MUFFİN KEK VE BROKOLİ ARASINDA GERÇEKLİK VE İRADE

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Burak Şaman*

     

    Geçen yazımın[1] sonunda yeşil yumrulu tepesiyle bir muffin keki andıran, son derece sağlıklı olduğu her daim vurgulanan brokolinin –maalesef yalnızca şeklen benzediği– o kek kadar lezzetli olmadığını anımsatmış ve Platon’un çok sevdiği “Güzel şeyler zordur” vecizesine göndermede bulunmuştum. Bu yazıda fiziksel gerçekliğimizin neden (bir sınav gibi!) brokoliyi keke tercih etme gerekliliği türünden zorluklar üzerine kurulduğunu soruşturmaya çalışacağım.

    Bilindiği gibi felsefenin Antik Yunan’daki başlangıcı arkhê (Yun. ilke) sorusuyla, yani her şeyin zemininde yer alan yönetici ilkenin ne olduğuna dair araştırmayla ilişkilendirilir. Bu ilkeyi ilk filozoflar arasında kabul edilen Milet Okulu’nun mensupları Thales su; Anaksimenes hava kabul ederken Anaksimandros ilgi çekici biçimde apeiron’u (Yun. sonsuz/sınırsız) vazeder. Her şeyin kaynağına değişmez ve yok olmaz bir sonsuz varlığı yerleştiren Anaksimandros ondan gelen varlıklar içinse hayli karanlık bir tablo çizer: “Var olanlar nelerden meydana gelmişlerse zorunlu olarak yok olup onlara dönerler; zira onlar birbirlerine zamanın düzenleyişine göre haksızlıklarının cezasını ve kefaretini öderler”[2]. Filozofa göre zamanın bir tür hakem olarak bulunduğu, karşıtlıkların üstünlük yarışından ibaret[3] bu oluş âleminde şairin dediği gibi “Kısa çöpün uzun çöpten hakkını alacağı”[4] bir tazminat arayışı hüküm sürmektedir. Hiçbir şeyin sınırlarının çizilmemiş olduğu apeiron’dan çıkarak belirlenmişlik kazanan varlıklar, tam da “kendileri” olmaları hasebiyle bir dengesizlik içindedirler. Dolayısıyla Anaksimandros’a göre muffin kek ile brokoli, x ve y gibi ayrı varlıklar olarak taayyün ettikleri için en başından ontolojik bir eşitsizlik arz ederler.

    Bu tabloya göre x ve y’nin birbirinden ontolojik olarak ayrı oluşu hasebiyle farklı özelliklere sahip olmalarını kolaylıkla anlayabiliriz. Diğer türlü iki ayrı varlık olmayıp, onların üzerinde yer alan bir belirlenimsizlik bulutunun içinde yokluk hâlinde bulunurlardı. Bu yazıda üzerinde durmak istediğim husus daha ziyade x’in y’den neden daha “iyi” olduğudur. Yani burada x, y ve z gibi varlıklar arasındaki hiyerarşinin kökenini; örneğin un, şeker ve sebze arasında daha iyi olanı seçmeye mecbur kaldığımız bir dünyanın gerçekliğinin örüntüsünü araştırmaya çalışacağım. Canımız un ve şeker dolu baklavaları çekerken, alışveriş sepetimize doldurmaya çalıştığımız yavan ama sağlıklı gıdalar; hiçbir şey yapmadan saatlerce ekran başından kalkmak istemeyen çocukları haldır huldur “aktivite”ye götüren ebeveynler; önünüzdeki kapılar “dınk” diye iki yana açılırken aklınıza gelen, “Asansöre binmeyin, merdivenleri kullanın!” diyen hekimler; hayatını sosyal medyadaki videoları izlemeye adamış gençleri metroda gördüğünüzde “Kimse de kitap okumuyor artık” diye mırıldanan iç sesiniz… Hepsi bu örüntünün bir parçası. Bu dünyadaki gerçekliğimiz iyi olduğunu düşündüğümüz şeylerle, kötü olduğunu düşündüğümüz şeyler arasında seçimler yapmakla geçiyor.

    Bambaşka bir dünya mümkün olamaz mıydı? Orada kadayıf yiyerek fit hâle gelebilir, hiç kafamızı yormadan öğrenebilir, çaba sarfetmeye gerek kalmadan bütün güzel müzik aletlerini çalabilir ve iyiyle kötünün ötesinde hazlar içinde yüzebilir… miydik? Hepi topu yedi ana ses ve onların aralıklarından ibaret olan notalar uyum ve uyumsuzluk ilişkilerine girmeden hep güzel tınlayamaz mıydı kulağa? Biraz aşina olanlar, bu sorularla felsefede “kötülük problemi” olarak adlandırdığımız konuya gelip dayandığımızı fark edecektir. Esasında konunun kabaca iki veçhesi var. Birincisi x ve y’den birinin kendinde diğerinden daha iyi ya da mükemmel (yahut tersine, daha kötü ya da eksik) olmasıdır. Bu husus metafizik ya da doğal kötülük başlığı altında ele alınır. İkincisi x ve y’den birinin kendileri dışında, onu tercih edecek bir fail açısından daha iyi ya da mükemmel olmasıdır (yahut tersi). İrade ve kasıt kavramının devreye girdiği bu veçhe ise ahlaki kötülük başlığı altında incelenir.

    O hâlde zikrettiğim iki veçheyle sorunumuz şuna dönüşüyor: Yaşadığımız gerçeklik neden doğal olarak brokolinin bizim için muffin kekten daha iyi olması üzerine kurulu ve insan olarak bizim irademiz neden muffin keki brokoliye tercih etme ikileminde kalıyor? Bu iki veçheli soruyu, irade kavramı üzerine etraflıca eğilen ilk filozof ve ilahiyatçı olarak görülen ve kötülüğe dair yaklaşımı felsefe tarihinde hayli belirleyici olan Augustinus’un (ö. MS 430) cevabı üzerinden düşünmeye çalışalım.[5]

    Gerçeklik: Augustinus’un cevabı

    İlkin bir Hıristiyan olarak Augustinus için Tanrı varlık (esse), hatta hakiki varlıktır (vere esse) ve de Maniheizm gibi iyi ile kötüden ibaret bir ikiciliği (düalizm) savunan anlayışın aksine ona göre iki ilahi ilke olamayacağı için Tanrı’nın zıddı ancak yokluk olabilir.[6]  Augustinus’a göre bütün diğer varlıklar varlığını Tanrı’dan aldıkları için Tanrı’nın yaratması onlara varlık vermesidir; bu da varlığın zıddı, yani yoktan (ex nihilo) yaratma anlamına gelir.[7] Tanrı dışındaki varlıklar bu nedenle aslında yoklukla maluldür; bu nedenle Tanrı gibi değişmez değil, bozuluşa tâbi ve olumsaldırlar.[8] Filozofa göre aynı zamanda en yüce iyi (summum bonum) olan Tanrı ancak iyiyi yaratacağı için kötülük Tanrı’yla bağlantılandırılamaz.[9] O hâlde kötülük dediğimiz nedir? İyiliğin yokluğu yahut yoksunluğu (privatio boni).[10] Augustinus felsefesinin bu noktada bütün çabası kötülüğü yoklukla ilişkilendirmek ve kötülüğü bile iyilik üzerine inşa etmektir; kötülük ancak bizim iyiye olan takdirimizi artırır.[11] Kadirimutlak olan Tanrı’nın kendisi en yüce iyi olarak kötülükten bile iyiyi çıkaracak kadar kadirimutlak ve iyi olmasaydı yarattıklarında kötülüğe asla izin vermezdi.[12] O hâlde varlıkla iyiliği eşitleyen Augustinus’a göre var olan her şey iyidir ve yoklukla ilişkili olarak kötülük bile bir iyilik üzerine kuruludur.[13]

    Son zikrettiğim noktayı açıklamak üzere Augustinus klasik ontolojinin cevher-araz şemasına başvurur.[14] Bir varlık yahut cevher (substantia) olan tende meydana gelen yara ancak ondaki bir arazdır (accidentia). Beyazlık arazının âlemde kendi başına bulunamayıp ancak bir bulutta, ya da masada bulunabilmesi gibi kötülük yahut bozukluktan ibaret olan yara var olabilmek için tene muhtaçtır. Tenin aslı sağlıklı olmasıyken ve bu ten Tanrı’nın yarattığı bir iyilikten ibaretken, ondaki sağlığın yitimi, yani bir kötülük olarak yara ancak varlığın bozuluşu (corruptio) olarak âlemde var olabilir. Öyle ki, aslı bir yoksunluktan ve bozuluştan ibaret olduğu için ancak iyilikleri tüketmekle var olabilen kötülük, tüketeceği varlığı tamamen ortadan kaldırdığında üzerinde var olabileceği cevher ortadan kalktığı için kendisi de tümden yokluğa döner.[15]

    Elmanın çürümesini kötülük olarak düşünerek Augustinus’un akıl yürütmesini takip edersek, yere düşen elma doğada tümden çürüdüğünde, elmanın varlığı ortadan kalkacağı için çürüme de yok olur. Peki elmayı çürüten kurtlar neden var? Yukarıda da özetle belirtmeye çalıştığım gibi Augustinusçu çerçevede Tanrı hakiki anlamdaki varlık ve en yüce, değişmez iyilik iken, onun dışında kalanlar, yani yarattıkları değişebilir iyiliklerdir; bu varlıklarda iyilik artıp azalabilir.[16] En mükemmel varlığın, yani Tanrı’nın dışındaki varlıklardan başlayan bir varlık hiyerarşisini dikkate alırsak, varlığın azalması kötülük dediğimiz şeydir[17]. Ama bu kötülük de kendi başına bulunmaz. Dolayısıyla elmadaki kurt kendi başına kötü değildir, elmayı çürütmesi kötüdür.

    Buradan hareketle muffin kek ve brokoli örneğimize geri dönersek, kek, içeriğindeki sağlığa zararlı olabilecek şeker ve unla insanın bedenine brokoliden daha fazla zarar vereceği için, yani varlıkta (bedende) bozuluşa yol açacağı için birini diğerinden daha kötü kabul ettiğimizi söyleyebiliriz gibi görünüyor. Dolayısıyla kek ve brokoli arasındaki dengesizlik varlık lehine hangisinin daha iyi, yani bozuluştan uzak, varlığın mükemmelliğine yakın oluşuna göre ölçülür. Ama yine Augustinus’un değerlendirmesiyle keke ve brokoliye bize göre, yani işe yararlıklarına göre değil, kendi doğaları açısından bakarsak her ikisi de varlıklarını Tanrı’dan almaları bakımından ilahi sanatkârı yüceltirler.[18] Son derece tahripkâr olan ateş bile parlaklığıyla güzel, pişirme ve ısınmaya sebep oluşuyla yararlıdır.[19] Yani muffin kekteki un, şeker ve yağ de elbette kendinde doyurucu ve güzel, yabana atmayalım.

    İrade

    En baştaki sorumuzun ilk veçhesine bir cevap alabilmiş görünüyoruz. Şimdi de kötülükle ilgili ahlaki veçheye, yani irademizin bu ikisi arasında kalışına gelelim. Varlık hiyerarşisinde düşünemeyen bir sebzeden ya da acıyla hazzı hissedemeyen bir taştan farklı olarak, duyu ve akıl sahibi bir varlık olarak insan ona sahip olmayanlardan daha mükemmeldir.[20] Caetano Veloso’nun söylediği “Cucurrucucú paloma” adlı muhteşem şarkıda boşuna denmiyor “Taşlar aşkı ne bilecek?”[21] diye. Augustinus’a göre bu akla sahip olmanın getirisi olarak insan taştan farklı olarak kek ile brokoli arasında özgürce seçim yapabilme yetisine, yani iradeye sahiptir. Bu nedenle hata yapabilecek olsa da insandaki bu özgür irade ona daha yüce olan bir varlığı tercih edebilme imkanını sunar. Elbette bu üstünlük insanın hep doğruyu işaret eden aklıyla, doğruyu da yanlışı da isteyen iradesi arasında kalmasını engellemez; zihnin kendi emrine itaat edememesi gibi bir durumla karşılaşılabilir.[22] Bu durum doğada bulamadığımız kötülüğün iradede olduğu anlamına gelir mi? Augustinus’un buna da cevabı olumsuzdur. Kötüyü isteyen iradenin kendisi kötü değildir, kötülük basitçe varlıkta daha yukarıda yer alandan daha aşağı olana yönelmektir.[23] Bu anlamda kötü iradenin bir etkin sebebinden (efficient cause) de bahsedilemez, zira kötü irade etkin (efficient) değil, noksandır (deficient); yine bir yoksunlukla ilişkilidir.[24] Bu kez yoksunluk daha yüce bir varlıktan mahrum kalarak daha az varlığa yönelmenin kendisidir.

    Bu hâliyle Augustinus ahlaki kötülükleri tıpkı doğadan ya da metafizikten elediği gibi insanın iradesinden de elemiş olur. Kötülük yapan insanın iradesinin özü kötü değildir, irade –tabiri caizse– içeriksizdir; kötü veya iyi irade sadece yönelimin kendisidir. Burada Augustinus’un dikkat çektiği bir diğer önemli nokta bu iradenin yöneldiği şeylerin de kötü olmadığıdır. Zira filozofun cevabının ilk kısmında söylediklerimizle birleştirirsek, var olan hiçbir şey var olması dolayısıyla bizatihi kötü değildir. Kötü olan, özgür iradenin daha yüce olanı daha aşağı olanla takas etmesidir. Augustinus bu hususu şu örneklerle açıklar. Cimrilikteki kötülük altına içkin değil; altından daha üstün tutulması gereken adalete zarar verecek biçimde altını seven bir kimseye içkindir.[25] Aynı şekilde filozofa göre zevk düşkünlüğü hoş ve çekici nesnelerin suçu değil, manevilikleri bakımından daha hoş ve bozuluşa tâbi olmamaları bakımından daha leziz şeylere bizi bağlayan ölçülülüğe riayet etmeyecek şekilde duyusal hazları seven kalbin suçudur.[26]

    Augustinus’un söylediklerini temel sorumuzun ikinci veçhesine uyarlarsak muffin kek veya brokoli arasında tercihte bulunmak zorunda kaldığımız için yakınmamalıyız. Zira bu ikisi arasında daha iyi olanı seçebilme özgürlüğümüz akıl sahibi olma ayrıcalığımızdan ve bu bakımdan taştan farklı oluşumuzdan ileri gelmektedir. İnsan olarak daha yüce olanı bilebilmek ancak bir lütuf sayılabilir. Hâfız-ı Şîrâzî’ye kulak verelim:

    “Ey sûfî, gel; kadehin aynası saf

    Ki la‘l renkli şarabın saflığını görebilesin”

    صوفی بیا که آینه صافیست جام را

    تا بنگری صفای می لعل فام را

     

    Ṣūfī bi-y-ā ki āyine-sāfī’st cām-rā

    Tā bi-ngerī ṣefā-yı mey-i la‘l-fām-rā[27]

     

     

     

     

     

     

     

     

    *Doç. Dr., İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü.

    [1] Bkz. E. Burak Şaman, “Tenis Bedensellik ve Erdem”, Sabah Ülkesi, sayı 85, Ekim 2025, s. 68-71.

    [2] Walter Kranz, Antik Felsefe: Metinler ve Açıklamalar, çev. Suad Y. Baydur, 1984, s. 32.

    [3] Bkz. Çiğdem Dürüşken, Antik Felsefe, Alfa, 2013, s. 72.

    [4] Bkz. Hasan Hüseyin Korkmazgil, Amenna.

    [5] Antik felsefede akıldan bağımsız bir irade kavramının müstakil olarak bulunup bulunmadığı çokça tartışılmış; Yahudi ve Hıristiyan etkilenimlerle iradenin ilk filozofu olarak kimi zaman Augustinus bir öncü olarak görülmüştür. Bu konuda bir tartışma için bkz. T. H. Iwrin, “Who Discovered the Will?” Philosophical Perspectives, vol.6 Ethics, 1992, s. 453-473.

    [6] Scott Macdonald, “The Divine Nature: Being and Goodness”, Cambridge Companion to Augustine içinde, ed. D. V. Meconi ve E. Stump, 2014, s. 31-32.

    [7] Scott Macdonald, “The Divine Nature: Being and Goodness”, s. 32.

    [8] Scott Macdonald, “The Divine Nature: Being and Goodness”, s. 32-33.

    [9] Augustinus, “Augustine on Evil as the Privation of Goodness”, Medieval Philosophy Essential Readings with Commentary içinde, ed. G Klima, F. Allhoff, A. J. Vaidya, Blackwell Publishing, 2007, s. 309; metnin alındığı yer: Augustinus, Enchiridion 10–13. bölümler (s. 319–320), ed. P. Schaff, New York: The Christian Literature Publishing Co., 1896; ayrıca bkz. Scott Macdonald, “The Divine Nature: Being and Goodness”, Cambridge Companion to Augustine içinde, ed. D. V. Meconi ve E. Stump, 2014, s. 32.

    [10] Augustinus, “Augustine on Evil as the Privation of Goodness”, s. 309.

    [11] Augustinus, “Augustine on Evil as the Privation of Goodness”, s. 309.

    [12] Augustinus, “Augustine on Evil as the Privation of Goodness”, s. 309

    [13] Augustinus, İtiraflar, çev. Çiğdem Dürüşken, Kabalcı Yayınevi, 2010, s. 210-211 (VIII,12).

    [14] Devam eden açıklama için bkz. Augustinus, “Augustine on Evil as the Privation of Goodness”, s. 309.

    [15] Augustinus, “Augustine on Evil as the Privation of Goodness”, s. 310.

    [16] Augustinus, “Augustine on Evil as the Privation of Goodness”, s. 309-310.

    [17] Augustinus, “Augustine on Evil as the Privation of Goodness”, s. 310.

    [18] Augustinus, “Augustine on the Origin of Moral Evil”, Medieval Philosophy Essential Readings with Commentary içinde, ed. G Klima, F. Allhoff, A. J. Vaidya, Blackwell Publishing, 2007, s. 314; metnin alındığı yer: Augustinus, City of God, 8. kitap, 2–12. bölümler (s. 326–333), ed. P. Schaff, çev. Rev. M. Dods, New York: The Christian Literature Publishing Co., 1896.

    [19] Augustinus, “Augustine on the Origin of Moral Evil”, s. 314.

    [20] Augustinus, “Augustine on the Origin of Moral Evil”, s. 312.

    [21] Bkz. Cucurrucucú paloma, “Las piedras jamás, paloma / ¿qué van a saber de amores…?”

    [22] Bkz. Augustinus, İtiraflar, VIII. 9, s. 246-247.

    [23] Augustinus, “Augustine on the Origin of Moral Evil”, s. 314.

    [24] Augustinus, “Augustine on the Origin of Moral Evil”, s. 317.

    [25] Augustinus, “Augustine on the Origin of Moral Evil”, s. 317.

    [26] Augustinus, “Augustine on the Origin of Moral Evil”, s. 317.

    [27] Sûdî-i Bosnevî, Şerh-i Dîvân-ı Hâfız, haz. İbrahim Kaya, YEK, 2020, s. 314; beytin tercümesi tarafımıza ait.