ÇAĞDAŞ SANATIN ANLAMSIZLAŞMASI


Hüseyin Etil
Eleştiri, Kriz ve Devrim
Modern toplum en temelde eleştiri ve kriz kültürüdür. Ünlü kavram tarihçisi Reinhart Koselleck Eleştiri ve Kriz (1959) isimli kitabında eleştiri, kriz ve devrim arasında kurduğu içsel bağıntılarla modern kültürün entelektüel, ahlaki ve politik nihilizminin dinamiklerini ikna edici bir şekilde tasvir etmiştir. Ona göre kriz eleştiriyi doğurmaz, eleştiri krize yol açar. Eleştiri neden, kriz ise sonuçtur. Kralın tahtına kritikçi oturmuştur. Aydınlanmayla birlikte ortaya çıkan eleştiri (“kritik felsefe”) mevcut siyasal ve entelektüel meşruiyet temellerini sorgular. Temeller sorgulandığında siyasal ve toplumsal kriz ortaya çıkar; krizler devrimlerle sonuçlanır; devrimler de yeni eleştirilere neden olur. Temeller sürekli sorgulanır, varlığın yerine boşluk, anlamın yerine hiçlik geçirilir. Eleştiri, kriz ve devrim arasında kurduğu bitimsiz süreçle birlikte Koselleck modernliğin sürekli kendini sorgulayan istikrarsız bir dünya olduğunu göstermeye çalışır. Kritik felsefe herhangi bir hakikat iddiasında bulunmaz, bunun yerine her türlü hakikat iddiasının koşullarının sorgulanmasından oluşur. İnsan, toplum ve eşya sürekli devrimlere tabi tutulur. Eleştirmen olarak modern özne her şeyi eleştiriden geçirir (din eleştirisi, politik eleştiri, toplumsal eleştiri, kültür eleştirisi vb.). Karl Marx’ın ifadesiyle “var olan her şeyin acımasızca eleştirisi” yeni zamanların temel ilkesidir. En iyi anlatımını İvan Turgenyev’in Babalar ve Oğullar (1862) romanında bulduğu hâliyle modern zamanlarda yeni kuşaklar önceki kuşaklara intikamcı hislerle doludur ve geleneksel olana imha ve yıkma arzusuyla yaklaşır. Bu açıdan olumsuzlama modernliğin etik ve politik ufkudur. Radikal yeni eski geleneklerden daha iyi görülür.
İnsanlık tarihinin büyük çoğunluğu yerleşik düzenin korunmasıyla karakterize olurken modern zamanlar gelenekten kopuşla karakterize edilir. Yıkıcı güçler korumacı güçlere baskın çıkar. Peter Sloterdijk’in Yeniçağın Kötü Çocukları (2014) kitabındaki ifadesiyle nesilden nesile aktarılan geleneksel değerlerin çözülmesi toplumsal entropinin artmasına yol açmıştır. Ona göre miras reddinin kahramanları modernliğin kötü çocuklarıdır. Kötü çocuklar belirsiz bir yarın uğruna bugünü pervasızca eleştiriden geçirir. “Miras” geleneksel değerlerin, âdetlerin ve yaşam biçimlerinin aktarımı iken kuşaklararası kopuş isyanı, reddetmeyi, yıkıcılığı, özerkliği ve yeniden başlangıcı temsil etmektedir. Çağdaş insan artık oğullar ve kızlardan oluşmamaktadır. Kötü çocuklar kültürel köklerine saldırırlar. Onlar alışkanlıkların mezar kazıcısı rolünü üstlenirler. Erken kültürler varoluşlarının müzakere edilemez olduğuna inanırlar ve kendilerini sorgusuz sualsiz kabul ettikleri aşkın inançlarında deneyimlerdi. Modernlikle birlikte yeniliğe hoşgörü artar ve bu sayede yeni ve orijinal olan olumlu, eski ve tekrar eden ise olumsuz hâle gelir. Koselleck’e göre modern insan açık ve bilinmeyen bir geleceğe doğru çekildiği hissine sahiptir ve geleceğin hızı onu sürekli bir nefes nefese kalma durumunda tutmaktadır. Bunun da nedeni aydınlanmanın tarih felsefelerinin dünyayı hızlandırılmış “modern zaman”, sürekli “yeni zaman” girdabına sürüklemesidir. Modern toplumlar artık geçmiş deneyimleriyle değil belirsiz gelecek süreçleriyle tanımlanır hâle gelmiştir. Biteviye yeni zamanların etkilerini siyaset, felsefe ve sanat gibi alanlarda gördüğümüz gibi sözcükler, imgeler, anlamlar dünyasında da görmekteyiz. Yeni zamanların (“daimi çağdaşlık”) aynasında anlam kırılganlaşır, kesinlikler bulanıklaşır, tanıdık olan yabancılaşır, bildik olan bilinmez hâle gelir.
Varoluşçu Kötü Çocuklar
Çağdaş felsefe, yeni zamanların etkisinin radikalleştiği alanların başında gelmektedir. Günümüzde felsefe ve toplumsal teori, hiç olmadığı kadar anlam karşıtı bir entelektüel ve manevi bir ortam yaratmıştır. İnsanın açıklığı fikri, bu yeni aşamada dramatik ölçülerde genişletilmiştir. Yeni nesiller olarak bizler anlamın, temsilin ve hakikatin sorgulandığı amentü sonrası çağda gözlerimizi açtık. Bu çağda varoluşun özden önce geldiği kabul ediliyordu. Aile, din, dil, millet, devlet, kültür, medeniyet, cinsiyet gibi kurumlar tözcülük eleştirisi stratejisiyle tasfiye edilmeye çalışılmıştır. Bu nedenle bizler anlamın içine doğmadık; kendi anlamlarımızı biteviye yaratmak durumunda kaldığımız nihilist bir kültür ortamında kendimizi bulduk. Postyapısalcılık (anlamın yokluğu) ve anti-fundamentalizm (temelin yokluğu) felsefi etkileri altında şekillenen bu ortamda insanın, toplumun ve dünyanın hakikatini arama uğraşları beyhude çabalar olarak görülmeye başlanmıştı. Postyapısalcı felsefeler anlam ve hakikat iddialarına karşı çıkarak anlam ve hakikatin daima çoğul, ertelenmiş ve yeniden üretilmeye açık olduğunu ileri sürer. Ne dilin, ne kelimelerin ne de metinlerin sabit, değişmez, istikrarlı, bütünlüklü bir anlamı vardır. Bu itibarla anlam ve sözcükler sürekli sürgündedir; ilişkiler içinde sürekli yeniden üretilir ve yeniden yorumlanır. Yapıbozumcu nihilizme göre dil faşisttir, anlam otoriterdir, akıl şizofreniktir. Bu nihilist ilmihale göre cinsel aşırılıklar norm hâline gelmeli, kültür ve medeniyet ağır hasara uğratılmalı, perspektivizm uğruna hakikat arayışına son verilmelidir. Bu sarsıcı ve olumsuz içgüdülerin sonucunda dünya hiç olmadığı kadar düzleşmiştir. İnsanlık tarihine damgasını vuran ve insanı tanımlayan dikeylik ve derinlik kaybolmuştur. Hâlbuki insanın anlam ufku vertikal stresler tarafından yapılandırılmıştır. Bunun yanı sıra “istikrar” ve “bütünlük” kelimeleri, geleneksel toplumlar bağlamında sahip olduğu pozitif içeriklerini kaybetmiş, eskinin arkaik kalıntılarına dönüşmüş durumdadır. Apaçık ilkelerden oluşan bir bütünlüğü savunmak geçerliliğini yitirmiş, hiçlik arzusu anlam ve hakikatin altını oymuştur. Argümanımızı daha da radikalleştirirsek anlamın kendisi kriminolojinin bir konusu hâline gelmiştir. Çünkü nihayetinde anlam bir suça dönüştürülmüştür. Bu açıdan anlam krizi, anlamın krizidir. Varoluşçuluk, postyapısalcılık ve postmodernizm etkisi altında şekillenmiş çağdaş dünyada sosyal metafiziklerin radikal bir kriziyle karşı karşıya kalmaktayız. Postyapısalcı Bildung nihayetinde anti-Bildung’tur, formasyon olmayan formasyondur ve bu deformasyon çağdaş kuşakların his, duygu ve düşünce birikimleri üzerinde kalıcı etkiler bırakmıştır. Gelenekselci felsefelerde insan anlam arayan bir varlık olarak kabul edilmiş, tekil bireyin semantik bir uzama gömülü olduğu varsayılmıştır. Birey, onu kapsayan ve kuşatan verilmiş bütünlükler içinde kavranabilirdi. Ancak postyapısalcı nihilizmin etkisi altındaki genç nesillerin anlam ufukları parçalanmış, anlamlarla örülü semantik bir uzam olarak dünya anlayışı sarsılmıştır. Radikal tekillik kültürü içinde, geleneksel olarak insanı kavradığımız koruyucu semantik gök kubbe yerle bir edilmiş ve insan dünyasızlaşmıştır. Artık hayatımızı bir anlam bütünlüğü, Alasdair MacIntyre’ın ifadesiyle “anlatı” içinde kavramamız zorlaşmıştır.
Daima Çağdaş Olan Sanat
Yalnızca felsefe ve sosyal teori anlamdan kopmakla kalmamış, çağdaş sanat ile anlam arasında da derin uçurumlar oluşmuştur. Hem modernist avangart hem de çağdaş sanat (contemporary art), anlamın krizinin en müşahhas alanlarının başında gelmektedir. Günümüzde hayatın ciddiyet ve hakikatini kaybederek oyun ve ironiye indirgendiği gerçeğini çağdaş sanat alanından başka bir alan daha iyi yansıtamaz. Çağdaş sanat modern toplumun anlam krizinin belirtisi, parçalanmışlığın estetik ifadesidir. José Ortega y Gasset, Sanatın İnsansızlaştırılması (1925) adlı denemesinde bu durumu ilk teşhis eden kültürel eleştirmenlerin başında gelmektedir. Gasset’ye göre klasik dönemin aşkıncılığından kurtulan modernist sanatın temelindeki entelektüel güç rölativizmdir. Özünde şüphe ve rölativizm üzerine kurulu olan modernist sanat gerçeklikten, estetikten, karakterden, hikâyeden, anlamdan, hayattan, insandan ve temsilden kopmuştur. Sanat böylelikle muhteva ve gerçekliği geri plana iterek biçime, tekniğe, deneye, perspektife, kavrama ve soyutlamaya indirgenir hâle gelmiştir. Tüm bunların sonucunda çağdaş sanat insansızlaştırılmıştır. Sanat artık insan hayatını yansıtmak yerine kendi formalist dünyasına kapanmıştır. “Sanatın insansızlaşması”, insanın duygusal, ahlaki ve varoluşsal deneyiminin sanatın merkezinden çekilmesidir. İnsani bağlamından koparıldığında sanat, klasik dönemdeki hakikat ve iyilik ile bağını yok etmektedir. Sanat aşkınlığını yitirerek oyuna, ironiye ve alaya indirgenmiştir. Modern eleştiri felsefesiyle metafizik temeller sarsılmış (Kantçı post-metafizik), bunun sonucu olarak sanatın hakikat ve güzelle olan bağları kopmuştur. Bu itibarla çağdaş sanat artık anlam üretmez, boşluk üretir.
Yirminci yüzyılın önemli sanat tarihçilerinden Hans Sedlmayr, Art in Crisis: Lost Center (1957) adlı eserinde modern sanatın oluşumunu “merkezin kaybı” kavramı yardımıyla analiz eder. Sedlmayr’a göre modernite ile sanat arasındaki ilişki radikal bir kırılmaya işaret eder. Sanatı ve kültürü bir arada tutan “merkez” (din ve tarihsel süreklilik) kaybolmuş ve yerini felsefi eleştiriye ve psikolojik içselliğe bırakmıştır. Ona göre sanat, eleştirel felsefenin bir ifadesidir. Sanatın geleneksel teolojik ve entelektüel dayanaklarının ortadan kalkması sonucu sanat, çağdaş yaşamın eleştirel hermenutiğine dönüşmüştür. Modernitenin estetik serüveni sanatı dinin ikamesi biçimine sokmuştur. Modern toplum herhangi bir merkez ve ortaklık temelinde örgütlenmekten yoksun olduğu için “ikame” stratejileri en nihayetinde başarısızlığa mahkumdur. Sedlmayr’a göre çağdaş sanat tarihi, merkezin kaybının yol açtığı manevi ve kültürel krizin tarihinden ibarettir. Bu itibarla çağdaş sanatçılar bütünlük yerine fragmanterliği, organik form yerine biçimsizliği, düzen yerine kaosu, anlam yerine şoku tercih eder olmuşlardır. Eskiden var olan merkezin yok olmasının sonucu olarak anormallik öne çıkar, çirkin ve kötü yeni odak olarak belirir, patolojik olan merkeze taşınır. Parçalılık, huzursuzluk, soyutluk ve provokasyon sanatın yeni kurallarıdır. Çağdaş sanat, modern insanın köksüzlüğünü, dağılmışlığını, anlam krizini ve manevi boşluğunu anlatmanın ötesine geçememektedir. Teoloji yerine psikoloji, süreklilik yerine kopuş, tefekkür yerine eleştiri anlayışı yerleşmiştir. Modernitenin estetik tarihi, merkezin kaybının izinde gerçekleşen köklü bir dönüşümün hikâyesidir. Sedlmayr’a göre modern sanat, din ve gelenekten koparak tamamen ayrı, özerk ve saf bir alan yaratmak istemiştir. Bunun sonucu olarak ise modern sanat yabancılaşmaya, nihilizme ve insani değerlerin kaybına sürüklenmiştir. Saflık arayışı, sanat için sanat telakkisi; avangart sanatların boşluğa, absürtlüğe, sessizliğe ve hiçliğe giden yolunu açmıştır.
1920’lerin Avrupa’sı, bilimsel ve sanatsal alanda büyük bir hakikat krizinin yaşandığı yıllardır. Bu dönemde bilim (özellikle matematik ve fizik) ve sanat alanı sağduyudan radikal bir şekilde uzaklaşmıştır. Nesneden kopan fiziği nesneden kopan sanatlar takip etmiştir. İlgili yılların avangart sanatı, Rönesans’tan beri gelen yüksek sanatın tarihinde bir kırılmadır. Modernizm bir tür kültür devrimi girişimiydi. Edebiyatta (Kafka, Joyce), resimde (Manet, Duchamp, Picasso), müzikte (Schoenberg), tiyatroda (Brecht, Beckett, Ionesco) ve daha pek çok alanda klasik kalıpların parçalandığı bir dönem olmuştur. Tarihsel avangard, “kötü çocuklar”ın hareketidir. Modernizm, sanatın geleneksel temsil biçimlerini sarsarak yeni bir teorik çerçeveyi hâkim kılmıştır. Başka bir ifadeyle modernizm, sanatın kurallarını ve a priori zorunluluklarını yeniden tanımlama girişimidir. İki savaş arası dönemde modernizm, hem kültürlü hem çağdaş olduğunu kanıtlamak isteyenlerin temel yöneldiği üslup olmuştur. Sanatı geleneksel mimetik zorunluluğundan kurtararak sanatçıyı dünyanın kurucu aktörüne dönüştürmüştür. Kantçı bir izlekten gidilerek sanat, nesne merkezli olmaktan çıkarak öznenin dinamik katılımına açılmıştır. Sanat salt bir taklit (mimesis) olmaktan çıkarak sanatçının öznel dünyasını dışa vurma aracı hâline gelir. Sanat nesnenin temsil alanı değil, öznenin eleştiri, sorgulama ve özgürleşme alanıdır. Beceri ve ustalıkların yerini alan eleştiri sanat alanında da mutlak otorite hâline gelir. Eleştiri, yani entelektüel sorgulama sanatın temeline yerleşir. Bu paradigma içinde sanatçı artık gördüğünü değil, düşündüğünü resmeder (Picasso). Özellikle Marcel Duchamp’la birlikte sanat nesnesinin ve sanatın kavramsal çerçevesi yeniden tanımlanmıştır. Modernizmle birlikte sanatın anlamının sınırları genişlemiş ve bugün en geniş anlamıyla “çağdaş sanat” biçimini almıştır. Bugün sanat dünyasına çağdaş sanat anlayışı, hakimdir ve sanat artık daima “çağdaş”tır. “Yeni zaman” anlayışı sanatın geleneksel telosu olan kalıcılığı ortadan kaldırarak onu “geçici” (con-temporary) olana perçinlemiştir. Bu bakımdan çağdaş sanat; kısa ömürlü, moda gündemlerden sürekli etkilenen geçici eserlerden oluşmaktadır. Kendi nesnesini, kendi araçlarını ve kendisini sorgulayan sanat sonunda da anti-sanata dönüşür. Çağdaş sanat bu tanımlamayla “anti-sanat”tır (Arnold Gehlen). Anti-sanat olarak çağdaş sanat, anlam ve biçimleri dekonstrüksiyona uğratmaktan ibarettir.
Avangart sanatın sürekli yenilik ve sarsıcılık mantığıyla hareket ediyor olması muhtelif entelektüeller tarafından eleştirilmiştir. Alışılageldik estetik alışkanlıkların ve standartların aşındırılması çabalarına dönük radikal itirazlar bilhassa muhafazakâr ve gelenekselci ekollerden gelmiştir. Örneğin, günümüz muhafazakâr teorisyenlerinden Roger Scruton, Güzellik (Beauty, 1999) adlı eserinde çağdaş sanat ile güzellik arasındaki ilişkilerin koptuğunu ileri sürer. Ona göre ilerici avangart sanat hareketleri klasik güzellik anlayışını parçalamış ve sanat ile estetik arasındaki rabıtayı söküp atmıştır. Modern kültürde güzellik gerilemiştir. Bu açıdan sanat artık estetik bir deneyim olmaktan çıkarak kavramsallaşmıştır. Scruton’a göre 20. yüzyılın sanat akımlarında (dadaizm, sürrealizm, kübizm, ekspresyonizm, fütürizm vb.) güzellik ve anlam ikinci plana itilerek şok etme, sarsma veya provokasyon merkezi hâle gelmiştir. Bu itibarla modern estetik, şok ve kriz estetiğidir. Şok, tabu yıkma, provokasyon ve sansasyon estetik deneyimin yerini almıştır. Eleştiri ve yıkım temel amaç hâline gelir. Scruton’a göre geleneksel dönemde olduğu gibi artık büyük sanat eserleri insan deneyimini anlamlandırmaktan uzaklaşmakta, insandan koparak nesneleşmekte ve çöküş estetiğine dönüşmektedir. Çağdaş sanat nihilist bir anti-estetiktir. Hâlbuki güzellik, iyi ve anlamlı bir yaşamın merkezi unsurlarının başında gelmektedir. Estetik yargıdan koparak kavramsallaşan çağdaş sanatta eserin değeri teknik beceri ve güzellikten gelmemektedir. Eserin ortaya koyduğu sorular, kavramlar ve eleştiriler daha merkezidir. İlerici avangart hareketler açısından modern dönemde sanatın işlevi eleştiri ve sorgulama üretmek iken klasik estetiği savunan Scruton gibi muhafazakâr düşünürler için sanatın başlıca görevi güzellik ve anlam üretimidir. Ona göre hakiki sanat, dünyanın sıradan bir nesne olarak değil anlamlı bir bütün olarak anlaşılmasına katkıda bulunur. Çağdaş sanattaki kutsala saldırı ve tabuların sürekli olarak yıkılması eğilimi ise çirkinlikten ve anlamsızlıktan başka bir sonuç doğurmamaktadır. Scruton için güncel sanat alanındaki pek çok eser güzelliği ve derinliği reddeden bir çürümüşlükten ibarettir. Çağdaş sanatın sarkastik üslubu insanların değer yargılarını küçümsemekten, aşağılamaktan ve dalga geçmekten başka bir şey değildir. Eleştiri, kriz ve devrim diyalektiğinden başka bir sonuç çıkması da beklenmemelidir. Bu nedenle çağdaş koşullar altında yeni bir estetik formun yaratılması kaçınılmazdır.