RUHUN SES GEOMETRİSİ ORTA ASYA’DAN BALKANLAR’A TÜRK MÜZİĞİ’NİN HAFIZASI


Yasin Salmaz
I. İLK KEZ DUYULDUĞU HÂLDE ÇOKTAN BİLİNEN SES
Bazı sesler vardır, insan onları ilk kez duyduğunu sanır. Oysa ses çoktan içeri girmiştir. Nereden geldiği, kimin söylediği, hangi dilde kurulduğu o anda önemini yitirir. Bir türkü olabilir bu, bir ilahi, bir uzun hava, bir mahnı, gece yarısı açık kalmış eski bir radyodan sızan kırık bir makam ya da bir düğün yerinde ansızın yükselen ağıtlı bir ezgi.
Ses duyulur duyulmaz, insanın içinde uzun zamandır kapalı duran bir kapı aralanır.
Bunun nedenini açıklamak kolay değildir. “Beni çok etkiledi,” denebilir ancak bu cümle, yaşanan deneyimin derinliğine ancak uzaktan temas eder. Çünkü kimi sesler kulağa değil hafızanın daha eski katmanlarına ulaşır. Dilden önce gelen, kelimelerin henüz şekillenmediği, insanın kendini anlatmadan önce hissettiği o iç bölgeye dokunur. Türk müziğinin geniş coğrafyasında karşılaşılan birçok ezgi, dinleyicide tam da bu hissi uyandırır: Bilinmeyen bir ezgiyle karşılaşılır lakin o ezgi tuhaf biçimde tanıdıktır.
Bu tecrübeyi hemen herkes, hayatının bir yerinde yaşamıştır. Bir cenaze evinin ağır sessizliğinde, bir yolculuğun cam kenarında, çocuklukta duyulup yıllar sonra yeniden karşılaşılan bir ezgide… Belki sözler tam anlaşılmaz. Belki sesin sahibi bilinmez. Belki ezgi ilk defa duyuluyordur. Buna rağmen insan ona yabancı kalamaz. Ses, işitilen bir tını olmaktan çıkar; nefese, bedene, iç ritme karışır.
Türk müziğinin en dikkat çekici kudreti burada belirir. Bu müzik, dinleyiciyi yalnızca yeni bir estetik deneyime çağırmaz, onu kendi içinde çoktan var olan bir bölgeye geri götürür. Bozkırın rüzgârı, dağ köylerinin akşam sessizliği, göç yollarının yorgunluğu, ayrılığın insan yüzünde bıraktığı çizgi, annenin ninni söylerken farkında olmadan taşıdığı eski titreşim… Bunların hiçbiri müziğin içinde doğrudan anlatılmaz. Yine de makamın kıvrımında, perdenin hafifçe eğilişinde, kelimenin son hecesine bırakılan nefeste duyulur.
Esasen Türk müziği üzerine düşünmek; yalnızca makamları, usulleri, çalgıları ya da dönemleri incelemek değildir. Bunlar elbette gereklidir. Fakat temele inilirse asıl mesele şudur: Bir ses nasıl olur da yüzyıllar sonra bile insanın en savunmasız yerine ulaşabilir? Bir ağıt neden yalnızca acıyı anlatmaz da acının kendisini dinleyicinin bedeninde yeniden kurar? Bir kanun taksimi, bir ney nefesi, bir bozlak ya da bir hoyrat neden bazen kelimelerden daha kesin konuşur?
Bu yazı, işte o sorunun peşinden gidiyor. Bir müzik türünün değil bir hafıza biçiminin, bir estetik zevkin değil yüzyıllar boyunca taşınmış bir duyarlığın izini sürüyor. Çünkü burada ses yalnızca duyulmaz.
Hatırlanır.
II. BOZKIRDAN ANADOLU’YA: SESİN TAŞINAN HAFIZASI
Her şey belki de bir iniltiyle başladı.
Orta Asya’nın geniş steplerinde, büyük Türkistan coğrafyasından, onun kalbi olan Kazak bozkırlarına, Kırgız yaylalarından Moğolistan içlerine kadar uzanan o büyük açıklıkta insan sesi, rüzgârla konuşmayı öğrendi. Bu coğrafyada sesin küçük kalması mümkün değildi. Ufkun neredeyse sonsuza uzandığı, sessizliğin bazen bir duvar gibi insanın üzerine kapandığı, göğün yere çok yakınmış gibi hissedildiği bu mekânda ses, yalnızca haberleşmenin değil var olmanın da bir biçimiydi.
Rüzgâr, nal sesleri, kopuz teli, hayvan sürülerinin uzak uğultusu ve insan boğazından yükselen ham titreşim aynı dünyanın parçalarıydı.
Bozkırın sessizliği boşluk değildir; aksine, sesi büyüten, ona yankı kazandıran, insan bedeninden çıkıp daha geniş bir alana yayılmasını sağlayan büyük bir sahnedir. Bu yüzden Orta Asya ses kültüründe insan sesi; çoğu zaman geniş, yalın, titreşimli ve sınırları zorlayan bir nitelik taşır. Ses yalnızca söylenmez; uzar, yayılır, çoğalır. Bazen bir çığlıkta bazen derin bir göğüs tınısında bazen de boğazın içinden yükselen neredeyse insan dışı bir rezonansla kendini gösterir.
Orta Asya’nın kam ve şaman geleneklerinde müzik, bugünkü anlamıyla bir sahne sanatı değildi. O, insanla görünmeyen dünya arasında kurulan ilişkinin temel araçlarından biriydi. Kamın elindeki kopuz yalnızca bir çalgı değil bir eşik, bir geçiş nesnesi, sesle açılan bir kapıydı. Ritmin tekrarı, sesin yükselip alçalması, nefesin bedeni dönüştürmesi, topluluğu gündelik zamanın dışına çıkarırdı. Müzik burada süs değil bir işlev, estetik değil bir etkinlikti.
Göçebe Türk toplulukları batıya doğru ilerledikçe seslerini de yanlarında taşıdılar. Ancak hiçbir ses, geçtiği coğrafyadan etkilenmeden kalmaz. Bozkırın ham ve geniş tınısı; Horasan’ın irfan ikliminde başka bir derinlik kazandı, Anadolu’ya ulaştığında ise yeni renklerle karşılaştı. Dağlar, ovalar, denizler, taş şehirler, köy meydanları, tekkeler, konaklar, savaşlar, göçler, düğünler ve yas evleri bu sese kendi izlerini bıraktı.
Türk müziği dediğimiz büyük yapı, kapalı ve tek renkli bir miras değildir. Tam tersine, temas ettikçe derinleşen bir medeniyet sesidir. Bizans ilahilerinin uzak yankısı, İran musikisinin makam inceliği, Arap dünyasının ritmik ve melodik mirası, Türkmen obalarının sözlü kültürü, Bektaşi nefesleri, Mevlevi ayinleri, Ermeni, Rum, Kürt, Süryani, Laz ve Balkan topluluklarının ses hafızaları aynı büyük havzada birbirine değmiştir. Bu temasların hiçbiri sesi azaltmamış, çoğaltmıştır.
Bozkırdan gelen hırıltı, Anadolu’da zamanla lirizme dönüşür. Ama bu dönüşüm, sesin özündeki yalınlığı yok etmez. Bir uzun havada duyulan çıplaklık, bir bozlakta insanın göğsüne saplanan kırık çizgi, bir ağıtta kelimenin artık yetmediği yerde uzayan nefes, bu eski hafızanın hâlâ canlı olduğunu gösterir.
Türk müzik geleneğinde hüzün, basit bir keder hâli değildir. Daha çok, varoluşun ağırlığına dair bir bilinç biçimidir. İnsan dünyayı eksik, geçici ve yaralı görür fakat bu yarayı saklamak yerine sese dönüştürür. Genel olarak bu müziğin soyluluğu da burada aranmalıdır: Acıyı bağırmaz, sergilemez, tüketmez. Onu taşır.
Bazen yalnızca bir perde kadar.
III. KAŞGAR’DAN RUMELİ’YE: ACININ ORTAK DİLİ
Coğrafya; haritalarda sınırlar, dağlar, nehirler ve şehir adlarıyla gösterilir. İnsan duygusunun coğrafyası ise başka türlü çizilir. Onun sınırları, çoğu zaman bir sesin nerede başlayıp nerede bittiğiyle, bir ağıdın hangi dilde söylenirse söylensin hangi kalbe dokunduğuyla, bir ezginin uzak bir ülkede bile neden tanıdık geldiğiyle belirlenir.
Türk müziği coğrafyası da böyle bir duygu haritası üzerinde okunmalıdır.
Kaşgar’dan Kerkük’e, Bakü’den Elazığ’a, İstanbul’dan Üsküp’e uzanan bu geniş hat yalnızca tarihî ve etnik temasların değil ortak bir duyuş biçiminin de alanıdır. Bu coğrafyada sesler, birbirinin aynısı değildir, hatta böyle olduğunu sanmak büyük bir yanılgıdır. Her ses, kendi toprağının, kendi ikliminin, kendi acı biçiminin izini taşır. Fakat bütün bu farklılıkların altında, hüznü bastırmak yerine onu taşıyan, ayrılığı süslemek yerine olduğu gibi söyleyen, acıyı gösteriye dönüştürmeden derinleştiren müşterek bir estetik ahlak sezilir.
Kaşgar’da, Tanrı Dağları’nın gölgesinde bir Uygur ozanının dutarından yükselen ses, uzaklığın müziğidir. Dutarın iki teli, kimi zaman büyük bir çölün ortasında birbirini arayan iki insan gibi titreşir. Bu seste Taklamakan’ın tozu, uzun kış gecelerinin kapalı mekânlarda büyüyen iç sesi, göç yollarının bitmeyen bekleyişi vardır. Kaşgar müziği, insana geniş bir mesafenin içinden seslenir. Yakın değildir ama insanın içine tuhaf bir biçimde yerleşir.
Azerbaycan’da bir mahnı başladığında başka bir duygu mimarisi kurulur. Muğam geleneğinin derinliği, sesin yalnızca melodik değil neredeyse düşünsel bir yolculuk gibi açılmasına imkân verir. Bir hanendenin yüzünde makam ilerledikçe beliren değişim tesadüf değildir. Ses yalnızca boğazdan değil bütün varlıktan çıkıyor gibidir. Burada aşk, çoğu zaman kişisel bir hikâyenin sınırlarını aşar. Yar ile konuşmak, kaybedilmiş bir kişiye seslenmekten ibaret değildir; insanın kendi eksikliğiyle, zaman karşısındaki çaresizliğiyle yüzleşmesidir.
Elazığ’ın sıra gecelerinde uzun hava bambaşka bir zamana sahiptir. Onu ölçmek kolay değildir. Başlamadan önce bile sanki çoktan başlamış gibidir, bittiğinde de tam olarak bitmez. Ozan nefes alır, ses yükselir, sonra beklenmedik bir yerde kırılır. Makamın içinde dolaşırken insan, bir yolun başını ve sonunu değil yolculuğun kendisini duyar.
Uzun hava acele etmez. Acıyı hemen söylemez. Etrafında döner, onu hazırlar, dinleyiciyi yavaş yavaş o duygunun içine alır. Sonunda söylenen şey, yalnızca bir söz değil gecikmiş bir iç çekiştir.
Kerkük hoyratı ise acıya başka bir duruş kazandırır. Hoyratın sesi dimdiktir; eğilmez, yalvarmaz, kendini açıklamak için fazladan kelime aramaz. Onun vakarı, acının bastırılmasından değil açıkça taşınmasından doğar. Kerkük hoyratında insan, kederin bir direniş biçimine dönüşebileceğini duyar. Ses yaralıdır fakat mağlup değildir.
Rumeli türkülerinde ise ses, toprağın hafızasını taşır. Sevda, çoğu zaman yalnızca iki insan arasındaki mesele olmaktan çıkar; arkada bırakılan evlerin, dönülemeyen yolların, sınır hâline gelmiş nehirlerin dili olur. Rumeli’de hüzün, bazen bir ayrılık türküsü gibi başlar; nihayetinde bir tarihî bir sarsıntıya dönüşür.
Bu geniş coğrafyanın seslerini birbirinin kopyası saymak hem tarihsel hem estetik bakımdan yanlıştır. Kaşgar’ın dutarı, Elazığ’ın sazı değildir. Azerbaycan muğamı, Kerkük hoyratıyla aynı şey değildir. Rumeli türküsü, Anadolu bozlağıyla aynı acıyı taşısa bile onu aynı biçimde söylemez. Ve fakat bütün bu farklılıkların ortasında ortak bir damar akar: Sesin, insanın en kırılgan hâllerine nezaketle yaklaşması.
Belki de bu nedenle Türk müziği, en güçlü anında millî bir gurur nesnesi olmaktan daha fazlasıdır. O, insanın acı karşısında geliştirdiği en eski ve en zarif dillerden biridir. Kaşgar’dan Rumeli’ye uzanan bu hat boyunca duyulan şey yalnızca Türklerin tarihi değildir. İnsanın kayıpla, özlemle, bekleyişle ve hatırlamayla kurduğu kadim ilişkinin sesidir.
IV. FARABİ, KANUN VE SESİN ARASINDAKİ DÜNYA
Müzik, çoğu zaman duyguya ait bir alan gibi düşünülür. Oysa büyük müzik geleneklerinin hemen hepsinde ses, yalnızca duygunun değil düzen fikrinin de meselesidir. Hangi sesin hangi sesle buluşacağı, bir perdenin nereye kadar yükseleceği, bir makamın nerede karar kılacağı, ritmin insan bedenini nasıl taşıyacağı yalnızca estetik değil aynı zamanda düşünsel sorulardır.
Türk-İslam müzik düşüncesinde bu soruları en derin biçimde ele alan isimlerden biri Farabi’dir. Farabi’nin büyüklüğü, müziği yalnızca hoşluk veren bir sanat olarak değil insan ruhu, matematik, fizik ve ahlak arasında duran çok katmanlı bir bilgi alanı olarak kavramasında yatar. Kitâbü’l-Mûsîka’l-Kebîr’de, müziğin fiziksel temellerini, ses aralıklarını, perdeleri, ritimleri ve çalgıları incelerken aynı zamanda müziğin insan mizacı üzerindeki etkilerini de hesaba katar. Onun dünyasında ses, soyut bir matematik nesnesi değildir. Ölçülebilir, oranlanabilir, teorik olarak açıklanabilir ve fakat bütün bu düzenin nihai anlamı, insan ruhunda bıraktığı tesirle tamamlanır. Başka bir ifadeyle, Farabi için müzik hem sayıların hem de duyguların dilidir.
Bu yaklaşım, Türk müziğinin sonraki yüzyıllarda geliştireceği estetik dünya açısından belirleyicidir. Çünkü bu gelenekte ses, yalnızca doğru frekansların yan yana gelmesi değildir. Her makamın bir karakteri, her usulün bir yürüyüşü, her perdenin bir iç rengi vardır. Makam yalnızca bir diziliş değildir; bir hâl üretir. Dinleyiciyi belli bir duygu iklimine davet eder. Bu duygu; bazen sükûnet, bazen vecd, bazen mahzunluk, bazen bekleyiş, bazen de insanın kendi içine doğru ağır ağır çekilmesidir.
Kanun, bu düşüncenin en somut ve en zarif temsilcilerinden biridir. Kanun; yatay duran gövdesi, çok sayıda teli ve mandal sistemiyle ilk bakışta teknik bir incelik nesnesi gibi görünür. Fakat onu asıl önemli kılan şey, sesler arasındaki geçişleri görünür ve işitilir hâle getirmesidir. Batı müziğinin eşit aralıklı sisteminde çoğu zaman sabitlenmiş olan perdeler, kanunun dünyasında daha hareketli, daha esnek, daha nefes alan bir varlık kazanır.
Bir kanun taksimi dinlerken insan, seslerin kesin çizgilerle ayrıldığı bir evrende değil, aralıkların kendi içlerinde yaşadığı bir bölgede dolaşır. Ses; karar vermeden önceki hâlini korur, bazen bir perdeye yaslanır, bazen ondan geri çekilir, bazen tam varacakken hafifçe yön değiştirir. Bu küçük eğilimler, Türk müziğinin en derin anlatım imkânlarından birini oluşturur. Çünkü insan duygusu da çoğu zaman kesin değildir; sevinçle hüzün, teslimiyetle itiraz, hatırlamakla unutmak, kavuşmakla kaybetmek arasında gidip gelir. Kanun, işte bu aradaki hâlleri duyurabildiği için benzersizdir.
Batı müziğinin eşit temperaman sistemi, çok sesli armoninin gelişmesi açısından büyük bir imkân sağlamıştır. Oktavın on iki eşit parçaya bölünmesi; çalgıların bir arada çalınmasını, tonaliteler arasında geçiş yapılmasını ve büyük orkestral yapıların kurulmasını kolaylaştırmıştır. Ne var ki her sistem, bazı imkânları açarken bazı alanları daraltır. Eşit aralık fikri, sesler arasındaki ince gölgeleri büyük ölçüde sabitlemiştir. Türk müziğinin koma aralıkları ise bu gölgeleri korur; sesin yalnızca vardığı yeri değil, oraya nasıl vardığını da önemli kılar.
Farabi’nin teorik mirası ile kanunun pratik dünyası arasında bu bakımdan derin bir bağ kurulabilir. Farabi, sesi oranlarla, düzenle ve akılla düşünür; kanun ise bu düzenin insan tenindeki karşılığını duyurur. Biri sesin aklını, diğeri sesin bedenini temsil eder. Fakat Türk müziğinde bu ikisi birbirinden ayrılmaz. Makam yalnızca kuramsal bir yapı değildir; icrada canlanır. İcra ise yalnızca duygusal bir taşma değildir, arkasında yüzyılların biriktirdiği nazari disiplin vardır.
Bu doğrultuda, kanunun sesini dinlemek yalnızca tellerin titreşimini duymak değildir. Bir medeniyetin sesi nasıl düşündüğünü, matematiği nasıl duyguya dönüştürdüğünü, duyguyu nasıl ölçüye kavuşturduğunu da sezmektir. Telin üzerinde gezinen parmaklar, aslında çok eski bir soruyu yeniden sorar: İnsan ruhunun titreşimi hangi ölçüyle anlaşılabilir?
Belki de cevap şudur: Ölçü gereklidir, fakat bu ölçünün içinde nefes de kalmalıdır.
V. NEY, ZİKİR, YUNUS VE ITRÎ
Tasavvuf musikisi gerçekten dinlendiğinde sesin yalnızca kulağa yönelmediği fark edilir. Bu musiki, insanı yavaşça kendi içine çeken, sonra da bu iç alanı genişleten bir kuvvet gibi çalışır. Bir ney taksimi, bir ilahi, bir Mevlevi ayini ya da bir zikir halkasında tekrar eden ritim, dinleyicide gündelik zamanın dışında bir eşik duygusu uyandırır. Bu eşik, ne bütünüyle estetik hazla ne de yalnızca dinî coşkuyla açıklanabilir. Burada ses, insan bilincinin sınırlarına dokunan daha eski bir işlevini sürdürür.
Bu işlevi anlamak için iki büyük mirası birlikte düşünmek gerekir. İlki, Orta Asya’nın kam ve şaman geleneklerinde görülen bedensel ve dönüştürücü ses pratiğidir. Bu dünyada müzik, topluluğu gündelik gerçekliğin dışına çıkaran bir araçtı. Ritim, tekrar ve sesin yoğunlaşması; insan bedeninde başka bir hâl meydana getirirdi.
İkinci miras ise İslam medeniyetinin makam, usul ve zikir disiplinidir. Burada ses; belli bir biçime, ölçüye ve manevi maksada bağlanır. Rastgele taşan bir coşku değil, terbiye edilmiş bir yöneliş söz konusudur. Nefes, kelime, ritim ve beden aynı merkez etrafında düzenlenir.
Türk tasavvuf musikisi, bu iki mirasın gerilimli buluşma noktasında şekillenmiştir. Bu buluşma ne bütünüyle kendiliğinden olmuş ne de her zaman sorunsuz kabul edilmiştir. İslam düşünce tarihinde müziğe dair tartışmalar, özellikle dinî pratikler içinde müziğin yeri konusunda uzun süre devam etmiştir. Tasavvuf çevreleri ise sesi vecd, zikir ve iç arınma tecrübesinin önemli bir unsuru olarak görmüş; fakat bunu belli bir disiplin, edep ve ölçü içinde anlamlandırmıştır. Böylece arkaik sesin sarsıcı gücü, İslami formun terbiyesiyle yeni bir estetik ve manevi dile kavuşmuştur.
Mevlevi ayinlerinde bu sentezin en gelişmiş örneklerinden biri görülür. Sema, dışarıdan bakıldığında son derece düzenli, hatta neredeyse geometrik bir törendir. Her hareketin, her dönüşün, her selamın, her susuşun belirlenmiş bir yeri vardır. Ne var ki bu düzenin amacı, hareketi dondurmak değildir. Aksine, insanı gündelik benliğin sert kabuğundan yavaşça uzaklaştırmaktır. Neyin nefesi, kudümün vuruşu, ayinin makam akışı ve semazenin dönüşü; aynı iç mimarinin parçaları hâline gelir.
Ney, bu iç mimarinin en güçlü sembollerinden biridir. Onun sesi eksiklikten doğar. Kamış kendi yatağından koparılmıştır; içi boşaltılmış, delinmiş, insan nefesine açılmıştır. Bu yüzden ney sesi, daha ilk anda bir ayrılık duygusu taşır. Fakat bu ayrılık yalnızca hüzün değildir. Aynı zamanda arayıştır. Ney, kaybedilmiş bir bütünlüğe duyulan özlemi dile getirirken insanın kendi iç boşluğunu da duyurur.
Buhurizade Mustafa Itrî’nin Segâh Tekbiri ise başka bir yerde durur. Bazı eserler vardır; yalnızca icra edilmekle kalmaz, mekânın havasını da değiştirir. Segâh Tekbir böyle bir eserdir. Onun kudreti yalnızca bestesinin güzelliğinde değil, taşıdığı yoğunlukta aranmalıdır. Duyulduğu anda ortak bir hafızayı harekete geçirir. Kişiyi yalnızca dinleyici olarak bırakmaz; onu bir topluluğun, bir inancın, bir medeniyet ritminin içine alır. Itrî burada sesi büyütmez, derinleştirir.
Gösterişli bir yükselişten çok, içe doğru açılan büyük bir mimari kurar.
Fakat bütün bu büyük bestekârları taşıyan asıl zemin, sözün kendisidir. Türk musikisinde söz, melodiyi dolduran bir unsurdan ibaret değildir. Çoğu zaman eserin iç omurgasını kurar. Kelime, makamın içine girdiğinde artık yalnızca okunmaz; titreşir, uzar, kırılır, susar. Bazen en derin anlamını tam da sustuğu yerde bulur.
Bu noktada Yunus Emre, Türk musikisinin en yalın ve en derin kaynaklarından biri olarak belirir. Yunus’un sözü gösterişli değildir, hatta gücünü çoğu zaman gösterişten uzak durmasından alır. “Gelen gider, konan göçer.” derken yalnızca dünyanın geçiciliğini anlatmaz. Geçiciliğin insan ruhunda bıraktığı çıplak bilgiyi duyurur. Bu sadelik, kolay bir sadelik değildir. İçinde yüzyılların biriktirdiği büyük bir metafizik sükûnet vardır.
Itrî’nin dönüştürdüğü, Dede Efendi’nin incelttiği, Hacı Arif Bey’in kalbe yaklaştırdığı ve Yunus’un teslim ettiği şey, nihayetinde aynı emanettir: Sesin sorumluluğu. Bu gelenekte müzik yalnızca duyguyu çoğaltmak için var olmaz. Onu terbiye eder, ona biçim verir, onu insanın taşıyabileceği bir hâle getirir.
Bu yüzden Türk musikisinin büyük eserleri, dinleyiciyi yalnızca etkilemez. Ona bir duruş öğretir. Nasıl hüzünleneceğini, nasıl bekleyeceğini, nasıl susacağını, nasıl incineceğini ve buna rağmen nasıl dağılmadan kalacağını fısıldar.
VI. SES HAPSOLMAZSA YAŞAR
Batılı bir kulağın Türk müziğini ilk duyduğunda yaşadığı yabancılık hissi, çoğu zaman müziğin kendisinden değil kulağın yetiştiği sistemden kaynaklanır. Her müzik geleneği yalnızca ses üretmez, aynı zamanda bir işitme terbiyesi kurar. İnsan neyi doğru, neyi yanlış, neyi temiz, neyi “bozuk” duyacağını büyük ölçüde içinde yetiştiği ses dünyasından öğrenir.
Avrupa müziğinde eşit aralıklı tamperaman sistemi, uzun bir tarihsel süreç içinde özellikle klavye çalgıları ve çok sesli armoninin ihtiyaçları doğrultusunda yaygınlık kazanmıştır. Oktavın on iki eşit yarım sese bölünmesi, müzik tarihinde büyük bir imkân sağlamıştır. Farklı tonaliteler arasında geçiş yapmak, çalgıları birlikte kullanmak, büyük orkestral yapılar kurmak bu düzen içinde kolaylaşmıştır. Piyano, bu dünyanın en görünür sembollerinden biridir: düzenli, kesin, güvenilir, mimari…
Ancak her düzen, bazı sesleri içerirken bazılarını dışarıda bırakır.
Piyano tuşları arasında kalan alanlar, sanki orada hiçbir şey yokmuş gibi suskun bırakılır. Oysa insan sesi, doğa ve birçok kadim müzik geleneği bu boşluklarda yaşamaya devam eder. Bir annenin ninnisinde, bir ağıtçının sesindeki titremede, bir uzun havanın perdesinde, rüzgârın uğultusunda ya da bir kuşun ötüşünde ses, sabit basamaklara uymak zorunda değildir. Kayar, eğilir, yükselirken kırılır, inerken gölgelenir. Doğa, piyanonun çizdiği sınırlara riayet etmez.
Türk müziğindeki koma aralıkları, işte bu “arada” kalan ses alanına aittir. Halk arasında çoğu zaman “çeyrek ses” diye anılan bu mikrotonal yapı, yalnızca teknik bir ayrıntı değildir. O, Türk müziğinin dünyayı işitme biçimini belirleyen temel unsurlardan biridir. Sesin kaba sınırlarla değil ince geçişlerle kavranabileceğini gösterir.
Bu ince geçişler, Türk müziğinin duygusal derinliğini kuran en önemli alanlardan biridir. Çünkü insan duygusu da çoğu zaman tam seslerle konuşmaz. Hüzün ile sevinç arasında, teslimiyet ile itiraz arasında, umut ile umutsuzluk arasında, hatırlamak ile unutmak arasında sayısız ara bölge vardır. Batı müziğinin büyük armonik yapıları, insan ruhunun görkemli mimarisini kurarken Türk müziği çoğu zaman bu ara bölgelerde dolaşır. Bir perdenin azıcık eğilmesiyle kalbin yönü değişir. Bir koma, bazen bir kelimeden daha fazla şey söyler.
Béla Bartók’un 1930’lu yıllarda Anadolu’da yaptığı halk müziği derlemeleri, bu ses dünyasının Avrupa müzik düşüncesi açısından da ne kadar önemli olduğunu gösteren örneklerden biridir. Bartók; Anadolu köylerinde yalnızca ezgiler kaydetmedi, Avrupa müziğinin dışında kalan bir işitme evreniyle karşılaştı. Bu evrende melodi, yazılı notanın sınırlarını zorlayan canlı bir varlıktı. Ses, kâğıda geçirildiğinde bile bütünüyle yakalanamayan bir hareket taşıyordu.
Türk müziği, taşıdığı büyük mirasa rağmen dünyada henüz hak ettiği derinlikte anlaşılmış değildir. Bu cümle bir kültürel yakınma olarak okunmamalıdır, daha çok üzerinde düşünülmesi gereken sakin bir tespittir. Makam sistemi, usul disiplini, mikrotonal yapı, Farabi’nin nazarî mirası, Yunus’un şiir dili, Itrî’nin mimari kudreti, halk müziğinin geniş coğrafyası ve tasavvuf musikisinin dönüştürücü gücü; bütün bunlar yalnızca bir milletin müzik hafızası değil dünya müzik düşüncesi için de özgün bir katkıdır.
Bu katkının görünür hâle gelmesi yalnızca onu savunmakla mümkün değildir. Hatta bazen savunma içgüdüsü, mirasın kendisini küçültür. Bir geleneği sürekli olarak ispat etmeye çalışmak, onu yaşayan bir ses olmaktan çıkarıp korunması gereken kırılgan bir nesneye dönüştürebilir. Oysa müzik, müzede saklandığında değil duyulduğunda yaşar. Türk müziği de yalnızca muhafaza edilmesi gereken bir geçmiş değil bugünün kulağıyla yeniden karşılaşması gereken canlı bir imkândır.
Asıl mesele, o sesin içindeki insani hakikati açık, sakin ve öz güvenli biçimde duyurabilmektir. Bir kanun taksiminin neden insanı kararsız bir duygunun eşiğine getirdiğini, bir ney nefesinin neden ayrılığı ibadete benzeyen bir arayışa dönüştürdüğünü, bir uzun havanın neden dinleyicinin göğsünde eski bir yarayı yokladığını anlatmak gerekir. Daha da önemlisi, anlatmanın bir yerde susması ve sesin kendisine alan açması gerekir.
Çünkü Türk müziğinin asıl gücü, belki de ilk bölümde sözünü ettiğimiz o tanıma anında saklıdır. İnsan, daha önce hiç duymadığı bir ezgiyle karşılaşır ve ona yabancı kalamaz. Çünkü o ses, bireysel hafızadan daha eski bir yerden konuşur. Nesiller boyunca elden ele, dilden dile, nefesten nefese taşınmış bir duyarlık, bir anda bugünün içinde belirir. Okunmamış bir mektup gibi açılır.
Unutulmuş bir yüz gibi geri döner. İnsanın içinde, adını koyamadığı bir yere dokunur. Ve sonunda geriye yine ses kalır.
Bozkırdan gelen, Anadolu’da insan yüzü kazanan, tekkede nefese, şehirde şarkıya, köyde ağıda, Balkanlar’da hasrete, Kerkük’te dirence, Kaşgar’da uzaklığa dönüşen o ses… Yüzünü tam olarak göremediğimiz fakat varlığını içimizde bildiğimiz bir rüzgâr gibi yaşamaya devam eder. Bazen bir Segâh Tekbiri’nde kubbeye yükselir, bazen bir uzun havada geceye karışır, bazen bir annenin ninnisinde çocuğun uykusuna iner, bazen bir kanun telinde karar veremeyen bir kalp gibi titrer.
Burası, sesin sönmediği yerdir.
Burada müzik yalnızca duyulmaz, hatırlanır.
Ve belki de Türk müziğinin kadim sırrı tam olarak budur: İlk kez duyulduğu hâlde çoktan bilinen, uzaklardan geldiği hâlde insanın en içinden konuşan, sustuğunda bile yankısı devam eden bir ses olmak.
VII. KAYNAKÇA
- Arel-Ezgi-Uzdilek Nota Sistemi. TRT Müzik Dairesi Arşivi.
Klasik Türk musikisinin notasyonu, makam çözümlemeleri ve koma sisteminin yazılı aktarımı bakımından başvurulabilecek temel kuramsal kaynaklardan biridir.
- Bartók, B. (1976). Turkish folk music from Asia Minor. Princeton University Press.
Anadolu halk müziğinin ezgisel yapısı, derleme geleneği ve karşılaştırmalı etnomüzikoloji açısından önemli bir kaynaktır. Yazıda özellikle mikrotonalite, halk müziği ve Avrupa dışı işitme biçimleri açısından ele alınmıştır.
- el-Fârâbî, E. N. Kitâbü’l-Mûsîka’l-Kebîr.
Türk-İslam müzik düşüncesinin temel metinlerinden biri olan bu eser, sesi yalnızca estetik bir unsur olarak değil, matematik, fizik, ahlak ve insan ruhu arasındaki ilişkiler çerçevesinde ele alması bakımından yazının teorik zeminini oluşturur.
- Ezgi, S. Amelî ve nazarî Türk musikisi (5 cilt). İstanbul Konservatuvarı Neşriyatı.
Makam, usul, perde sistemi ve klasik Türk musikisinin nazarî yapısı üzerine kapsamlı bir çalışma olarak yazının müzikolojik arka planını destekler.
- Rauf Yekta Bey. Türk musikisi. Pan Yayıncılık.
Türk müzik nazariyatı, makam yapısı ve koma aralıklarının klasik müzikoloji içindeki yeri bakımından önemli bir kaynak niteliğindedir.
- Tanrıkorur, C. Osmanlı Dönemi Türk Musikisi. Dergâh Yayınları.
Osmanlı musikisinin tarihsel, estetik ve tasavvufî boyutlarını ele alan bu eser, özellikle klasik musiki, tekke musikisi ve medeniyet estetiği bağlamında önemli bir çerçeve sunar.
- Yunus Emre. Dîvân.
Türk tasavvuf şiirinin en yalın, en yoğun ve en kalıcı kaynaklarından biri olarak Yunus Emre’nin şiiri, yazıda söz ile musikinin ilişkisini anlamlandırmak açısından temel bir başvuru noktasıdır.