ŞÜPHENİN DÜNYASINDA HAYATIN ANLAM(LAR)I

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Yasin Ramazan*

     

    Kategori Hatası

    Bir öğrenci düşünün; yıllar boyu matematiğin derinliklerine inmiş, türevlerin mantığını kavramış, integrallerin sınırlarında dolaşmış ve karmaşık sayılarla boğuşmuş olsun. Tüm bu yorucu mesainin ardından bir gün tahtanın karşısına geçip hocasına şu soruyu sorsun: “Peki, tüm bunların nihayetinde matematiğin sonucu nedir?”

    Bu soru, dil bilgisi kurallarına uygun dizilmiş kelimelerden oluşsa da felsefi olarak bütünüyle temelsizdir. Zira “sonuç”, bizzat matematiğin içindeki denklemlere ve işlemlere ait operasyonel bir kavramdır. Matematiğin kendisi devasa bir işlem değildir ki tek, nihai ve dondurulmuş bir sonucu olsun. Öğrenci soruyu sistemin içinden kurmakta, ancak sistemin bütününe dair dışarıdan bir cevap talep etmektedir. Felsefe tarihinde buna “kategori hatası” denir. Bu  bir kavramı ait olduğu mantıksal bağlamdan koparıp işleyemeyeceği bir alana zorla yerleştirmektir.

    “Hayatın anlamı nedir?” sorusu da tam olarak aynı hata üzerinden işlemektedir. “Anlam”, hayatın içindeki tikel deneyimlere, kurulan ilişkilere, aşılan dönemlere ve alınan kararlara ait pratik bir kavramdır. Acı verici bir yılın, zorlu bir kararın veya bir dostluğun anlamı meşru olarak sorulabilir ve bunların yaşamsal yanıtları vardır. Ancak hayatın kendisinin (bir sistem olarak, bütünüyle) anlamını sormak, bu kavramı işlediği pratik zeminden söküp dünyadaki hiçbir şeyin onu karşılayamayacağı ontolojik bir boşluğa fırlatmaktır. İnsanlık tarihinin büyük bir bölümü, bu yapısal olarak hatalı sorunun peşinde tükenmiştir. Üstelik bu yanlış soruya doğru cevap aramanın maliyeti yalnızca heba edilen entelektüel çaba değildir. Bu arayış, her anlam adayının yetersiz, her deneyimin eksik göründüğü zehirli ve felç edici bir şüphe biçimi doğurur. Çünkü talep edilen o mutlak cevap, hayatın doğası gereği verilemez.

    Bu yapısal imkânsızlığı, matematikteki “sonuç” arayışının felsefi karşılığı üzerinden bir metaforla izleyebiliriz. Yirminci yüzyılda matematikçi Kurt Gödel, meşhur “Eksiklik Teoremi” ile felsefe dünyasına çok derin bir öz-referans sezgisi hediye etmiştir. Gödel elbette hayatın anlamına dair varoluşsal bir kanıt sunmuyordu. Onun derdi formel sistemlerin sınırlarıydı. Ancak gösterdiği şey, sarsıcı bir epistemolojik ilham barındırmaktadır. Ona göre, yeterince karmaşık hiçbir formel sistem, kendi doğruluğunu ve eksiksizliğini bütünüyle kendi içinden kanıtlayamaz. Sistem çalışır, denklemler kusursuzca çözülür, ancak sistem kendi dışına çıkıp kendine dair nihai, bütüncül bir dışsal onay veremez. Eğer matematiğin sarsılmaz, kristalize mantık dünyasında bile “sistemi içeriden kavrayıp bitirme” çabası yapısal bir duvara çarpıyorsa, insanın, içine fırlatıldığı bu devasa yaşamı karşısına alıp, sistemin dışına çıkmış bir gözlemci gibi “hayatın nihai sonucu nedir?” diye sorması felsefi olarak ne kadar meşru olabilir? Bu durum, çözülmesi gereken bir bilgi eksikliğine işaret etmez, bizzat bakış açımızın, içinde bulunduğumuz o karmaşık öz-referans durumunun yapısal ve aşılamaz sınırının farkına varmamızı sağlar.

    Peki, bizi yaşamın tikel denklemlerini çözmekten alıkoyan ve tek bir “sonuç” bulma fantezisine hapseden bu bütüncül beklentinin felsefi kökeni nedir?

     

    Şüphenin Dünyası: Descartes ve Sarsılmaz Temel Arayışı

    Bu kategorik beklentinin modern felsefedeki en kudretli mimarı, aynı zamanda bir matematikçi olan René Descartes’tır. Descartes, bilgi binasını inşa etmek için her şeyin üstüne kurulabileceği, asla sarsılmaz ve çürütülemez bir temel bulma arzusunu felsefenin merkezine yerleştirmiştir. Tıpkı geometride tüm teoremlerin türetildiği aksiyomlar olduğu gibi, bilginin de böyle bir sıfır noktası olmalıydı. Bu uğurda kullandığı meşhur “metodik şüphe” ile her şeyi yıktığında elinde kalan tek kesinlik, bizzat şüphe eden zihnin varlığı olmuştur: Cogito ergo sum (Descartes, Meditasyonlar II).

    Descartes’ın bu devrimsel ancak bir o kadar da tehlikeli hamlesi, Batı felsefesini bilginin tümünü tek bir başlangıç noktasından türetme saplantısına sürüklemiştir. Bu epistemolojik arayış, zamanla varoluşsal bir talebe, “anlam” meselesine de sızmıştır: Eğer bilginin sarsılmaz bir temeli varsa, anlamın da bir yerlerde gizlenmiş, sabit duran ve üzerine hayatı inşa edebileceğimiz bir “özü” olmalıdır. Onu bulduğumuzda şüphe bitecek, her şey nihayet yerine oturacaktır.

    Ancak bu arayış, zihni kendi üzerine kapatan karanlık bir kapı aralar. Eğer hayatta kesin olan tek şey kendi içsel farkındalığımsa, benim dışımdaki dünyaya, o paylaşılan gerçekliğe ve öteki zihinlere nasıl ulaşacağım? Felsefedeki adıyla “solipsizm” (yani yalnızca kendi zihnimin varlığından emin olabileceğime dair o boğucu iddia) bugün sadece teorik bir problem değildir. Bilginin kaynaksızlaştığı, sosyal medya ve algoritmaların gerçekliği bütünüyle kişiselleştirdiği modern dünyada birey, kendi zihninin kalesine çekilmekte ve şüphe onu dış dünyadan izole etmektedir.

    Öyleyse bizi kendi zihnimizin yankı odasından çıkarıp dünyaya yeniden bağlayacak olan şey nedir? Anlam içimizde saklı değilse nerededir?

     

    Anlamı Temelde Değil Kullanımda Aramak

    Descartes’ın miras bıraktığı bu içsel, gizli anlam kalesini sarsan en güçlü itiraz, Ludwig Wittgenstein’dan gelir. Kartezyen geleneğe göre anlam, kelimelerin veya deneyimlerin içinde bekleyen, bulunmayı ve keşfedilmeyi arzulayan kapalı bir özdür. Ancak Wittgenstein, felsefesinin olgunluk döneminde anlamın içsel bir tözden değil, dildeki pratikten, yani “dil oyunları”ndan doğduğunu ilan eder (Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar, §1-§24 ve §48-§67).

    Wittgenstein’ın bu sarsıcı eleştirisi, Kartezyen içselliği doğrudan hedef alır. Descartes, zihnin kamusal alandan tamamen kopuk, kendi kendine yeten bir kesinliğe sahip olduğunu savunuyordu. Oysa Wittgenstein, “özel dil argümanı” ile yalnızca tek bir kişinin erişebildiği ve kimseyle paylaşamadığı bir dilin ya da anlamın var olamayacağını gösterir. Meşhur “kutudaki böcek” (Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar, §293) analojisi bunu kusursuz bir biçimde özetler. Herkesin içini sadece kendisinin görebildiği kapalı bir kutusu olduğunu varsayalım. Herkes “Benim kutumda bir böcek var,” der ancak kimse başkasının kutusuna bakamaz. Bu durumda “böcek” kelimesinin bir anlamı var mıdır? Hayır, kelime iletişim çarkından düşer ve anlamsızlaşır. Tamamen özel olan dile gelmez, dile gelmeyen ise pratik bir anlam taşımaz.

    “Hayatın anlamı nedir?” diye kıvranan zihin, hayatın tıpkı o kutudaki böcek gibi yalnızca içeriden ulaşılabilen, derin ve gizemli bir özü olduğuna inanır. Oysa anlam, kapalı bir kutunun içinde yaşamaz; deneyimlerin başkalarıyla paylaşıldığı, hataların yapıldığı, itirazların yükseldiği ortak kamusal alandaki kullanımla var olur. Anlam zaten her an masadadır, iş başındadır. Gizemli bir temel yoktur çünkü anlam açık ve seçik pratiklerden doğar.

    Ancak anlam sadece dildeki kullanımdan ibaretse bu bizi tehlikeli bir keyfiliğe sürüklemez mi? Kuralları biz koyuyorsak her dil oyunu veya her inanç eşit derecede anlamlı ve geçerli midir?

     

    Gerçekliğin Direnci ve Yaşam Biçimi

    Eğer anlam bütünüyle sosyal pratiklere ve dil oyunlarına indirgenirse, astrolojik hezeyanların, asılsız komplo teorilerinin veya keyfi inançların da sağlam bir bilimsel teoriyle eşit ontolojik değere sahip olduğu yönündeki postmodern bir çıkmaza düşebiliriz. Wittgenstein’ın dil oyunları kavramı, dışarıdan bakıldığında boşlukta oynanan kuralsız bir oyun gibi görünebilir. Oysa bu oyunlar zihinsel bir boşlukta değil, bizim biyolojik, tarihsel ve bedensel sınırlarımızın çizdiği bir “yaşam biçimi” içinde oynanır (Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar §206 ve §242).

    İşte tam bu noktada gerçekliğin sert ve tavizsiz direncini hissederiz. Bizler dili nasıl kurgularsak kurgulayalım, anlamlandırma çabalarımız dünyadan bağımsız bir monolog değildir. Gerçeklik, eylemlerimizi ve söylemlerimizi şiddetle “geri iter”. Seçimlerimizde yanılırız, bedel öderiz. Böbrek taşı düşürürken bu biyolojik olaya hangi sofistike anlamı yüklerseniz yükleyin, bedeninizle somut acıyı çekersiniz. Ya da yanlış bir anatomik manevra yaparsanız, yer çekimi ve biyoloji felsefi itirazlarınızı dinlemez, beliniz tutulur.

    Dış dünyanın bize koyduğu bu gibi sınırlar, dışarıdan ithal edilecek metafiziksel bir teoriye ihtiyaç duymaz; bizzat pratik hayatımızın sürtünme noktalarında kendini gösterir. Hata yapıyor oluşumuz, gerçekliğin zihnimizden bağımsız işlediğinin en sarsılmaz kanıtıdır. Anlam pratikleri de işte bu sürtünme katsayısıyla test edilir. Yanlışlanabilir olan, gerçekliğin duvarına çarpan ve bedel ödeten pratikler ile sadece bireyin konforlu zihninde yankılanan asılsız inançlar epistemolojik olarak asla aynı düzlemde olamaz.

    Bu durumda, gerçekliğin bizi sürekli geri ittiği, kesinliğin asla var olmadığı bu amansız sürtüşme alanında şüpheye düşmeden yürümeyi nasıl başaracağız?

     

    Rasyonellik Sürekliliktedir

    Gerçekliğin bu her an saldırıya hazır direncine karşı takınılması gereken yegâne duruş rasyonelliktir. Ancak rasyonellik, klasik rasyonalistlerin iddia ettiği gibi matematiksel doğruları soğukkanlılıkla ezberleyen bir zihin durumu değildir. Rasyonellik, dışarıdan pasif bir şekilde edinilen bir töz değil, bilginin kendisine nasıl yaklaştığımızı, engeller karşısında nasıl eyleme geçtiğimizi belirleyen ahlaki ve pratik bir tutumdur.

    İyi bir problem çözücü, cevabı baştan bildiği için değil, hata yaptığında o hatayla yüzleşebildiği, tıkanan yollardan dönebildiği ve yanılsamalarını terk edebildiği için iyidir. Rasyonel tutum; kesinlik takıntısından vazgeçmeyi, adımlarını keyfi değil gerekçeli atmayı ve en önemlisi özneden (kendi zihninden) değil nesneden (ortak dünyadan) yola çıkmayı gerektirir. İnanmanın konforlu olduğu anlarda dahi kendi inançlarını acımasızca gerçekliğin ve başkalarının aklının sınamasına açabilmek, bu tutumun belkemiğidir. Rasyonellik, solipsizmin kibrine karşı kamusal aklın alçakgönüllülüğüdür.

    “Hayatın anlamı nedir?” gibi varoluşsal bir kategori hatasını terk etmek, anlamdan ve düşünmekten vazgeçmek değildir. Tam aksine, anlamı göklerden alıp hayatın kirli, sürtünmeli ve zorlu pratiğinin içine geri indirmektir. Bu yüzden de keşfedilecek tek bir mutlak anlamdan değil, yaptığımız her şeyin birbiriyle olan ilişkisinden doğacak anlamlardan bahsedebiliriz. Yani anlam, kişisel gelişim kitaplarının vadettiği gibi içimizde uyanmayı bekleyen bir huzur adası veya “bu kararın on yıl sonra ne getireceği” gibi naif bir teselli olamaz. Anlam, güvendiğimiz insanlarla birlikte her gün belki sıfırdan inşa ettiğimiz, gerçeklik geri ittikçe çatlayan, hatalarımızla sarsılan ve rasyonel bir inatla yeniden ördüğümüz duvarın taşlarıdır.

    Şüphe, bu sürekli inşanın düşmanı olmak şöyle dursun, onun yapı iskelesini oluşturur. Mutlak bir kesinliğin, tek bir “matematiksel sonucun” olmadığını kabullenmek bir mağlubiyet olarak görülmemeli. Bu aslında hayatın anlamını ararken edindiğimiz rasyonelliğin bir göstergesi olabilir. Rasyonellik; anlamın sürekli çökmeye teşne yapısına rağmen acı, yanılgı ve gerçekliğin amansız direncine karşı, o duvarı her gün özenle yeniden örme inadıdır. İnsan olmanın ağır ama yegâne onurlu anlamı da bu dinmeyen sürtüşmenin içinde saklıdır.

    * Dr.