ANLAM SORUNU: TANRI’DAN SÖZ ETMEKSİZİN ANLAMDAN SÖZ EDİLEBİLİR Mİ?

  • Sabah Ülkesi - Cover
  •  

    “Allah’ın bizden bir muradı, bizimle bir muradı var: Bizden olan muradına dikkat ettik (şeriat), bizimle neyi murat ettiğini unuttuk.”

    İmam Cafer es-Sadık

     

    Mana Allah’tır.

    (Tasavvuf deyimi)

     

     

    Henry Bergson, “kadim dünyanın kavramları dünyaya bol gelen elbise gibidir” demiş; elbisenin dünyanın bedenine tam oturabilmesi için insan tecrübesinden süzülen kavramlarla tadil edilmesi gerektiğini düşünmüştü. Bu cümleyi düşünürken akla en çok anlam —sadece bireysel yaşamın anlamı değil, dünyanın ve var oluşun anlamı— sorunu gelmelidir. Vakıa, insanın zihinsel imkânlarıyla inşa ettiği anlam ve gaye, dünyaya bol gelen elbise olmalıdır. En azından Aristoteles’in varlığın nedenleri arasında öngördüğü “gaye sebep” hakkındaki abartılı yaklaşım, birtakım sorunlarla karşılaşmamızın nedeni olagelmiştir. Aristoteles’in sözünü ettiği “gaye sebebi” insan hayatının ve müdrikesinin sınırları dahilinde düşünebilseydik, belki anlam arama merakı işin içinden çıkılmaz bir hâle dönüşmezdi, yapıp ettiğimiz işleri daha makul, daha ikna edici bir sınırda tutardı ve insan için huzurlu bir ahlaki hayatı mümkün kılabilirdi. Böyle bir sınırda durmak mümkün olmayınca insan kendi hayatının anlamını değil, var olanların, hatta var olmayanların veya eksik şekilde var olanları da soruna dahil ederek meseleyi ahlaki ve bilgi sınırlarının ilerisine taşıdı. Bu durum, düşüncenin seyriyle ilgilidir.

    İnsan basit gözlemlerle çevresi hakkında bir izlenime ulaşır; daha sonra ulaştığı kanaati doğrulamak sadedinde genelleme yaparak her şeyde ve durumda geçerli olabilecek bilgiyi araştırır. Gerçekte burada yapılmak istenen, bütünün durumu hakkında nihai bir kanaate ulaşmak olmayabilir. İnsan düşüncesi, bütün hakkında geçerli bir hükümle kendi hayatındaki —başka bir deyişle tikel— durumu tashih etme imkânını araştırır. Bütün hakkında verilen hükmün geçerli ve doğru olmaması, tikel durum ve hadiseler hakkındaki geçerlilik imkanını ortadan kaldırabilir, en azından onu değersizleştirir. O zaman tümel hakkındaki araştırmanın gayesi, salt tümeli merak etmek olmayabilir; tümel, tikel hakkındaki hükümlerimizin geçerlilik çerçevesini çizdiği ölçüde zihnimizi ilgilendirir ve bu sayede tikel hakkındaki hükmü “doğru” kabul etmiş oluruz. Tikel durumdan bütüne doğru meyledildiğinde anlam sorunu daha büyük tartışmalara ve meraka yol açar.

    Anlam sorunu, herhangi bir varlık için “Niçin vardır?” sorusuyla sınırlı kalmaz; bu meyanda başka birçok soru ortaya çıkar. Bunlardan ilki şudur: Bir anlam varsa bu anlamı belirleyen kimdir veya nedir? Örneğin insan hayatının ve özel olarak da eylemlerinin bir anlam taşıdığını kabul etsek bile, bu anlamın insan tarafından belirlendiğini mi kabul edeceğiz, yoksa başka bir etkenle mi ortaya çıktığını savunacağız? Bu soru bizi zorunlu olarak Tanrı-insan ve Tanrı-dünya ilişkisine götürür. Acaba insan “anlam” meselesini tartışırken aynı zamanda Tanrı hakkındaki bilgiyi de tartışmak zorunda mıdır? Düşünce tarihinde bu meselenin ele alınması, ister istemez konuyu Tanrı hakkındaki bilginin bir parçası hâline getirmiştir. Günümüzde insanlar kendi hayatlarını veya dünyayı bu şekilde açıklama eğiliminde olmayabilirler; fakat düşünce tarihinin en verimli tartışmaları bu eksende şekillenmiştir. İkinci mesele ise anlamı belirleyen —örneğin Tanrı ise— ile anlamın konusu arasındaki ilişkinin tespiti başka birtakım tartışmaların kapısını açar. Hâsılı kelam anlam sorunu, geçmişten günümüze kadar insanın kendi varoluşu ve evren hakkındaki tartışmalarının temel konularından biri olarak kalmıştır ve hâlâ da tartışılmaya devam etmektedir. Çünkü anlam, aslında insanın kendisi hakkındaki merakının bir neticesidir.

    Din ve Anlam Sorunu: Hayatın Anlamı Dinde Bulunabilir mi?

    Evrenin ihata edilemezliği hakkındaki iddiaların harcıâlem bilgiye dönüştüğü günümüz dünyasında artık insanlar bütün hakkında kanaate varmanın mümkün olmadığını düşünüyor; bütün hakkındaki belirsizlik ise bireysel hayatın anlamının olup olmadığını müphem hâle getiriyor. Belki de “anlam” sorunu hiçbir çağda günümüzdeki kadar tezyif edilmemişti. Bilimin verilerini ve buna bağlı olarak çağdaş dünya felsefelerinin iddialarını dikkate alırsak anlamı tartışmak başlı başına bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Çünkü ne bilim ne felsefe bize bir anlam sunar; hatta böyle bir araştırma yapmayı da gereksiz bulur. Bunun yerine insanın kendi hayatını faydalı ve huzurlu işlere teksif etmesi, bazen ideolojik yaklaşımlar dahilinde insanlık ve evrensel değerler gibi birtakım konular üzerinden “fani” bir anlam bulmanın ötesinde bir imkân sunmaz. Bu durumda bütün çağlardan farklı olarak “nihilizm”, yani anlamın yitirilişi en güçlü kanaat hâline gelmiş görünmektedir. Buna çare olarak ise Sokrates’e atfedilen “ölüm sen varken gelmeyecektir” mealindeki bir sözü hatırlatırcasına, ölümü erteleme ve örtme üzerine kurulu süratli bir yaşam önerilmektedir. Modern dünyanın ayırıcı özelliklerinden birinin “sürat” ve değişkenlik olmasının nedeni, bu anlamsızlığın yol açtığı büyük buhranı düşünmeye karşı bir direnç oluşturmaktır. Bu minvalde modern insan öyle işlerle meşguldür ki ölümü düşünmeye, bunun öncesinde ise anlamı düşünmeye vakit bulamaz. Gerçekte anlam sorunu, ile ölüm arasında bir ilişki kurmak gereklidir. Çünkü anlam sorunu “ölümlü olma”nın iktiza ettiği bir sorudur. Madem ölecektik niçin var olduk; madem var olduk, ölümle ne olacağız? O zaman anlam sorunu, daha derin bir şekilde ölümü, hayatı ve var olmayı üstlenen daha güçlü bir soru hâline gelecektir.

    Bilimin veya felsefenin böyle sorulara cevap vermesi düşünülemez. Çünkü sorunun bilgi olabilecek bir cevabı yoktur; daha doğrusu, inanca başvurmaksızın zihnen ikna edebilecek bir cevabı yoktur. Dinin insan hayatındaki etkisi, bu sorularla ilgili açıklama imkânlarından (bilimsel değil inanca dayalı olsa bile) gelir. Asırlardır dine yönelik ortaya konulan itirazlar, ithamlar ve eleştirilere rağmen modern dünyada bile dinin yaygın olabilmesinin temel nedeni, bu soruya, yani anlam ile anlamın ilişkili olduğunu mebde ve meâd (başlangıç ve son) sorusuna cevap vermesidir. Hatta burada bir ayrım yapmak da mümkündür: Din, mebde, yani başlangıç üzerinde daha az dururken dikkatimizi ölüme, ölüm sonrasındaki yaşama çekerek esas anlam sorusunun çerçevesini buradan çizer: Ölümlü değil ölümsüz bir varlık olarak insan, kendi hayatının anlamını bulmalıdır.

    Peki, din anlamdan ne şekilde söz eder?

    Dinin, insan hayatının anlamı sorusuna nasıl yaklaştığı başlı başına bir meseledir. Bu noktada daha yaygın olan birinci kanaat, anlamı soruşturmak yerine, insanın yükümlülük odaklı bir hayat yaşamasını salık verir. Bu meyanda, “İnsanlar ve cinler (iradeli varlıklar) ibadet etmek üzere yaratılmıştır” denilen bir ayet-i kerimeden hareketle hayatın anlamı “ibadet” olarak kabul edilebilir. Her insan şu veya bu şekilde ibadet üzere yaratılmış olup bu ibadeti yerine getirmekle de ukbadaki, yani ölümsüz hayattaki yerine hazırlanacaktır. Bu bahiste birçok teori ortaya çıkmış olsa bile bunlar ayrıntı olarak kabul edilebilir. Fakat meseleye bu şekilde baktığımızda, burada bir cevap vermekten ziyade bilginin istikametini değiştirmek, merakı azaltmak ve bütün hakkında düşünmek yerine sorumluluk odaklı düşünmek gibi bir yaklaşım fark edilir. O zaman buna bir cevap demekten ziyade, pratik ve faydacı bir yaklaşım olarak, istikameti gösteren bir direktif gözüyle bakmak gerekir. Peki dinde, bilhassa İslam’da bu büyük sorun belirsiz mi bırakılmıştır? Daha doğrusu, insanın kendi dünyasından başlayarak bütün evreni ihata edecek şekilde bir anlam arayışında olduğunu hesaba katarsak, dinin “faydacı” yaklaşımın ötesinde bir cevabı var mıdır yok mudur?

    Kanaatimce sorunun cevabını bulabilmek mümkün değildir; hatta belki gerekli de değildir. Hangi anlamdan ve amaçtan söz edersek edelim, yeni sorular ortaya çıkacak ve bu sorular önceki cevabı tüketecektir. Nihayetinde hayatın bütünü hakkındaki merakımız başladığı yerde neticesiz bir şekilde kalacak; var olmayı bir muamma olarak yüceltmekten ve bu muammanın karşısında hayrette kalmaktan başka çare göremeyeceğiz. O zaman en iyi cevaplardan biri (ki bu cevap araştırmayı ortadan kaldırmayabilir) “anlam meçhuldür” şeklinde agnostik bir yaklaşım olacaktır.

    Bununla beraber, anlama doğru giden istikameti keşfedebileceğimiz bir yol olabilir. O yoldan giderken nihai olarak anlama yine ulaşamayız belki, fakat anlama yakın bir yerde olduğumuzu düşünmek için birçok gerekçe bulabiliriz. Söz konusu yolu, İmam Cafer’e izafe edilen bir cümleyle izah edebiliriz:

    İmam Cafer, anlam meselesini iki cihetten ele alarak çok mühim bir hususa dikkatimizi çeker. Birinci husus, Tanrı’nın insandan talebinin hayatın gayesi olarak kabul edilmesidir. Bu meyanda Tanrı’nın bizden istedikleri geniş anlamda çoğaltılabilir. Mesela insan için “ibadet olan şey, öteki varlıklar için tespih, hamd vb. diye isimlendirilir. Biz bunu geniş anlamda “ibadet”, İbnü’l-Arabi’nin isimlendirmesiyle “ibadet ve ubudet”, yani bilinçli veya bilinçsizce yerine getirilen kulluk olarak adlandırabiliriz. İmam Cafer insanların dikkatlerini bu ibadete vermelerinin, Tanrı’nın insandan olan diğer talebini ihmal etmelerine yol açtığına işaret ederek insan için esas meselenin ikinci konuyu düşünmek olduğunu belirtir. Nedir bu ikinci mesele veya ikinci gaye? Bu ikinci talep, Allah’ın insanın var olmasıyla murat ettiği şeydir. Bunun ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz fakat burada bir ayrım olduğu aşikârdır: İnsandan talep edilen ile insan, ile talep edilen farkı, iki ayrı düşünme biçimini gerektirecek kadar farklı iki bahistir. Çünkü birinci meselede insan kendini yükümlü özne sayarak dikkatini görevlerine verir; bunun dışındaki konularla ilgilenmeyi görevi ihmal olarak kabul eder. O zaman bir insanın kendi hayatını tamamen birinci amaca, yani yükümlülükler alanına tahsis etmesi onu iyi bir dindar kılabilir lakin onun varlık üzerinde düşünen bir insan olmasına imkân vermez. İkinci sorunun insanların bir kısmı için geçerli olduğunu hatırda tutarak dikkatimizi bu ikinci talebe, buradan hareketle de dünyanın ve varlığın anlamına vermeliyiz. Tanrı’nın insan ile (ve âlem ile) muradı nedir?

    İmam Cafer veya başka bir sufinin bize ikinci sorunun cevabını vermediğini, onun hakkında bildiğimiz tek şeyin, İmam Cafer’in ifadesiyle “ihmal edilmiş” olduğu belirtmiştik. Üstelik onu ihmal eden şey, birinci soruya yönelik dikkatimiz ve çabamızdır. O hâlde birinci soruyu ihmal ederek mi ikinci soruya giden yolu bulacağız, yoksa bunun başka bir yolu var mıdır? Tasavvufun ana akımının yaklaşımına göre, birinci sorunun cevabı doğru anlaşılırsa ikinciye gidecek yolu onun içinde bulmak mümkündür (söylenmiş olanda söylenmemiş olanı keşfetmek). Bunu ibadetin marifete dönüşmesi şeklinde anlamak da mümkündür. Meselenin bu kısmı başka tartışmaları gerektirse bile, şimdilik ikinci sorunun “bakir” soru olarak ortada durduğunu söylemek gerekir. O zaman düşüncenin ana konularından birinin bu soru olması, anlam sorunu hakkında yeni bakış açıları kazandıracak imkânları aralayabilir. Üstelik Allah’ın bizimle neyi murat ettiği sorusu, sadece insan için değil, “sınırsız” evrenin Allah bakımından anlamının düşünülmesine doğru dikkatimizi vermeyi mümkün kılar. O zaman ister tikeli açıklama tarzında olsun ister tümeli açıklama yolunda olsun, anlamı konuşabileceğimiz çerçeveyi ancak Tanrı’nın özne olmasıyla bulabiliriz. Bu durumda soru insanın sorusu olmaktan çıkarak “Tanrı’nın niyeti nedir?” sorusunun yeniden sorulmasını gerektirecektir. “Yeniden” diyoruz çünkü İmam Cafer’in belirttiği gibi daha önceki soru tüketilmiş, ikinci soru ise ihmal edilmiş bir hâlde kalmıştı. O zaman düşüncenin bu ikinci soruya yönelmesi, bize yeni kapılar açabilecek tek imkân olarak durmaktadır.

    Sufiler soruyu böyle sormaksızın “kenz-i mahfi” (gizli hazine), yani sonsuz ve meçhul hazinenin ortaya çıkmasıyla evrenin varlığını izah ederken istikameti göstermişlerdir. Bütün varlığın, hatta insan hayatının anlamının insanlık sınırlarında kalarak tespit edilmesi mümkün değildir. Anlam, ancak Tanrı varsa konuşabileceğimiz bir meseledir. Tanrı’yı dikkate almaksızın anlamı konuşmak, umutsuzluğu artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

    Bunun için bir sufi şöyle demiştir: “Mana (anlam) Allah’tır.”