TİMOTHY WİLLİAMSON İLE SÖYLEŞİ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Söyleşi: Sedat Gençer ve M. Şamil Şen

     

     

    Oxford Üniversitesi Felsefe Bölümü hocası olan Timothy Williamson, günümüzde felsefe akademisinde bilhassa analitik felsefe geleneği içinde en önemli birkaç isimden birisidir. Yaşayan filozoflar arasında, epistemoloji ve metafizik alanlarında, eserlerine en çok atıf alan felsefecilerdendir. En bilinen kitapları şunlardır: Knowledge and Its Limits (Bilgi ve Sınırı), The Philosophy of Philosophy (Felsefenin Felsefesi), Modal Logic as Metaphysics (Metafizik Olarak Modal Mantık) ve Doing Philosophy (Felsefe Yapmak).   Bu röportajda felsefecinin temel eserlerine odaklanılmış ve bu minvalde sorular sorulmuştur. Röportaj, Sabah Ülkesi dergisi için Münih’te felsefeciyle yüz yüze yapılmıştır.

     

     

     Felsefenin Felsefesi adlı eserinizde savunduğunuz istisnacılık karşıtlığı (Anti-exceptionalism) tezine göre, felsefe metodolojik cihetten diğer disiplinlerden ve bilimlerden temel olarak farklı değildir. Bu görüşünüzün genel olarak ne anlama geldiğini ve felsefenin bilimlerle metodolojik bir sürekliliğe sahip olmasını nasıl anlamamız gerektiğini kısaca açıklayabilir misiniz?

    Bu yaklaşım esasında birçok filozofun, felsefenin kendine has statüsü hakkında söyledikleri birçok şeye ve felsefeyi diğer bütün bilimlerden tamamen farklı bir tür istisna olarak sunmaya karşı bir tepkidir. Bazı durumlarda felsefeyi istisnai biçimde iyi; bazı durumlarda ise istisnai biçimde kötü ama yine de her zaman istisnai olarak ele alıyorlar. Ben ise sadece bu sapmayı düzeltmeye çalışıyorum ve felsefenin bir tür istisna olmadığını, diğer disiplinlerle, özellikle de onların daha teorik yönleriyle birçok ortak noktası olduğunu ve ele aldığı konuların başka yerlerde incelenenlerden çok da farklı olmadığını savunuyorum. Felsefecilerin dil kullanımı, diğer insanların dil kullanımından çok da farklı değildir. Soruları cevaplamak için kullandıkları metodolojiler, başka yerlerde kullanılan metodolojilerden kökten farklı değildir. Tabii ki geniş bilim yelpazesi içinde, kullanılan metodolojilerde büyük farklılıklar vardır, çünkü fizik veya biyoloji bir bilimdir ama bunların yanında dil bilim de bir bilimdir ve yanı şekilde matematik bir bilimdir ve akademik tarih de geniş anlamda bir bilimdir. Ve felsefeler, metotlar, bildiğiniz üzere genel olarak bu geniş yelpazeden gelmektedir. Yani dediğim gibi bu tez, felsefecilerin felsefe hakkında genel olarak söyledikleri ve de benim oldukça saçma bulduğum şeylere karşı bir tepkidir ve esasında kendi başına çok seçik bir tez değildir.

    Peki, bu görüş, felsefenin tarihsel olarak kendine özgü kimliğini oluşturan pratik bilgelik ve normatif boyut gibi özelliklerini ortadan kaldırma riskini taşımıyor mu?

    Evet, felsefenin salt normatif bir disiplin olarak ele alındığını düşünmüyorum. Örneğin Platon ve Aristoteles’in bahsettiği şeylerin çoğu spesifik olarak normatif sorular değildir. Ama aynı zamanda, diğer disiplinlerin de normatif bir boyutu vardır. Örneğin, tıp ele alınırsa, tıp sağlığın değerine odaklanır ve bu yüzden bilimsel bir disiplindir. Modern tıptan bahsediyoruz, hatta belki de eski tıp da kendi çapında bilimseldi ama aynı zamanda oldukça çok pratik bir disiplindir. Ve bunun gibi birçok örnek vardır. Örneğin, mühendislik bile güvenlik ve benzeri belirli değerlerle ilgilenir ve köprülerin yıkılmaması için güvenlik önlemleri alır. Yani, mühendislik açısından iyi bir bina ile kötü bir bina arasında fark vardır. Bu yüzden, normatif sorularla ilgilenen tek alanın felsefe olduğunu düşünmüyorum. Ve bence felsefenin normatifliği pek çok bilim dalından biraz farklıdır. Uygulamalı disiplinlerden ziyade, bilhassa teorik alanlar için bilimin değerlerden bağımsız olması ve benzeri konular hakkında oldukça fazla yazılıp çizilmiştir. Ama bence bu sav, bilimin ne olduğu konusunda oldukça çarpık bir görüştür. Bilim felsefesinde, bilimin tamamen değerlerden azade bir faaliyet olamayacağına dair birçok tartışma vardır. Sonuçta bilim, cehalet yerine bilgiyi ve söylediklerinizi kanıtlamanın değerini ön plana çıkarır. Ayrıca birçok durumda, bir dereceye kadar pratik meselelere yöneliktir. Ben, felsefenin de bir tür pratik bilgelik sağlayıcı bir yönünün olduğunu düşünüyorum. Bu cihet genel olarak insanların, bizlere aforizmalar söyleyip; bunlara dair herhangi bir kanıtlama sunmayan yaşam koçları veya gurularla bir şekilde ilişkilendirdikleri bir şeydir. Ama aynı zamanda, insanların filozoflardan bekledikleri pratik bilgeliğin ne olduğunu düşünürseniz, genellikle mutluluk için ya da en azından mutsuzluktan uzak veya daha az mutsuz bir yaşam sürmek için gerekli olan bilgeliği ve tavsiyeleri beklediklerini görürsünüz. Ve bunlar temelde psikolojik sorulardır. Günümüzde, insanlara en azından şu anda olduklarından daha az mutsuz olmaları için, nasıl yaşamaları gerektiği konusunda tavsiyelerde bulunacak kişiden, tavsiyelerinin iyi tavsiyeler olup olmadığına, size yapmanızı söyledikleri şeylerin gerçekten yardımcı olup olmadığına dair bazı kanıtlar sunmaları gerektiğini düşünürüz ve bunlar, az çok anket veya deneysel yöntemlerle araştırılacak şeylerdir. Bu da felsefeyi çok ayırt edici kılmaz. Bence esasında farklı olan şey, filozofları, size tavsiye veren ama bu tavsiyelerinin iyi olduğuna dair size hiçbir kanıt sunmayan kişiler olarak gören bu tür eski kalıplaşmış stereotiplerdir.

    Öyleyse bugün psikolojinin, felsefenin bu yönünü üstleniyor diyebilir miyiz?

    Elbette, bunlar psikolojik sorunlardır. Psikolojinin çoğu bundan çok daha teoriktir. Fakat psikiyatri veya bilişsel davranışçı terapi gibi faaliyetleri düşündüğümüz zaman bunların filozofların yaptıklarından çok da farklı olmayan bir şekilde yapıldığını görürüz çünkü sadece konuşmalarla iş görüyorlar. Ve mesele şu ki bu tür bir terapinin hangi tür hastalar için etkili olup olmadığı da bu faaliyetin yanı sıra araştırılmaktadır. Dolayısıyla bu alan elbette felsefenin günümüzdeki anlamıyla çok belirgin bir şekilde felsefi bir faaliyet değildir. Bu karışıklığın sebebi ise tarih boyunca felsefe teriminin şu anda olduğundan çok daha geniş bir anlamda kullanılmış olmasıdır. Örneğin, Newton’un bugün fizik olarak adlandırdığımız faaliyeti kendi döneminde, doğa felsefesi adıyla anılıyordu. Felsefe ve psikoloji arasındaki ayrım ise 19. yüzyılda gerçekleşti. Hülasa eskiden felsefe olarak adlandırılan bazı şeylere bugün artık felsefe demiyoruz.

    Mantık ve felsefenin, matematik gibi, “masa başı” (Armchair) disiplinler olduğunu savunuyorsunuz. Ve bu bağlamda, mantık ve felsefenin de matematik gibi gerçeklik hakkında araştırma yapma veya gerçekliği sorgulama biçimleri olduğunu iddia ediyorsunuz. Öyleyse, bu alanları masa başı araştırmalar olarak tanımlarken, aynı zamanda sahici anlamda gerçeklik araştırmaları olarak kabul etmenizin ne anlama geldiğini öncelikle açıklayabilir misiniz?

    Evet, “masa başı” derken, bir koltukta ve masada oturarak yapabileceğiniz şeyleri kastediyorum. Yani, bir laboratuvarda deney veya rasathanede teleskopla gökyüzüne bakmak gibi faaliyetleri yapmak zorunda değilsiniz. Matematik örneğini ele alırsak, matematikçiler masa başında çalışabilirler. Onlar yazı tahtalarını oldukça severler ama koltuklarının ulaşabileceği mesafede bir tahta varsa o da masa başı sayılır veya tahta yerine oturdukları yerden bir deftere karalamalar da yapabilirler. Bütün bu masa başı faaliyetlere rağmen matematikçiler kendilerini haklı olarak keşifler yapan kişiler olarak görürler. Fermat’ın son teoreminin 1990’larda meşhur kanıtlanması, büyük bir matematiksel keşifti. Fermat’ın son teoremini bir sonuç olarak elde etmek için kanıtlanan o büyük matematiksel keşifler, farklı örüntüler ve yapılar arasındaki ilişkiyle dair keşiflerdi. Yani çok soyut türden keşiflerdi ama yine de insanların sorduğu soruların cevaplarıydı ve olgular hakkında doğru cevaplardı. Bir cevap doğru ya da yanlış olabilir. Felsefede olan da budur. Mantık, elbette onunla yapılabilecek keşifler açısından matematiğe çok benzer ve felsefenin diğer dalları da bunlardan biraz daha az soyut olabilir, ancak yine de felsefede de temel olarak düşünerek sorulara cevap veriliyor. Bu şekilde keşifler yapabilmemizin nedeni, güvenilir bazı düşünme yöntemlerine sahip olmamızdır. Elbette, bunların hepsi her zaman güvenilir değildir.

    Siz de matematikten örnek verdiniz ancak bazen matematiğin fiziksel dünyadaki şeyleri açıklama rolünün sorgulandığını da biliyoruz. Matematik felsefesindeki iyi bilindiği üzere insanlar “matematik, fiziksel dünya gibi somut bir gerçekliğe nasıl uygulanabilmektedir?” diye sorarlar. Sizin görüşlerinizi dikkate aldığımızda bu soru felsefe ve mantığa da eşit şekilde uzanıyor gibi görünüyor. Peki, gerçekten böyle mi? Eğer öyleyse, mantık ve felsefe için de geçerli olan uygulanabilirlik sorunu hakkında ne diyebiliriz ve bu masa başı disiplinlerle gerçeklik arasındaki bağlantıyı ne güvence altına alır veya açıklar? Ya da başka bir deyişle, masa başında ürettikleri bilginin, sadece içsel olarak tutarlı sistemler değil de gerçeklik hakkında hakiki bilgiler olduğunu hangi temele dayanarak iddia edebiliriz?

    Matematiğin tarihini düşünürsek, matematiğin gerçekliğe uygulanabilir olması hiç de şaşırtıcı değildir, çünkü matematiğin başlangıcı dahi budur. Örneğin, eski Mısırlılar ve Babiller, başlangıçta kısmen hesaplama gibi sorunlarla uğraştıkları için matematiğe ilgi duymuşlardır. Mesela, bir tarlada ne kadar mısır yetiştirilebileceğini hesaplamak, tarlanın boyutlarını ölçmek ve gök cisimlerinin hareketlerini tahmin etmek gibi. Ve tabii ki sahip olduğunuz ineklerin sayısını saymak gibi daha temel düzeydeki konular da vardır. Bir tarladaki inekleri sayarsınız, diğer tarladaki inekleri sayarsınız ve sonra toplamda kaç ineğiniz olduğunu bilebilirsiniz. Bunun için toplama işlemi yapmanız gerekir. Matematik, fiziki dünyanın karmaşıklığından örüntüleri soyutlayarak ve sonra bu örüntüler hakkında mantıklı ve soyut bir şekilde düşünerek gelişti. Bu tür soyut düşünme biçimleri, başladıkları noktadan ziyadesiyle uzaklaşarak gelişti. Ama en temelde matematik buradan geliyor. Gerçeklik hakkında soyut bir şekilde akıl yürütmeyi öğrendik ancak bunu gerçeklikteki örüntüleri soyutlayarak ve bu örüntülerin birbirleriyle nasıl ilişkili olduğunu soyut bir şekilde düşünerek yaptık. Matematiğin gerçekliğe uygulanmasının temeli hâlâ budur. Tüm bilimler, az ya da çok matematik kullanır. Yani, fizik muhtemelen en çarpıcı örnektir. Ve bu yüzden kullandığımız matematik sürekli olarak gerçeklikle karşılaştırılarak test edilmektedir. Dolayısıyla, matematiğin gerçek dünyaya uygulanabilme kapasitesine sahip olması hiç de şaşırtıcı değildir. Matematik tam da bu uygulanabilirlikten gelmektedir. Ve matematiğin gelişimi de diğer bilim dallarıyla her türlü etkileşimi içermektedir.

    Anlıyorum. Ancak zaman zaman bu uygulamada bazı sorunlar görüyoruz. Örneğin, boyutu olmayan geometrik noktayı ele alalım. Bunu örneğin fiziksel bir boyuta uygulamaya çalıştığımızda bazı tutarsızlıklarla karşılaşıyoruz veya bazen resme tam olarak uymuyor. Bunun nedeni matematiğin fazla ideal olması mı? Yani, bazen fiziksel gerçekliğe uygulanabilirliğini aşan bir şekilde ideal olması mı?

    Bu, bir bakıma idealize edilmiş bir durum ama çok da ideal değil. Örneğin, belirli bir tarlada ne kadar mısır yetiştirebileceğinizi tahmin etmek istediğinizi varsayalım. Ve önce tarlanın kenarlarının uzunluğunu ölçebiliyorsunuz. Sonra geometriyi kullanarak, açıları bilmeniz gerekiyor, tarlanın büyüklüğünü, yani tarlanın alanını hesaplayabilirsiniz. Ve bundan, orada yetiştirilecek mahsulün miktarını tahmin edebilirsiniz. Tabii ki gerçek bir tarla tam bir dörtgen değildir. Bu açıktır. Ama aslında, bu durumda geometri size gerçekliğin basitleştirilmiş bir modelini sunar. Bu model gerçekliğin tamamen doğru bir resmi değildir ancak size yararlı bir yaklaşım sağlayacak kadar da yakındır. Tarım gibi bir alanda, çok kesin tahminlere ihtiyacınız yoktur, sadece yaklaşık tahminlere ihtiyacınız vardır ve bu tür model oluşturma metodolojisi, günümüzde de kullanılmaya devam eden bir şeydir. Örneğin, güneş sistemi ile ilgili çoğu hesaplamada, gezegenler nokta kütleler, yani tek tek noktalar olarak ele alınır. Bu da pratik amaçlar için yeterince iyi bir yaklaşım sağlayan cevaplar verir. Bir gezegeni dağlar, vadiler vb. ile tüm karmaşıklığıyla tanımlamaya çalışırsak, bunu yapmak için gereken matematik, tüm bu ayrıntıları biliyor olsak bile tamamen çözülemez olurdu. Bu nedenle, matematik tarihi boyunca insanlar bu tür bir model oluşturma metodolojisini kullanmışlardır. Bu, bilimin ve onun uygulamalarının başarısının ana kaynaklarından biridir.

    Model oluşturmaktan bahsetmeniz çok iyi oldu, çünkü soracağım bir sonraki soru da model oluşturmayla ilgili. Doğa ve sosyal bilimler gibi felsefenin de öncelikle evrensel yasaları keşfederek değil de model oluşturarak ilerlediğini öne sürüyorsunuz. İlk olarak, felsefi bağlamda model oluşturma ile neyi kastettiğinizi açıklayabilir misiniz? Matematiksel bağlamda bu daha anlaşılır olabilir ama felsefi bağlamda neyi kastediyorsunuz?

    Örneğin, epistemolojide belirsizlikten bahsettiğimizde, basit olasılık modellerini düşünebiliriz ve hem filozoflar hem de belirsizlik üzerine düşünen diğer kişiler bu modelleri kullanıyorlar. Kullandıkları tipik modellerden biri, hesaplamaları kolayca yapabileceğiniz piyango modelidir. Ancak aslında, epistemoloji veya olasılık teorisi yaparken piyangolardan bahsederken, her türlü basitleştirmeyi yapıyoruz. Örneğin, kullandığımız modellerde, piyango bileti satın alan kişinin kaç bilet satılacağını tam olarak bildiğini varsayıyoruz. Bu varsayımın hesaplamalarımıza dâhil edildiğini görebilirsiniz. Ancak pratikte, piyango bileti satın alan bir kişi, kaç bilet satılacağını asla bilemez. Ve bu, sonuçlar üzerinde aslında çok büyük bir fark yaratır. Kaç bilet satılacağı konusunda kişinin bilgisizliğini hesaba katmaya çalışırsanız, hesaplamalar neredeyse yönetilemez derecede karmaşık ve muhtemelen oldukça keyfi hâle gelir. Bu yüzden bu tür basitleştirmeler yapıyoruz ve bunları felsefede de yapıyoruz. Ahlak felsefesinde bile, insanlar çeşitli basitleştirilmiş modeller kullanırlar; bazıları oyun teorisinden, bazıları karar teorisinden (Decision theory) gelir. Karar teorisi kısmen felsefi bir teoridir, ancak ekonomistler, sosyologlar ve diğerleri de kullanır. Bunların hepsi durumların birçok basitleştirilmesini içerir. Örneğin, oyun teorisinde, herkesin rasyonel olduğunu ve herkesin diğerlerinin de rasyonel olduğunu bildiğini ve herkesin diğer herkesin rasyonel olduğunu bildiğini de bildiğini varsayıyoruz. Bunlar tamamen gerçekçi varsayımlar değil, ama fizikçilerin yaptığı idealizasyonlar gibi birçok şeyi aydınlatıyorlar. Yani felsefede model oluşturmayı zaten oldukça fazla kullanıyoruz. Benim fikrime göre bunu şu anda filozofların yaptığından çok daha fazla ve çok daha bilinçli bir şekilde kullanabileceğimizdir. Ama model kullanımı zaten felsefede vardır.

    Bununla ilgili olarak, model oluşturma sürecinde bazen gerçekliğin unsurları, kaçınılmaz olarak bir dereceye kadar çarpıtılarak veya belki de bazı boşluklar içerecek bir şekilde model içinde temsil edilir. Bu da genellikle harita ve arazi gibi tanıdık bir örnekle açıklanır. Bu bağlamda, felsefi faaliyette, gerçekliğin model içinde yanlış temsil edilme riski, bilimlerde olduğundan daha fazla değil mi?

    Felsefe ile bilim arasında çok da büyük bir fark olduğunu düşünmüyorum. Elbette insanlar ki buna filozoflar da dâhil olmak üzere, normalde gerçekliğin bütününü kapsayan bir model oluşturmaya çalışmazlar. Neredeyse her zaman, odaklanmak ve daha iyi anlamak istedikleri gerçekliğin belirli bir ciheti vardır. Çok karmaşık olduğu için tüm ayrıntılarıyla incelenemeyen pek çok sistem vardır ve bunu yapmaya çalışırsak hiçbir sonuca varamayız. Bu yüzden, basitleştirilmiş bir model oluşturarak bunları dolaylı olarak incelemek zorundayızdır. Ve elbette bazen bu modeller aşırı basitleştirilir ve o zaman da aptalca olabilirler. Ancak yetenekli model oluşturucular, aşırı basitleştirme ile yetersiz basitleştirme arasındaki ideal noktayı bulmayı bilirler; bu nokta, modelin mantığı anlaşılabilir olacak kadar basitleştirilmiş, ancak saçma olacak kadar basitleştirilmemiş bir noktadır. Böylece model, ilgilendiğimiz fenomenin, ilgili cihet itibarıyla önemli özelliklerini yakalayabilir ve bu, felsefe ve diğer bilim dalları için de aşağı yukarı aynı şekilde geçerlidir.

    Yanılmıyorsak, en son kitabınızda da aşırı uyumdan (Overfitting) bahsediyorsunuz, orada da bu konuya değiniyorsunuz. Gerçeklik ile modeller arasında her daim bir tür kaçınılmaz uyumsuzluk olduğunu da kabul ediyor musunuz?

    Evet, demek istediğim, bunun sadece kaçınılmaz olmadığı aynı zamanda gerçekliği basitleştirmenin yollarını bulmaya çalıştığımız anlamına da geldiğidir. İyi durumlarda, gerçekliği büyük ölçüde basitleştiren ancak yine de ilgilendiğimiz bazı önemli örüntüleri de yakalayan yollar bulmak mümkündür. Bu model merkezli düşünce tarzının işe yarayacağı önceden belli olmayabilir. Ancak bilimin tüm tarihi, bunun çok etkili bir çalışma yöntemi olduğunu göstermektedir. Yani, örneğin biyoloji gibi bir bilimi ele alalım. Biyoloji, gerçekten sistematik ve titiz bir disiplin olduğu için büyük ölçüde modeller temelinde ilerler, çünkü biyolojide neredeyse hiç yasa yoktur, çünkü biyolojide her şey, tam anlamıyla, çok karmaşık ve çeşitlidir. Yine de biyologlar, modeller oluşturarak birçok fenomeni anlayabilmişlerdir.

    Yani, söylediklerinizden anladığım kadarıyla, gerçekliğin tek bir modeli yoktur, çeşitli modelleri vardır.

    Evet, yani, farklı düzeylerde farklı modeller var.

    Peki, bu durum metafizik çoğulculuğun kapısını açar mı? Belki de birbiriyle rekabet eden gerçeklik modelleri eşit derecede meşru olabilir mi?

    Metafizik söz konusu olduğunda çoğu metafizikçi yaptıkları işi model oluşturma olarak görmez. Onlar sahiden, herhangi bir yaklaşım veya istisna olmaksızın geçerli olan evrensel ilkeleri bulmaya çalışırlar. Ve bunu yapmaya çalıştıkları sürece, elbette farklı ama birbiriyle çelişmeyen, yani hepsi de eşit derecede doğru ve birbiriyle tutarlı olan yasalar bulabilirler. Ancak bunlar gerçekliğin tamamını yansıtmasa bile sizin aklınızda olan türden bir çoğulculuk mümkündür. Eminim bunun örneklerini bulabilirsiniz, ancak sınırlı deneyimlerime göre bunun bilimde çok yaygın olduğunu düşünmüyorum çünkü genellikle farklı teorisyenler farklı modeller sunsa bile bu modellerden hangisinin doğru olduğu sorusuyla da ilgilenirler. Bence, bunlardan biri bir amaç içindir ve diğeri de farklı bir amaç için yararlı olabilir ancak bu tipik bir durum değildir. Ve bu, model oluşturmanın felsefi kullanımlarında tipik olarak olan bir şey de değildir. Çünkü genellikle belirli bir fenomenle veya bir fenomenin bazı yönleriyle ilgilendiğimizde, onunla ilgili aynı soruları sorarız ve birçok farklı insan buna farklı cevaplar verir. Ve sonra bu modellerden hangisinin daha iyi olduğu sorusu ortaya çıkar. Yani, sizin söylediğiniz gibi prensipte farklı modellerle bunu elde edebilirsiniz ancak pratikte bunun çok yaygın olduğunu düşünmüyorum.

    Size göre, felsefede modeller arasından birini seçmek, doğa bilimlerinde olduğu gibi en “iyi açıklamaya yönelik çıkarım” (inference to the best explanation) veya “geri çıkarım” (abduction) yoluyla olmalıdır. Yani, iyi bir felsefi teori için de benzer kriterlere başvuruyorsunuz. Örneğin, basitlik ve açıklayıcı güç gibi bazı ekstra teorik kriterlerimiz var. Bu kriterin felsefi veya metafizik model oluşturmada nasıl işlediğini biraz daha ayrıntılı olarak açıklayabilir misiniz? Çünkü prensipte farklı modellerimiz olabilir. Belki de hangisinin daha iyi olduğunu seçmek için başka kriterlerimiz olabilir.

    Kriterlerin ne olduğunu kısaca ifade etmek gerekirse, basitlik, açıklama gücü ve kanıtlarla uyum gibi şeyler sayılabilir. Güçten kastettiğimiz şey, bazı teorilerin yeterince bilgi vermediği, sorularınıza yeterince cevap vermediği ve bu nedenle yararlı teoriler olamadığıdır. Bu tür kriterlerin çeşitli varyasyonları vardır. Örneğin, bilim insanlarının teorilerde ve açıklamalarda çok değer verdikleri ve ilgilendikleri şeylerden birisi de estetik anlamda zarafettir. Bu kriteri kullanmaları garip gelebilir ama esasında bir şeyin zarif bir açıklamasını elde etmemiz, o şeyi gerçekten anladığımıza dair bir işareti verir. Elbette her zaman doğru olmayabilirler. Ancak, örneğin yakın zamanda bir doktora öğrencim, levha tektoniği konusunda estetik kriterler üzerine doktora tezi yazdı. Bu alan, bu tür kriterlerin kullanılmasını beklediğinizden daha karmaşık bir alan ancak mevcut levha tektoniği modeli teorisinin, başlangıçta kısmen, fenomeni ne kadar zarif bir şekilde açıkladığı gerekçesiyle kabul edildiği ortaya çıktı. Yani, bu gerçekten yaygın bir durum. Endişeliyim çünkü bazı filozofların bu kriterlere yeterince dikkat etmediklerini ve ad hoc sorunları içeren, çok çirkin ve dağınık teorilere ziyadesiyle alışmış durumda olduklarını düşünüyorum. Bilim adamları bu tarz filozofların karmaşıklık için olmaya, teorilerini daha da karmaşıklaştırmaya ve her türlü ekstra parametre eklemeye ne kadar rahat biçimde yaptıklarını gördüklerinde oldukça şüpheci yaklaşacaklardır. Ve bir diğer sorun da bazı filozofların bütün bir veriyi model ile uyumlu hâle getirme çabasıdır. Bu verilerde hatalar olabilir ve bazı veriler bir tür aykırı değerler olabilir. Dolayısıyla, teorilerinizi verilere tam olarak uydurmaya çalışırsanız elde edeceğiniz şey, yeni verilerin size ne söyleyeceği konusunda muhtemelen çok kötü tahminlerde bulunacak bir teori olacaktır. Bu, aşırı uyum sorunudur ve şu anda uğraştığım şey, felsefede bilinçlendirme egzersizi olarak düşünebileceğiniz, filozofları felsefede oluşturulan birçok teorinin, bilim adamlarının çok dikkatli bir şekilde kaçındıkları ve meslektaşlarının yaptığını düşündüklerinde de üzüldükleri bu metodolojik bir patoloji olan aşırı uyum sorunu olduğu konusunda ikna etmeye çalışmaktır.

     Bu çerçevede, rakip felsefi veya belki de metafizik modeller arasında yapılacak tercihlerin, ilkeler veya kriterler tarafından belirlenebileceğini düşünüyor musunuz? Ve kriterlerin kapsamlı veya nihai bir listesini elde edebilir miyiz? Sizce bu mümkün mü?

    Genel olarak, nihai listeler vermenin iyi bir kavrayış aracı olduğunu düşünmüyorum. Bu yüzden, bahsettiğimiz bu tür bir geri çıkarımsal metodolojinin ruhunu, bazı entelektüel erdemler ve benzeri örnekler vererek aktarabileceğimizi düşünüyorum. Ancak bu metodoloji, belirli bir bilim dalında, o bilim dalında teori seçimi konusunda uygun deneyime sahip kişiler tarafından uygulanması gereken bir metodolojidir. Elbette ayrıntılar bilimden bilime farklılık gösterecektir, ancak yönteme dair ruhun hepsinde az çok benzer olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, bu metodun yargı gücümüzü kullanmadan uygulanabilecek bir tür mekanik algoritma meselesi olduğunu düşünmüyorum. Bu tarz bir metot ile teori seçimi yapmanın hem felsefe için hem de bütün ciddi bilim alanları için de geçerli olduğunu düşünüyorum.

    Siz felsefede ayrıca sağduyuya önem veriyorsunuz. Doing Philosophy ve The Philosophy of Philosophy adlı kitaplarınızda, “Felsefe sağduyu ile disiplin altına alınmalıdır.” diyorsunuz. Öncelikle, sağduyuyu felsefenin başlangıç noktası veya bağlayıcı unsuru olarak kabul etmekle ne demek istediğinizi açıklayabilir misiniz?

    Sağduyu derken çoğu yetişkinin bildiği türden şeyleri ve belirli bir toplumdaki çoğu yetişkinin paylaştığı türden bilgi edinme yöntemlerini kastediyorum. Yani sağduyunun kutsal olduğunu kastetmiyorum. Sağduyu terimini, sağduyuda hatalar olabileceği şeklinde kullanıyorum. Bazı toplumlarda köleliğin tamamen kabul edilebilir olduğu ya da dünyanın düz olduğu gibi şeyler sağduyu olarak kabul edilebilir. Yani sağduyu her zaman doğru değildir, ama aynı zamanda biz normal insanlar, yaşadığımız dünya hakkında ve üzerinde hareket ettiğimiz dünya hakkında muazzam miktarda sağduyu bilgisine sahibiz. Hem doğal dünya hem de toplumsal dünya hakkındaki bilgiden bahsediyorum. Bu bilgi, bir miktar cehalet ve hatalarla karışık olsa da sahip olduğumuz bilgidir ve bu bilgi olmadan ya da bütün bu bilgiyi tamamen bir kenara atarak bilim yapmaya çalışmak saçma ve aslında mümkün değildir. Deneysel bir bilim insanı bile her zaman sağduyu bilgisini kullanır. Test tüpünü tutup tutmadıklarını ya da belirli bir test tüpüyle sıvıyı döküp dökmediklerini bilmeleri gerekir. Bu sadece sağduyu yöntemlerini kullanmaktır. Bence tüm bilim buradan başlar ve tüm bunları bir kenara bırakmaya çalışırsak, kendimizi neredeyse tamamen cehalete mahkûm ederiz ve bu durumda da hiçbir şeyi öğrenemeyiz. Descartes bunu yapmaya çalışmıştı. Yani, hiçbir şey varsaymadığınız bir noktadan bilimsel bilgiyi geri kazanabileceğini düşünmesinin tek nedeni buydu. Bundan dışındaki şeyler ise temelde Tanrı’nın varlığına dair yanlış bir kanıtlama sunarak ve bu kanıtlamayı kullanarak diğer şeyleri desteklemek için kullanmaktı ki bu esasında bir aldatmacaydı.

    Ama yine, günümüzün kuantum mekaniği veya genel görelilik gibi modern bilimsel teorileri ve hatta matematikteki süreklilik veya sonsuzluk teorileri, genellikle günlük yaşamdaki sezgilerimizle veya sağduyumuzla çelişiyor gibi görünüyor. Ama tam olarak kastettiğiniz sağduyu bu mu, bilmiyorum. Eddington’un iki masa örneği ile ünlü olduğu gibi biri günlük deneyimlerimizden aşina olduğumuz yaklaşım, diğeri ise fizik teorilerinde anlatıldığı gibi teorik yaklaşım. Bu ikisi tam anlamıyla bağdaşmaz demesek de birbiriyle uyumsuz gibi görünüyor. Bu konuda bir şey söylemek ister misiniz?

    Daha önce de söylediğim gibi, sağduyunun yanılmaz olduğunu düşünmüyorum. Masa örneğini ele alalım. Masanın yüzeyinin sağlam olduğu sağduyu ile bilinen bir gerçektir ve diyelim ki ahşaptan yapılmış olsun. Modern bilim hakkında hiçbir şey bilmeyenlerin çoğuna sorarsanız, onlar bu konuda hiçbir şey bilmiyor demektir. Masanın yüzeyinin boş uzaydaki parçacıklardan oluştuğu doğru mu? Yani, hayır, masanın yüzeyi kesinlikle böyle olamaz derler. Ve bu, sağduyunun yanlış cevap verdiği bir durumdur. Ancak bu aynı zamanda sağduyunun güvenilir olduğu alanın dışında uygulandığı bir durumdur. Yine de insanların uyguladığı sıradan düşünme biçimleri olduğu için sağduyu sayılır. Ve bence, sonlu şeyler için mükemmel şekilde çalışan birçok düşünme biçimimiz olduğu da doğrudur. Ancak sonsuz ve sınırsız olan için, biz matematikçiler tamamen tutarlı düşünme biçimleri geliştirmişizdir. Lakin bunlar, sıradan insanların bu konuyu düşünme yolları değildir. Bu nedenle, bence fark etmemiz gereken bir şey, sağduyunun büyük bir kısmının psikologların sezgisel yöntemler olarak adlandırdığı, nispeten kolay ve hızlı uygulanabilen ve pratik amaçlar için bize çoğunlukla doğru cevaplar veren, ancak %100 güvenilir olmayan düşünme yollarına bağlı olduğudur. Filozofların yapmaya eğilimli olduğu bir şey de bu sezgisel yöntemleri yıkıma uğratana kadar test etmektir. Sezgisel yöntemlerin sınırlarını ortaya çıkaran aşırı durumlarda bunları uygulama yolları bulurlar. Ancak önemli olan, bu tarz bir yıkımdan hareketle, bu sezgisel yöntemlerle hiçbir bilgi edinemediğimiz sonucuna varmamamız gerektiğidir çünkü sezgisel yöntemler çok çeşitli olan olağan durumlarda bilgi sağlarlar. Ve bu da beklediğimiz bir şeydir, çünkü bu sezgisel yöntemler, bazı durumlarda biyolojik evrimle, bazı durumlarda ise bir tür sosyal evrimle kullanmak üzere geliştirdikleri yöntemlerdir. Ve bu sezgisel yöntemlerin çoğunu kullanmamızın ana nedeni, belirli bir dizi durumda güvenilir olmalarıdır.

    Epistemolojiniz hakkında bir soru sormak istiyorum. Bilgiyi, yaygın kabul edildiği hâliyle yani “gerekçelendirilmiş doğru inanç” gibi analiz edilecek bir kavram olarak görmüyorsunuz. Bilgiyi epistemolojinin temel kavramı olarak alıyorsunuz. Önce bilgi olarak bilinen yaklaşımınızda kanıt eşittir bilgi (K=B) diye bir formülasyonunuz var. Bu pozisyonla ne demek istediğinizi ve bilgiyi epistemolojide temel kabul etmenizin nedenini açıklayabilir misiniz?

    Öncelikle, dikkat edilmesi gereken bir nokta da psikoloji disiplini açısından bakıldığında, bilgi kategorisinin doğru ya da yanlış inanç kategorisinden daha temel olduğu konusunda artık çok sayıda psikolojiden gelen kanıtın olduğudur.

    Gerekçelendirme için de aynısı söyleyebilir miyiz?

    Evet, bence “gerekçelendirme” terimi açıkça biraz daha teknik bir terimdir. Epistemologlar tarafından belirli bir tür epistemik gerekçelendirme için kullanılması, bunun oldukça teknik bir terim olduğunu göstermektedir. Ben sadece bir tür psikoloji sorusuyla başlıyorum. Şu anda, 2 yaşındaki çocuklar gibi çok küçük çocukların, bilmek ve bilmemek arasında bir tür ayrım yaptıklarına dair birçok kanıt var ancak doğru veya yanlış inanç arasındaki ayrımı kavrayamıyorlar. Ve bu, birçok hayvan için de geçerli. Yani, hayvanların da bir tür epistemolojik düşünme biçimleri var. Bu şaşırtıcı değildir, çünkü örneğin saklanma fikrini ele alırsak, saklanmak birçok hayvanın yaptığı çok temel bir şeydir. Ancak saklandığınızda, yaptığınız şey başka bir hayvanın nerede olduğunuzu bilmesini engellemeye çalışmaktır. Bu nedenle, saklanmak için diğer hayvanların neyi bilip neyi bilemeyeceğini takip gerekir. Dolayısıyla, bu kadar basit bir fenomen bile bilgi kategorisini içerir. Ve şu anda hayvan etolojisinden bu tür birçok kanıt var. Bu da küçük çocuklar gibi birçok insan dışı hayvanın bilgi ve cehalet arasında ayrım yapabildiğini, ancak doğru ve yanlış inançlar arasında ayrım yapamadığını kanıtlıyor. Zihin okuma olarak adlandırılan başkalarına zihinsel durumlar atfetme eyleminin zorluğunu düşündüğünüzde bu durum o kadar da şaşırtıcı değildir. Az önce harita ile arazi arasındaki farktan bahsettiniz. Zihin okuma eylemini de çevrenizin zihinsel haritalarını oluşturmak olarak yani başka bir faili zihninin haritasını oluşturmak veya çizmek olarak düşünelim. Bu durumda, haritanız diğer hayvanların haritalarını da içermelidir, ancak onların haritaları da sizin haritanızı içerecektir ve bu da bir tür sonsuz gerilemeye yol açar. Ve herkesin haritalarının ve onların sizin hakkınızdaki haritalarının vb. haritalarını tutmak zorunda kalırsanız, bu görevin hesaplama açısından tamamen imkânsız hâle geleceği açıktır. Görünüşe göre bizim ve diğer hayvanların yaptığı şey, çok daha etkili bir şeydir. Bu, diğer hayvanların zihin haritalarını oluşturmak ya da çizmek gibi bir şey değildir. Harita çizmek için sadece boş bir kâğıt ile başlamıyoruz, aksine herkesin gerçekliğe erişebildiği varsayılan bir modelden yola çıkıyoruz. Sonra yaptığımız şey, belirli engellerin olduğu durumlarda bu varsayılan durumu askıya almayı öğrenmektir. Mesela, diyelim ki bir kayanın arkasında başka bir hayvan var; bu durumda bizim görebildiğimiz, ama onların göremediği için haberdar olmadıklarını bildiğimiz şeyler olabilir. Dolayısıyla, aslında, diğer zihinler hakkında düşünmeye başlamanın en verimli yolu, bu varsayılanın bir tür bilgi olduğu yoldur. Bu, doğru ve yanlış inanç arasında bir ayrım yapmayı gerektirmez, çünkü o noktada diğer insanların haritalarının haritalarını çizmeye çalışmaya başlarız ve işler gerçekten çok karmaşık hâle gelir. Ancak bu, bilgi olduğunda, etkili ve tamamen anlaşılır bir durum olur. İşte bu yüzden psikolojik düzlemde, inanç kategorisiyle değil, bilgi kategorisiyle başlıyoruz.

    Bu, pek çok filozofun tamamen gözden kaçırdığı bir husustur. Bunu gözden kaçırmışlardır çünkü ziyadesiyle bildiklerimizin kelimelerden oluşan bir cümle içinde özetlendiği türden bir dil modelini esas alarak çalışıyorlar. Ancak çevremizle ilgili bilgimizin çoğu bu şekilde değildir. Nesnelerin nerede olduğunu bilmek, genellikle nesneleri tanımlayan cümleleri bilmek değildir. Daha çok bir haritaya sahip olmak gibidir. Ve elbette, epistemolojide, birisi şöyle diyebilir: “Bu düşünme biçimleri psikolojik olarak doğal olabilir, ama belki de teorik olarak en yararlı düşünme biçimleri değildir.”. Gene elbette, birçok epistemolog, doğru ya da yanlış, gerekçeli ya da gerekçesiz olabilecek bir inanç kategorisinden yola çıkarak epistemoloji yapmaya çalışmıştır. Sonra da bilgiyi, oradan yola çıkarak inşa edebilecekleri bir şey olarak gördüler. Ancak, kurdukları zihin modellerine yakından baktığınızda, aslında bilgi kategorisini gizlice içeri soktuklarını, onu da masanın altına itmeye çalıştıklarını fark edersiniz ama bilgi yine de oradadır. Örneğin, bu tür bilgiye benzemeyen, ilk resimde gösterilen zihinle ilgili en etkili düşünce biçimlerinden biri, olasılıklar vb. ile başladığınız, sizin de iyi bildiğiniz öznel Bayesçilik’tir. Ancak bu çerçeve içinde epistemoloji ile uğraşan insanlara baktığınızda, yeni kanıtlara göre güncelleme yapmaktan bahsediyorlar ve bu yeni kanıtın ne olduğunu gerçekten açıklamıyorlar ancak aslında bunun bilgi rolünü oynadığını görebilirsiniz. Ve böylece bilgi kategorisine gizlice sızıyorlar. Ve şöyle diyebilirler: “Aslında bilgi olup olmadığı pek önemli değil.”. Ancak konuşma tarzlarına bakarsanız, bunu her zaman bilgi olarak ele aldıklarını görürsünüz. Örneğin, öğrenmeden bahsederler ve “bu durumda yeni kanıtlara ihtiyacımız var” veya “daha fazla bilgiye ihtiyacımız var” gibi şeyler söylerler. Ancak bunu her zaman fiilen yeni bilgi olarak düşünürler. Çünkü “yeni kanıtlara veya yeni bilgilere ihtiyacımız var” dediğinizde, sadece daha fazla inanca ihtiyacımız olduğunu kastetmiyorsunuz; çünkü sadece daha fazla yanlış inanca sahip olsak, bu hiç yardımcı olmazdı. Ancak bu durumlarda, aslında daha fazla bilgiye ihtiyaç duyduklarından bahsediyorlar; dolayısıyla, bilgiye öncelik veren epistemolojiye alternatif olduğu iddia edilen bu yaklaşımların nasıl işlediğine gerçekten baktığınızda, bunların işe yaramasının tek nedeni, çerçevelerinin bir yerlerinde bilgi kategorisini gizlice kullanmış olmalarıdır.

    Ama bu aynı zamanda ilginç sonuçlar doğurabilir gibi görünüyor. Örneğin bu durum dinî inanç meselelerine de uygulanabilir mi? Mesela biri gelip “Tanrı’nın var olduğunu biliyorum” dediği zaman, ondan herhangi bir gerekçe istemezsek ona her şeyi iddia edebileceği bir alan açmış olmaz mıyız? Birinin bildiğini iddia edebilmesi için bir tür gerekçe göstermesi gerekmez mi?

    Elbette onlara bunu nasıl bildiklerini sorabilirsin ve bu temelden yola çıkarak bir tartışma başlatabilirsin. Sanırım hepimiz, gerekçeyi sonsuza dek sormaya devam edemeyeceğimizi kabul ederiz. Dolayısıyla, arkadaşın sana, diyelim ki başının ağrıdığını söylerse, “Peki, başının ağrıdığını nereden biliyorsun?” diye sormak oldukça aptalca bir soru olur. Ve tabii ki, başının ağrıdığını nasıl bildiğini açıklamak o kadar da kolay değildir. Yani, arkadaşın “hissediyorum” diyebilir. Ama o zaman sen de “peki, bunu hissettiğini nasıl kanıtlayabilirsin?” diyemezsin. Bu makul değildir. Dolayısıyla, insanların söyledikleri her şey için gerekçe sunmaları gerektiği varsayımından hareket edemeyiz çünkü bu bizi gerekçelerin sonsuz bir döngüsüne sürükler. Biraz daha ileri gidebiliriz. Yani, bazı insanlar dua ettiklerinde Tanrı’nın kendileriyle konuştuğunu söyledikleri için Tanrı’nın var olduğunu bildiklerini iddia ediyorlarsa, onlara “Bunun Tanrı olduğunu nereden biliyorsunuz?” diye sorabiliriz ve onları biraz sıkıştırabiliriz. Ama genel epistemolojik yöntemlerle her zaman doğru ve yanlış savlar arasındaki farkı ya da bilgi ile sahte bilgi arasındaki farkı ayırt edebileceğimizi beklememeliyiz.

    Anlıyorum ama mesela biri gelip size “Tanrı benimle konuşuyor” derse, onun bu savına saygı gösterir miydiniz? Yoksa bunu sorgular mıydınız?

    Ben tamamen seküler biriyim, o yüzden onların yalan söylüyor ya da yanılıyor olabileceklerini düşünürüm. Bunu düşünüyorum çünkü teistik teorilerin şeyleri açıklamakta pek de iyi bir açıklama modeli sunduğunu düşünmüyorum. Ama kesinlikle onları bu konuda yanıldıklarına ikna edebileceğimi beklemiyorum çünkü insan dediğimiz canlı böyle bir şey değildir. Teistik argümana isterseniz katılırsınız isterseniz reddedersiniz. Sanırım hepimiz çılgın bir komplo teorisine inanan biriyle tartışma tecrübesi yaşamışızdır. Böyle bir durumda yaygın tecrübe şudur: Onları bunun yanlış olduğuna ikna edecek hiçbir şey söyleyemezsiniz, çünkü onlar bu komployu her zaman genişletmeye devam edebilirler ve sonunda danışabileceğiniz tüm Wikipedia sayfalarının yazarlarının da bu komplonun bir parçası olduğu ortaya çıkar. Dolayısıyla, argümanların başarabileceği şeylerin bir sınırı vardır. Ve elbette, birisinin konuşmalarında bir komplo teorisi geliştirebilmesi, bir şeye tutunabilmesi, onun rasyonel olduğu anlamına gelmez. Aslında, komplo teorisi için iyi bir kanıtları olmayabilir ama sadece bunun için kanıtları olduğuna yanlış bir şekilde inanıyor olabilirler. Ancak diyalektiğin başarabileceği şeylerin de bir sınırı vardır.

     Aslında bu konu, klasik epistemolojide, özellikle de gerekçelendirilmiş doğru inanç çerçevesi içinde ele alındığında, hatanın genellikle bilgiye değil de inançlara atfedilmesi ile bağlantılı olabilir. Peki, sizin görüşünüze göre yanlış bilgiden söz etmek anlamlı mı?

    Yanlış bilgi diye bir şey yoktur. Yani, elbette insanların bir şeyi bildiklerini sandıkları durumlar olabilir ama aslında bildiklerini sandıkları şey yanlıştır ve bu da onun da yanlış olduğu anlamına gelir. Bildiklerine dair inançları da yanlıştır. Ve bu aslında temel bilginin, bilginin temel mantığının bir parçasıdır; bilgi, insanlar ile çevrelerindeki dünya hakkındaki gerçekler arasındaki bir ilişkidir, oysa inanç daha çok, sanki kendinize bir şey söylemek gibidir. Ve elbette yanlış şeyler söyleyebilirsiniz. Yanlış şeyleri bilemeyeceğimiz gerçeği, bilginin ne olduğunun bir parçasıdır.

    Modal Logic As Metaphysics (Metafizik olarak Modal Mantık) kitabınızla ilgili bir soru sormak istiyorum. Siz, “her şeyin zorunlu olarak var olduğu” şeklinde formüle edilebilecek bir zorunlulukçuluğu (Necessitism) savunuyorsunuz. Peki bu bağlamda, sizin görüşünüze göre “zorunluluk” kavramını tam olarak nasıl anlamalıyız? Bu elbette Kripke’nin bize vermiş olduğu çerçeve ile ilgili fakat “Zorunlu olan her şeyin zorunlu olarak var olması gerekir.” gibi bir önermeyi nasıl anlamalıyız?

    “Zorunluluk” derken, başka türlü olamayacak olanı kastediyorum; yani en genel anlamıyla. Dolayısıyla burada kimsenin bildiği ya da inandığı şeylerden değil, sadece neyin farklı olabileceğinden bahsediyoruz. Örneğin, evrenin tüm tarihi, gerçekte olduğu hâlinden farklı olabilirdi. Bu çok felsefi gelebilir ama gündelik hayatta ne yapabileceğimizle ne yapamayacağımız arasında ayrım yaparız.      Örneğin, bir mili 20 dakikada yürüyebilirim ama bir mili dört dakikada koşamam ve bu benim sınırımdır. Sonra elbette bunu, her türlü teknolojiyle, belki de gelecekteki teknolojiyle veya olası teknolojiyle neler yapılabileceğini düşünerek genelleştirebiliriz. Daha genel olarak, fiziki olarak neyin mümkün olduğunu, hangi evren modellerinin fizik kanunlarıyla bağdaştığı düşünebiliriz ve hatta belki de fizik kanunlarının nasıl farklı olabileceğini de düşünebiliriz. Yine, bilinen ile bilinmeyen arasındaki farktan bahsetmiyoruz sadece ne olabilirdi diye ifade edilecek şeyden bahsediyoruz.

    Siz zorunlulukçuluğu kadercilik (Fatalism) kavramından ayırıyorsunuz yine de olumsalcılık (contingentism) sağduyumuzla ve seçim yapmaya dair gündelik sezgilerle daha uyumlu görünüyor. İlk bakışta özgürlük kavramı zorunlulukçuluktan çok olumsalcılık ile daha uyumlu görünüyor. Öyleyse, zorunlulukçuluğun insan özgürlüğüyle nasıl bağdaştığını kısaca açıklayabilir misiniz?

    Zorunlulukçuluk özellikle hangi nesnelerin var olduğu ile ilgilidir. Genel anlamda olumsallıkla ilgili değildir. Bu yüzden, örneğin size çok meşgul olduğumu söylediğim ve bu röportajı yapmadığımız bir durum ve bu röportajı yaptığımız durum, her ikisi de zorunlulukçulukla tamamen uyumludur. Dolayısıyla bunun özgür iradeye bir meydan okuma olduğunu düşünmüyorum. Bu sadece var olmakla ilgili sorularla ilgilidir. Normalde, hangi insanların var olduğunun olumsal olduğunu varsayarız. Eğer annemle babam hiç tanışmamış olsalardı, ben de var olmazdım diye düşünürüz. Ancak zorunlulukçuluğun söylediği şey şudur: Elbette annemle babamın hiç tanışmamış olmasının mümkün olduğunu varsayabiliriz. Yani bu olabilirdi ve eğer hiç tanışmamış olsalardı, ben de şimdi olduğum gibi bir insan olamazdım. Ancak bu görüşün ısrar ettiği şey, ebeveynlerim tanışmamış olsalar bile benim yine de var olacağımdır, ancak bir insan olarak değil, sadece olumsal bir insan olarak. Ve bu yüzden, sadece olumsal bir insan, etten ve kemikten oluşan bir varlık değildir, sadece etten ve kemikten oluşabilecek bir şeydir.

    Ama yine de her şeyi var edemeyiz, özellikle de imkânsız olan şeyleri.

    Doğru. Eğer var olması imkânsız bir şeyse, o zaman onu kesinlikle var edemeyiz.

    Yani bu anlamda, varoluşun sınırları zaten sabit gibidir.

    Evet. Yani bir bakıma sınırlar vardır. Bunlar, benim savunduğum görüşe bağlı değildir. Bağlı olan şey, hangilerinin bir tür somut biçimde gerçekleştiğidir.

    Somut olan şeylerden bahsederken, belki uzay-zamansal olmayı da düşünebiliriz. Ve örneğin, kitapta Wittgenstein’ın doğmamış çocuğunun da var olduğunu söylüyorsunuz.

    Evet, ama bunu biraz açıklığa kavuşturayım. Yani, bir çocuk derken, doğmamış bir çocuktan bahsediyoruz; aslında bu, henüz döllenmemiş bir çocuk. Yani bu gerçek anlamda bir çocuk değil çünkü sahici bir çocuk etten ve kemikten oluşan bir varlıktır. Dolayısıyla bahsettiğimiz şey, sadece olumsal bir çocuk ve aslında hiç de çocuk değildir ama sanki çocuk olma metafizik potansiyeline sahip bir şey gibidir.

    Belki de çocuk fikri veya idesi gibi mi?

    Hayır, fikir değil, bu çok psikolojik bir anlam katıyor. Çünkü düşünce sahibi varlıklar olmasaydı bile, yine de bu olumsal varlıklar olurdu. Muhtemelen düşünce sahibi varlıklar olmasaydı psikolojik anlamda fikirler de olmazdı.

    Aslında bu noktayı açmanız iyi oldu, çünkü sormak istediğim şey şuydu: Varoluş derken neyi kastediyorsunuz ve bunu nasıl anlamalıyız? Çünkü geleneksel olarak, özellikle felsefe tarihinde, özellikle de fiziksel varoluştan söz edildiğinde, vurgu genellikle uzay-zamanlılık bağlamında örneğin hissi erişilebilirlik, nedensel ilişki ve belki de gözlemlenebilirlik gibi uzay-zamansal özellikler açısından anlaşılmıştır. Ancak günümüzde, modern fizikte uzay-zamansallığın temel bir unsur olmadığı ve koşullu da olabileceği yönünde bazı görüşler var. Elbette bu başka bir konu ama yine de günümüzde uzay-zamansallık merkezde değil. Peki, bu arka plana göre varoluşu nasıl tanımlıyorsunuz? Bununla tam olarak neyi kastediyorsunuz? Burada varoluşu nasıl anlamalıyız?

    Var olmak demek, bir şey olmak demektir; hem de en genel anlamıyla bir şey olmak. Örneğin biri, “15 ile 20 arasında asal sayı var mı?” diye sorduğunda doğal cevap “evet”tir, çünkü 17 ve 19 asal sayılardır ve 15 ile 20 arasındadırlar. Dolayısıyla, 15 ile 20 arasında asal sayılar var dediğimizde, uzayda, zamanda ya da başka bir yerde var olan bir şeyden bahsetmiyoruz. Sadece matematiksel varlıklar hakkında konuşuyoruz; bunlar hiçbir şey değil, bir şeydir. Dolayısıyla, bu en genel anlamıyla bir şey olmaktan bahsettiğimizde, uzay-zamanda olup olmadığı, somut olduğu veya nedensel ilişkilere sahip olduğu gibi şeylere benzer kısıtlamalar yoktur. Bu, bir şey olma kavramının tamamen kısıtlamasız bir hâlidir. Ve bu, Wittgenstein’ın sadece mümkün olan çocuğu kavramı için sahip olduğum türden bir kavramdır.

    Bu oldukça genel bir varlık anlamıdır. O hâlde belki de sorabileceğim son büyük sorulardan biri bu olabilir. Yanılmıyorsam, genel projenizin bir tür monist mantık anlayışını gerektirdiğini anlıyorum. Ve bence bugün hâkim görüşün belki de mantıksal çoğulculuk olduğunu söylemek yanlış olmaz. Siz monist bir mantık anlayışını savunuyor musunuz? Eğer öyleyse ne tür bir monizm savunuyorsunuz?

    Bunun hâkim bir görüş olduğunu sanmıyorum, ama tabii ki pek çok kişi bu görüşe sempati duyuyor. Bence bu ortadaki tartışmayı oldukça karıştıran bir kafa karışıklığı ve mantık ile meta-mantık arasındaki ayrımdır. İnsanlar mantığın geçerlilikle ilgili olduğunu düşünürler ve sonra da mantıki doğrulardan söz ederler. Bu çok kafa karıştırıcı bir düşünce tarzı. Ancak mantıki doğruların geçerlilikle ilgili doğrular olduğunu düşünüyorlar ki bu aslında onların meta-mantıki doğrular olduğunu söylemekle aynı şey ama bu bir hata. Temel mantıki doğrular, geçerliliğin teknik bir kavramı ya da bunun gibi bir şeyle ilgili değildir. Bunlar sadece çok, çok genel doğrulardır. Örneğin, her şeyin kendisiyle özdeş olduğu ifadesi, bu bir mantıki doğrudur. Üçüncü hâlin imkânsızlığı yasası; kabaca söylemek gerekirse, bir şeyin ya öyle olduğu ya da olmadığı anlamına gelir. Bu bir mantıki doğrudur. Bunun geçerlilikle hiçbir ilgisi yoktur. Yani, aslında geçerlidir, ama burada geçerlilikten söz edilmiyor. Geçerlilik dil ile ilgilidir; temel mantıki sağduyu ise sadece doğrularla ilgilidir; dolayısıyla bunlar dil ile ilgili değildir. Dil kullanıyoruz, ama özellikle dil hakkında konuşmak için değil. Ve bunlar, temel mantıki doğrulara bakarsanız ki bunlar hiçbir kısıtlama olmaksızın genelleştirerek elde edebileceğiniz şeylerdir, tıpkı en genel anlamda bir şey olmaktan bahsederek varoluşu genelleştirip tanımladığımız gibi. Bunlar hakkında çoğulculuk yoktur. Yani bunlar sadece sınırsız genellemeler. Ve eğer biri bunları reddederse, o zaman sadece doğruluğun doğası hakkında bir tartışmaya girmiş olur. Ve bu yüzden, bence çoğulculuk, genellikle geliştirildiği şekliyle temeli, geçerliliğin teknik kavramının farklı şekillerde geliştirilebileceği fikridir ki bu doğrudur. Ve sonra fikir şudur: Bir tür geçerlilik hakkında genellemeler yapılabilir ancak farklı bir tür geçerlilik hakkında farklı genellemeler yapabilirsiniz. Ancak bu, en temel mantık yasalarının kendisiyle ilgili değildir ve en temel mantık yasaları söz konusu olduğunda, monizmden başka bir şeye yer yoktur. İşte bu yüzden çoğulculuğun mantık ve meta-mantık arasındaki bu karışıklığa dayandığını düşünüyorum.

    Ama ilginçtir ki örneğin tam da üçüncü hâlin imkânsızlığı yasası sezgisel mantık tarafından sorgulanmaktadır.

    Elbette, tıpkı fizikte birbiriyle rekabet eden fizik teorileri olabileceği gibi, bu durum bu teoriler konusunda çoğulcu bir tutum sergilememiz gerektiği anlamına gelmez. Bunlar sadece teorik anlaşmazlıklardır. Asasında ben sezgicilerin büyük ölçüde yanıldıklarını düşünüyorum. Sezgicilik, çok zayıf bir epistemolojiye dayanan belirli bir inşacı felsefeyi beraberinde getirir. Dolayısıyla onlar sadece yanılıyorlar.

     Sizce bu anlamda tek bir mantık sistemi diğerlerine göre gerçekliğe daha uygun mu? Farklı mantık sistemlerinin daha derinde, altta yatan bir mantığa dayandığını mı düşünüyorsunuz, yoksa Kripke’nin sezgisel akıl yürütme kavramı ya da Chomsky’nin derin yapı kavramı gibi bir tür altta yatan düzeye mi?

    Evet, tek mantık sistemi diğerlerine göre daha uygun. Sezgisel akıl yürütme, insanların refleksif düşünme öncesi yaptıkları akıl yürütmedir. Bazı insanlar bu konuda diğerlerinden daha başarılıdır. Ancak sezgisel akıl yürütme, büyük ölçüde sağduyunun bir parçasıdır ve %100 güvenilir değildir. Örneğin, sonsuzlukla ilgili konularda sezgisel akıl yürütme yanılabilir. Chomsky’nin doğuştan gelen yapıları gibi şeyler olsa bile Chomsky’nin bahsettiği şey doğuştan gelen bir dil modülüdür ki bu da bir şeydir. Aslında onun vurguladığı şey, bunun insanlara özgü bir şey olduğudur; bu, genel akıl yürütmeyle ulaşabileceğiniz bir şey değildir. Ancak çok seçik ve belki de oldukça keyfi görünen özelliklere de sahiptir. Dolayısıyla bu bir tür mantık değildir. Temelde, insanların kolayca öğrenebileceği dillere çok daha özgü bir şeydir. Dolayısıyla, kabaca söylemek gerekirse en azından belirli bir dil için doğru mantık, en genel ve doğru genellemelerden oluşan mantıktır ve bu psikolojik bir mesele değildir. Bu sadece nesnel olarak neyin doğru olduğu meselesidir.

    Bu klasik mantıktır diyebilir miyiz?

    Evet. Ama aslında bu, klasik mantığın bir uzantısı olabilir; çünkü bu kavramları netleştirmenin en doğal yolu budur. “En az iki şey vardır” ifadesini ele alırsak, bu, nesneler hakkında tamamen genel bir genellemedir. “En az iki şey vardır” ifadesi tamamen geneldir ve doğrudur. Bu doğrudur çünkü örneğin; Münih ve Oxford vardır ve bunlar ilk akla gelen iki şeydir. Ancak bu, standart klasik mantığın bir teoremidir. Dolayısıyla, klasik mantığın ötesine geçen, bu anlamda da mantıki doğrular olan doğrular olabilir. Ama evet, temel olarak klasik mantığın tüm temel ilkelerinin doğru olduğunu düşünüyorum.

    Zorunlulukçuluk kavramından söz edildiğinde, Türkiye’deki pek çok okuyucu, özellikle de İslam felsefesine aşina olanlar, hemen İbn Sina’yı akıllarına getirir; zira onun metafiziği de, tıpkı sizinki gibi daha çok “modalite”yi merkezine almıştır. Genel olarak sadece Tanrı içinmiş gibi düşünülen “zorunluluk” kavramını, diğer varlıklara da genişlettiği bilinen bir gerçektir. Bu nedenle, dergimiz okuyucuların doğal olarak ilgisini çekecek bir soru olarak, İbn Sina’nın eserleriyle ilgilenme fırsatınız oldu mu?

    Okuyanların bildiği gibi, Modal Logic As Metaphysics adlı kitabımda İbn Sina’dan bahseden kısa bir bölüm var; zira o, modal mantığın bazı temel formüllerini önceden öngörmüş gibi görünüyor. O bölümü yazdığımdan bu yana, Aristoteles’in çalışmalarını temel alan, ancak bunu daha da ileriye götüren İslam dünyasındaki mantık geleneği hakkında biraz daha bilgi edindim. O bölümde aktardığım bazı varsayımların, İbn Sina’nın yanlış yorumlanmasına dayandığı ortaya çıktı, ancak onun bu tür konular üzerinde düşündüğü kesin. Bu, o alandaki uzmanların çözmesi gereken bir konu. Komik bir şekilde, Oxford’da İslam epistemolojisi, yani bilgi teorisi üzerine çalışan bir doktora sonrası araştırmacıyla birlikte çalışıyorum ve orada, Bağdat’ta erken İslam döneminde, görüşleri benim Knowledge and Its Limits kitabımda savunduğum görüşe aslında oldukça yakın olan epistemologlar olduğu ortaya çıktı. Ancak İbn Sina’nın tam tersi bir görüşü varmış gibi görünüyor. Yani, epistemologların kullandığı kaba terimlerle ifade edersek. O bir içselciydi (internalist), ben ise bir dışsalcıyım (externalist). Ancak İslam epistemolojisi geleneği içinde pek çok dışsalcı epistemoloji varmış. Ve böyle bir bağlantı olmasından çok memnunum, çünkü savunduğum görüşün, normal bir insan bakış açısıyla bakıldığında, aslında çok doğal bir görüş olduğunu düşünüyorum. Yani bunlar 21. yüzyıl felsefesinin tuhaf bir sapması değildir.

    Peki, en çok hangi filozofla ilgilendiğinizi ya da en çok hangi filozofun eserlerini okuduğunuzu bize söyleyebilir misiniz?

    Öncelikle şunu belirtmeliyim ki ben bir felsefe tarihçisi değilim. Bir zamanlar en ciddi şekilde ilgilendiğim filozof aslında Leibniz’di. Doktora tezimi ne üzerine yazacağıma dair ilk fikrim de Leibniz’in yeterli sebep ilkesi üzerineydi. Bunu nasıl formüle edebileceğime dair bazı belirsiz fikirlerim vardı. Bu fikri oldukça çabuk bir kenara bıraktım çünkü bunun işe yarayacağını düşünmüyordum. Aslında Leibniz’in yeterli sebep ilkesi, günümüz metafiziğinde oldukça moda oldu, ancak bu ilke, benim tamamen çılgınca bulduğum görüşleri savunmak için kullanılıyor; örneğin, hiçbir ayrım olmadığını savunan monizm gibi. Bence Leibniz’in kendisi de bundan hoşnut olmazdı. Dolayısıyla, üzerinde çalışmaya en çok yaklaştığım filozofun o olduğunu söyleyebilirim.

    Peki bilinç hakkında ne düşünüyorsunuz? Kendinizi bir fizikalist olarak görüyor musunuz?

    Bilinç oldukça özel bir kavramdır ve insan bilgisinin büyük bir kısmı aslında bilinçli değildir. Dolayısıyla, bilinç kadar özel bir şeye sahip olup olmadıkları konusunda emin değilim. Ama zihinsel yeteneklere sahip olmak için bunun gerekli olduğunu düşünmüyorum.

    Her şeyin bir şekilde temel fiziğe indirgenebileceğini düşünen o çok katı anlamda bir fizikalist değilim. Bence bu tür indirgemeci görüşler, çağdaş bilim felsefesinde genel olarak reddediliyor. Aslında ben, fiziki olmayan tuhaf bir maddenin var olduğunu düşünen biri değilim; insanlar bazen, sanki fiziki dünyayı tamamen aşmış gibi qualia ya da benzeri şeylerden bahsederler. Ben bu görüşü hiç benimsemiyorum. Ve bence, bizlerin, insanların bedenlerinden tamamen bağımsız ruhları yok. Ama diyelim ki insan olmayan hayvanların sahip olduğu bilgi gibi bir şeyden bahsediyorsanız, bence onlar çevreleri hakkında gerçekten bilgiye sahipler. Nesnelerin nerede olduğunu biliyorlar. Ve onların bilgisini temel fizik terimleriyle tanımlamaya çalışmak, saçma bir girişimdir. Yani, dünya hakkında farklı düzeylerde teoriler vardır. Ama ben, bir tür ruhsal öz ya da benzeri bir şeyin, gördüğümüz dünyayı anlamak için iyi bir yol olduğunu düşünmüyorum.

    Bu arada, son olarak, belki de gerçekten son soru. Yapay zekâ sistemleri tarafından üretilen çıktılar bilgi olarak kabul edilebilir mi?

    Bence şu an için yapay zekâ sistemlerinin zihinsel durumlara sahip olduğunu düşünmek zor. Ancak bunun en büyük nedeni, çevrelerindeki nesneler hakkında düşünceler atfedilebilecek kadar esnek bir şekilde çevreyle etkileşime girmemeleri. Yani sadece dil giriş ve çıkış sistemleri olarak kullanılıyorlar. Ancak mevcut durumlarında, bu cümlelerin neyi kastettiğini veya buna benzer şeyleri anladıklarını sanmıyorum. Ama bir bakıma bu, aşılması çok da zor bir engel değil. Çünkü diyelim ki, gerçek girişlere sahip robotlarla uğraşıyor olsaydık, örneğin çevrelerini görsel olarak algılayabilen ve onların çevresinde hareket eden robotlarla, o zaman zaten nesnelerle etkileşime giriyor olurlardı. Yani bu, mevcut teknolojinin sınırlarının ötesinde bir şey değil. Hatta bunların büyük dil modelleri veya benzeri anlamda bir yapay zekâ olması gerekmez ancak bu tür robotların bir anlamda çevreleri hakkında düşündükleri bir tür zihinsel durumlara sahip olduklarını da dışlamak istemiyorum.

    Çok teşekkür ederiz.