özsel olarak ihtiyaç duyar. İnsana bakış da bu ilişkisellikten hareketle belirlenmelidir. İnsanı, kendisini bir özne olarak belirleyip her varolana kendi çıkarına katkı yapma oranına göre bir değer biçme konumundan uzaklaştırmak icap eder. Bu sebeple doğa ve diğer varolanlara ilişkin özsel ilişkiselliği merkeze alan bir etik anlayış geliştirilmesi gerekir. Böylece doğa, öznenin çıkarları için bir stok işlevi görmenin ötesinde, insanın insan olmasının zemini olarak konumlanacaktır. Her bir varolana ve canlıya kendi değerini ortaya çıkaracağı bir etik çerçeve oluşacaktır. Kanaatimce bu etik çerçeve, yalnızca nasıl eylemde bulunabileceğimize yoğunlaşmayan, öncelikle nasıl var olmamız gerektiği sorusuna odaklanan bir etik çerçeve olacaktır. Böyle bir etik çerçevenin erdem etiği zemininde inşa edilebileceği kanaatindeyim.

    Erdem etiği, nasıl davranmam gerektiği sorusundan önce nasıl var olmam gerektiği sorusuna odaklanır. Bu soru insanın var olmaklığını merkeze alır. Fakat bu felsefi perspektif, insanı toplumla ve doğayla özsel bir ilişki kuran bir varolan olarak kabul eder. Dolayısıyla insanın erdemli ve ahlaklı olabilmesi, yalnızca bireysel bir zeminde değil, aynı zamanda toplumsal bir zeminde de inşa edilir. Toplumun erdemli olması, bireyin de erdemli olmasını sağlar; çünkü bu etik anlayış, entelektüel bir çabayla inşa edilmeden önce yaşayarak edinilen bir etik anlayışını varsayar. Nitekim herhangi bir aksiyon alındığında da spontane bir şekilde erdemli ve ahlaklı bir eylem icra edilir. Erdem etiği, insanı izole bir birey veya özne olarak kabul etmediğinden, doğayı ve çevresini de yaşamı sürdürmek için yardımcı role sahip alanlar olarak değil, insan yaşamının asli zemini olarak gören bir esnekliğe sahiptir.

    Kısa bir makalenin sınırlarını aşmamak için analizimizi fazla uzatmadan ve daha detaylı incelemeyi ileride yazacağımız kapsamlı bir makaleye bırakarak, birkaç cümle ile sonuçlandıracak olursak, şunların tekrar altını çizmek elzemdir: Doğal afetlerin en önemli nedeni, doğayla kurulan ilişkinin böyle bir felaketi tetikleyecek niteliğe sahip olmasıdır. Özneyi merkeze alan, doğayı ve onun unsurlarını öznenin varlığını sürdürmesine katkıda bulunan hammadde olarak gören bakış açısını terk etmek gerekir. Doğayı, insan olmaklığın özsel bir yapısı olarak konumlandırmak icap eder. Doğa ile ilişkimizi hâkimiyet ilişkisinden, içinde ikamet ettiğimiz özsel bir yapı olarak düşünmemiz gerekir. Bu zeminde etik anlayışımızı şekillendirmemiz icap eder. Özneyi merkeze alan ve her şeye değerini veren bir otorite olarak konumlandıran etik anlayışlardan, her şeyin kendi değeriyle yaşamda yer edindiği bir etik anlayışa geçiş yapmamız kaçınılmaz görünmektedir.

     

    *Doç. Dr., Felsefe Bölümü, Marmara Üniversitesi.