VAR OLMUŞSAM MÜRSELİM DEMEKTİR!

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Necmettin Şahinler

    Asli varoluşumuz üzerinde düşündüğümüzde görüyoruz ki biz daha varlık/zaman sahnesine çıkmadan, Allah’ın “bilinmeyi istedim” dediği o ontolojik arzu ile önce O’nun ilminde var olmuşuz. Yani, “asli hüviyetimiz, ezeli kabımız, ayân-ı sabitemiz, esmâü’l-hüsnâ kabımız” ilk taayyünle Allah’ın ilminde meydana gelmiş. Bu nedenle olacak ki, dünya hayatında başımıza bir sıkıntı geldiğinde bunun geçici bir imtihan olduğu idrakini zihnimizde canlı tutarak şu sözleri söyleriz: “Doğrusu biz Allah’a aidiz ve muhakkak O’na döneceğiz![1] Allah’ın ilminde var olmamızın bir başka anlamı da bir daha yokluğa/hiçliğe/karanlığa düşmemizin mümkün olamayacağı gerçeğidir. İşte bizler bu ilk oluş/taayyünden sonra, kendini bizim aynlarımızda/özümüzde görmek/seyretmek/izhâr etmek isteyen Mutlak Varlık’ın ikinci tecellisi yani “taayyün-i sani” ile âleme çıkmış, değer ve itibar kazanmışızdır. Öyleyse şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki eğer var edilmişsek veya bu âleme gönderilmişsek, bizler de “irsal” olunmuş anlamında birer “mürseliz” demektir. Kısaca, her gönderilen veya “bâtından zahire çıkan” her varlık Allah’ın mürseli/elçisi/delili/şahididir.

    Bu nedenle “Gerçek şu ki sen gönderilmiş olanlardansın[2] veya “Sen Allah’ın elçilerinden birisin” ayeti bize yukarıda sözünü ettiğimiz yeryüzüne geliş nedenimizi ve sorumluluğumuzu anlatmaktadır. Demek ki Allah’ın “Ey insan” hitabı ile seslendiği bizler (bir anlamda tüm insanlık),cem etme” yani âlemde bulunan bütün sıfatları kendi nefsimizde toplamamız açısından Hakk’ın en mükemmel tecellisinin mazharı olarak bu âlemde yer almışızdır. İnsan ve halife olmamızın da anlamı budur. Biz Allah’ın gözbebeğiyiz[3] ve Allah yarattıklarına bizim aracılığımızla bakmakta ve rahmet etmektedir. Bunu başka bir ifade ile de söyleyebiliriz: Allah sayılmaları mümkün olmayan ilahi isimlerin zuhûra gelmemiş olan “ayn”larını, yani “bâtıni gerçeklerini” görmeyi ve “cem edici” varlıkta/insanda Kendi sırrının Kendine zahir olmasını diledi. İşte “Allah’ın insanın sırrı, insanın da Allah’ın sırrı olmasının” anlamı budur.

    Allah’ın “cem etme[4] yeteneği ile donatarak bu âleme gönderdiği insanın diğer varlıklardan farklı ve paylaşılamayan iki özelliği bulunmaktadır. Bunlardan ilki insanın Allah’ın tek varlık olarak kâmil “kulu/abdi” olmasıdır. Bunun nedeni “İnsan”ın sınırlı sayıda “Esmaülhüsna”yı değil de bu isimlerin tümünü nefsinde cem etmesidir. İkinci özellik ise insanın (bir bakıma) Hakk’ın kendisinin olmasıdır. Beşerin dışındaki varlıklar söz konusu olduğunda Hakk’ın onların bâtıni gerçeği/aynı olduğunu söyleyebiliriz, ama bu ilişkiyi tersine çevirip de onların Hakk’ın bâtıni gerçeği olduğunu söyleyemeyiz çünkü diğer varlıklar Hakk’ın nefsinin/Zatının ancak kısmi tahakkukudur. Kısaca “insaniyet”i yani asli hüviyeti yönüyle insan, “Hakk’ın kendini asli sureti içinde izhar ettiği varlık” demektir. Bu veçhesiyle insan, Hakk’ın hakikatine uyan realitesi/görünümüdür.

    Kur’an, “mürsel” olanların özelliklerini ve içinde yaşadıkları toplumda nasıl bir görev yüklendiklerini Mürselat[5] Sûresi’nin[6] ilk altı ayetinde şöyle vermektedir: “1) Yemin olsun birbiri peşinden gönderilenlere; 2) Şiddetlenip kahredenlere, savurup atanlara; 3) Yeniden neşredenlere; 4) Kesinlikle fark edenlere; 5) Zikri ilka edenlere; 6) Arıtmak ve sakındırmak için.[7] Görülüyor ki mürseller birbiri ardınca hangi topluma gönderilmişlerse, getirdikleri ilahi bilgilerle önce o toplumun eskimiş/köhnemiş/kökleşmiş/taşlaşmış düşüncelerini/alışkanlıklarını/şartlanmalarını/ezberlerini bozmuş, sahte kalıplarını sarsmış/dağıtmış, değişmez/eleştirilmez zannettikleri değerleri altüst etmişlerdir. Sonra da bu toplumu yeniden diriltmek, ayağa kaldırmak, arındırmak, sakındırmak için sahte ile gerçeği birbirinden ayırmalarını sağlayacak “zikri” kalplerine yerleştirmeye çalışmışlardır.

    Anlaşılıyor ki mürseller hem sosyolojik hem ferdi hem de evrensel kıyametin habercileridir. Onların dili bir “Darb-ı Kelîm”dir. Darb-ı Kelîm, Hz. Musa’nın vuruşu/darbesi demektir. Kelîm, Hz. Mûsâ’nın Kur’an’dan alınmış bir lakabıdır ve onun elindeki asa ile taşa vuruşuna işarettir. Buradaki taş ise katılaşmış kalbin, dumura uğramış vicdanın, tepkisiz kişiliğin, pörsümüş/merhametsiz yüreğin, ölü nefsin sembolüdür. Tıpkı Bakara 74. ayette belirtildiği gibi: “Ama bütün bunlardan sonra kalpleriniz katılaştı; taş gibi hatta daha da sert oldu. Çünkü unutmayın, öyle taşlar var ki içinden ırmaklar fışkırır ve öylesi de var ki yarıldığında içinden su çıkar; bazısı da Allah korkusuyla (yerinden kopup) aşağı yuvarlanır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir!

    İşte mürsellerin dilleri/kelimeleri, kendilerini dinleyenleri/yalanlamayanları diriltecek, değiştirecek, dönüştürecek ve taşlaşmış kalplerden insanlığa yeni pınarlar/tarihler/medeniyetler çıkaracak/açacak “darb-ı Hakk”ın yansımalarıdır. Darb-ı Hakk’ı gerçekleştirenlerin ardından ancak “darb-ı halk” gelir.

     

     

    [1]Bakara 156.

    [2]Yasin 3: “İnneke lemine’l-mürselîne.

    [3]Arapçada gözbebeğine “gözdeki insan” denilir.

    [4]Ferdiyetleri değil küllilikleri yönünden cem etme.

    [5]Mürselat, mürsel kelimesinin çoğulu olup gönderilenler anlamındadır. Mürsel; Allah’ın elçisi, rüzgâr, vahiy, melek, yağmur vb. gibi Yaratıcı Kudret tarafından şuurlu veya şuursuz görevlendirilen varlıkların hepsi için kullanılır. Surenin ilk ayeti, mürselata yemin ile söze başlayarak bu kelimenin işaret ettiği varlık ve kudretlerin oluştaki yerlerine dikkat çekmektedir. Mürselât aynı zamanda Kur’an’ın tedricen vahyine işarettir.

    [6]Mürselat Suresi, iniş sırasına göre 33, resmî dizilişte ise 77. sıradadır.

    [7]Mürselat 1-6: “Ve’l-mürselâti urfen; fe’l-âsıfâti asfan; ve’n-nâşirâti neşran; fe’l-fârikati ferkan; fe’l-mülkıyâti zikran; uzran ev nüzran.