NESEP VE HASEP İLİŞKİSİ VEYA KAN BAĞI VE ERDEM AKRABALIĞI: TOPLUMSALLAŞMA SÜRECİNDE İNSAN

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Ekrem Demirli

     

    “İKİ KERE DOĞMAYAN MELEKÛT SIRRINA EREMEZ”

     

    Soğuk Savaş döneminin nihayete ermesi özgür dünyanın dogmatik-karanlık dünyaya karşı mutlak başarısı olarak algılandığında eşi benzeri görülmemiş bir özgürlük havası estirildi bütün dünyada. Bu propaganda sürecinde “ulus” devletlerin sonunun geldiği, ulusçuluğun ortaya çıkardığı dar kalıpların aşılacağı bir postüla olarak kabul edilmişti. “Tarihin sonu” ve evrensel medeniyet değerleri, bütün insanlar için varılabilecek başka bir dünya olmadığı anlamına geliyordu. İnsanlık dünyadaki cennete doğru emin adımlarla yürümeye başlamıştı ve kimsenin geriye bakmaya niyeti yoktu. Bu dünyanın en önemli temsilcilerinden birisi olan “Avrupa Birliği” yeryüzündeki cennetin ta kendisiydi; demokrasi, insan hakları, sınırsız bireysel özgürlük gibi kavramlar insanlık için tarifsiz bir saadetin pek yakında olduğunu tebşir ediyordu. Günümüzde dahi Avrupa Birliği’nin temsilcileri kendilerini “ormanın içindeki bahçe” gibi görür, Avrupa’yı dünyanın cenneti olarak tasvir eder, bu bahçeyi ormanın istilasından korumayı bir görev olarak zikrederler. Marx’ın tabiriyle, idealistlerin gökyüzünde kurdukları düzen yeryüzüne indirilmişti.  Amerika ise başlı başına rüyanın ta kendisiydi. İslam dünyası başta olmak üzere geri kalan dünya yeni dünyada yerini alacaksa, Orta Çağ kalıntılarından arınmalı, yeni dünyanın değerlerini benimsemeliydi.

     

    11 Eylül hadisesinin akabinde yeni dünyanın “şişirilmiş bir balon” ve tamamen retorik olduğunu gördük, belki görmeye başladık. Gazze’de sistemin cilasının tamamen dökülmesiyle birlikte dünyanın hiç de değişmediğini herkes fark edebildi. Meğerse bu süreçte “emperyalizm” yeni yollar ve üsluplar bulmuş, gücüne güç katmış, adaletin ve değerlerin cazibesinde emellerini saklamış,  Alain Badiou’nun tespitiyle, ahlakı ve değerleri siyaset aracı olarak kullanmış, öteki dünyanın aydınlarını ve halklarını bu söylemlerle devşirmişti.  Üstelik kendisine yönelik herhangi bir eleştiriyi şiddetle bastırmış, sisteme yönelen her ciddi kritiğe kapıları kapatmıştı. Görüldü ki eski dünyanın “benmerkezci” ırkçı söylemi, Avrupa’yı mutlak üstün sayan anlayışı ayan beyan ortada duruyordu. Üstelik bu kez kendisine yeni rakip bulmuş, Müslümanlığı şeytanlaştırma yoluyla kendisini daha makul hâle getirebileceği bir gerekçe keşfetmişti. Öyle görünüyor ki kimse bir daha otuz yıl öncesinin söylemlerine inanmayacak, ulus devletlerin aşılıp tek dünya devletine gidildiği iddiasının safsata olduğunu fark edecektir. Dünya yeni bir ırkçılık çağına giriyor demeye gerek yok vakıayı görmek için; hiçbir zaman ırkçılıktan çıkılmamıştı ki demek, gerçeğe daha uygun bir açıklamadır. Bununla birlikte bu durumu görebilmenin önündeki en ciddi sorun Avrupa ırkçılığının kendini evrensel sunabilmedeki başarısıdır.  Avrupa-Batı beşerî, siyasi veya kültürel alanlardaki iddialarını “evrensellik” ile birleştirmiş, buna itiraz edenleri ise ırkçı, bağnaz ve yerel olmakla itham ederek sistemin dışına itmiştir. Müslüman aydınlar ise bu söylemin karşısında “evrensellik” ile yerellik arasında sıkışmış, içinde yaşadıkları toplumları eleştirme yoluna giderken modern dünyayı eleştirebilme cesareti gösterememişlerdir.

     

     

    Irkçılık: En Üstün Kültür, En Üstün Toplum, En Üstün İnsan

     

    Bir toplumun, grubun veya daha geniş anlamda bir ulusun kendi varlığını değerli ve üstün görmesinde bir yanlışlık olabilir mi?  Soruya olumsuz cevap vermek, en azından bir noktaya kadar mümkün görünmüyor. Her insanın asıl görevi varlığını korumak, bunu temin edebilecek yol ve araçları tedarik ederek dünyadaki etkinliğini sürdürmektir. İnsan varlığını koruma güdüsüyle hareket ederken önce biyolojik akrabalarını bulur, daha doğrusu onlarla yaşar, onlarla dayanışma içinde hareket ederek güvenli bir dünya tesis eder. “İnsan politik canlıdır” veya “insan doğası gereği medenidir” demek, toplumsallaşmayı ortaya çıkartan dayanışmanın doğadan kaynaklanan insani durum olduğu anlamına gelir. İnsanın toplumsallaşması insandaki eksiklik ve zaaflarla ilgilidir. O zaman insan zaafı aşmak, bireysel olarak yetersizliğini ikmal etmek üzere toplumsallaşır, toplumsallaşma bu durumda “dayanışma” yolunu açarak insana hayatı kolaylaştırır.

     

    Dayanışma önce küçük toplulukları ve kabileleri ortaya çıkartır. Kur’ân-ı Kerîm’de “Biz sizi ‘taarruf edesiniz’ diye şube ve kabilelere böldük” (Hucurât suresi, 49:13) denilir. Bu taarrufun amaçları arasında tanışma, bilişmek, birbirini tanımak bulunduğu kadar aynı zamanda toplumun ve bireylerin varlığını korumak olduğu da aşikârdır. O zaman toplumsallaşmak aynı zamanda ilahi ikram ve lütuftur. Allah bu sayede insanların varlıklarını korur, bu vesileyle onlara yeni imkânlar açar. İmam Matüridi, peygamberleri bu bakımdan toplum kurucuları olarak kabul eder: Peygamberler meslekleri inşa eder, medeniyetin kurucuları olur, bu sayede hayatı yaşanabilir hâle getirirler. O zaman toplumsallaşmanın ve dayanışmanın sebepleri din tarafından tespit edilmiş ve insana gösterilmiştir.

     

    İlk toplumsallaşma tecrübesi olan kabilecilik daha sonra bizzat din tarafından eleştirilmeye başlanır, ve insana ve insani değerlere aykırı olmakla itham edilir. Bu anlamıyla kabilecilik ilk ırkçılık türü olmakla Müslüman zihnin arka planını oluşturmaktadır. Peki İslam bunu neden eleştiriyor, daha doğrusu bir lütuf olan “kabile” ve şube hâline gelmeyi din neden insanlığa zararlı bir cahiliye alışkanlığı olarak itham ediyor? Bunun nedeni hiç kuşkusuz dayanışmayı ortaya çıkartan psikolojinin insani değerlerle ve erdemlerle çelişmesidir. Dayanışma korkularla ilgilidir ve korkular sürdükçe dayanışma güdüleri insan için temel öncelikleri değiştirir. Böyle bir durumda insan için acil olan şey yaşamak, her hâlükârda varlığını sürdürmek, öteki insanları rakip görmek, onları yenerek bazen de yok ederek varlığını mutlaka baki kılmaktır. Çünkü kendi varlığı ötekilerden daha üstün ve daha değerlidir. Hâlbuki din burada daha sonra ırkçılıktaki eleştirilerde görüldüğü üzere insani olanın biyolojik olan tarafından yok edildiğine dikkat çekerek insanın var olurken aynı zamanda erdemlerle mücehhez olarak var olması gerektiğini söyler. İnsanın var olması bir değer, insanın erdemlere sahip olması bir insanlık görevidir. İnsan ancak erdemlerle mücehhez olduğunda insandır ve kabileler, toplumlar insan için erdemli şehir hâline gelerek insanın erdeme ulaşmasını mümkün kıldığında itibarlı hâle gelebilirler.

     

    İslam’ın, başından beri en çok üzerinde durduğu konulardan birisi budur: Toplumun bir erdemler cemiyeti hâline gelerek bireyin erdemle ilişkisini temin etmek için sahih ve güvenli zemin hâline gelmesi gerekir.

     

    O zaman buradaki açmazı şu şekilde tespit etmek mümkündür: İnsan varoluşundan gelen korkularla hareket ettiği sürece, akıldan daha çok, içgüdüleriyle ilişki kurar, içgüdüler insanı görece üstünlük anlayışına ulaştırsa bile, derinde bir güvensizliği korur. Bunu aşmak üzere ise insan hemcinsleriyle özellikle de biyolojik olarak yakın olanlarla dayanışma içine girer, bu sayede rakiplerini aşarak varlığını koruma imkânlarını arar.

     

     

    Biyolojik Akrabalık ve Erdem Akrabalığı: Nesep ve Hasep

     

    Her insanın bir cemiyet içinde doğduğunu dikkate alırsak, onu dünyaya getirenlerle ilişkisi kadar değerler dünyasıyla ilişkisini doğru bir şekilde tahlil etmek gerekir. Hiç kuşkusuz böyle bir varsayımda içinde doğduğu ve yetiştiği biyolojik akrabalığın mutlaka erdemli olmayı iktiza etmeyeceğini kabul etmek gerekir. Her toplumun değerleri olsa bile, erdem biyolojik akrabalar ile mücadele içinde elde edilebilir. Filozofların erdemlere mukabil mağara içindeki yaşam dedikleri şey, biyolojik akrabalık veya toplumun bu ilk hâlidir. O zaman insan “nesep” akrabalığından uzaklaşarak hasep, yani değer akrabalığına doğru yol almakla gerçek insan hâline gelir.

     

    Fakat burada nesep ile hasebin ilişkisini başka bir şekilde düşünmek gerekir: Nesep yani biyolojik akrabalık insanın toplumsallaşma tecrübesini yaşadığı yer olarak önemini her zaman korur. Din bunu sıla-i rahim, yani geniş anlamıyla insanın akrabalarla ilişkisi olarak ahlaki bir ilke hâline getirir. Başka bir anlatımla sıla-i rahim insanı dünyaya getiren anne babasından başlayarak toplumuyla, şehriyle, diliyle ve kültürüyle kurduğu derin ilişkinin adıdır. Bu ilişki insanın sahici ve gerçekçi bir zeminde yetişmesini mümkün kılarken insanın bu dünyadan kaçmaması onun değerlerle ilişkisinde belirleyici bir rol oynar. İnsan bedeninin dünyasıyla barışmalıdır, bu barış onun erdemlerle sahici bir ilişki kurabilmesinin sebebi hâline gelecektir.

     

    Ulus Devlet ve Ümmetçilik

     

    Müslüman aydınların düşünce konularından birisi ulus devlet ile ümmetçilik arasındaki ilişkinin tahlil edilmesidir. Birçok insan için ulus anlayışı ümmetin yerine konulmuş batıl bir anlayıştır, dince ve ahlakça takbih edilen “ırkçılık”tır.  Yaklaşık elli senedir bu konular benzer amaçlarla ve yaklaşımlarla tartışılmış, ulusçuluğun ümmet anlayışını nasıl yıktığı söylenegelmiştir. Aslında bu konuda söylenenler tarihsel olarak bir hakikate dayanmaz. Özellikle ümmet fikri tarihte herhangi bir şekilde teessüs etmiş, iktisadi, siyasi ve başka alanlarda ortaya çıkmış bir kimlik olmamıştı. Genel anlamıyla bir söylem olsa bile, iletişimin olmadığı bir dünyada ümmetçilik ne ölçüde gerçekleşebilirdi? Doğrusu buradaki temel kırılma noktası W. Hallaq’ın da isabetle belirttiği gibi modern devletin kurulması, daha doğrusu devletin modern bir yapı olarak tesis edilmesidir. Gerçekte her şey bununla birlikte değişmiştir ve eski dünya ile yeni dünya tamamen ayrışmıştır. Bugün Müslüman aydınlar, anakronik bir yaklaşıma, bütün zamanlardaki toplumu ve devleti bir görmektedirler. Böyle olunca ümmeti daha üst bir siyaset kavramı gibi mütalaa etmektedirler. Hâlbuki modern devletin kurulmasıyla birlikte her şey değişmiş, vatandaşlık bağıyla devlete bağlanmış topluluklar ortaya çıkmıştır. Buradan geri dönüş olmayacaktır, bu kesin fakat geçmişin nasıl olduğunu ise dikkatli çalışmalarla ortaya koymak gerekir.

     

    Kanaatimce tarihteki durumu tespit edene ve ideal bir düzene ulaşıncaya kadar yapılması gereken bellidir: Müslüman toplumlar Batı’daki ırkçı söylemlere karşı devletlerini ve vatanlarını –sıla-i rahim budur– korumalı, devletlerini ideal yaşam alanları hâline getirmenin entelektüel, siyasi ve hukuki zeminini araştırmalı, medine-i fazıla tasavvurunu canlı tutmalıdır. Unutmamak gerekir ki bütünlük ancak bir, yani yetkinleşmiş toplumların ilişkisiyle varılabilecek bir iştir. Ahlaki, entelektüel ve siyaset cihetinde yetkinleşmemiş toplumların bir araya gelmesi ise daha eksik ve daha büyük sorunlarla malul yapılar ortaya çıkartacaktır.