SHAMS ANWARİ-ALHOSSEYNİ İLE SÖYLEŞİ 85 YILLIK BİR HÜSN-İ HAT HİKÂYESİ


Söyleşi: Hümeyra Yanar
Hüsn-i hat ile çok erken yaşta tanıştınız. Kulağa son derece estetik gelen bu zorlu disiplinin, henüz çocuk yaştayken sizi cezbeden temel unsuru neydi?
Öncelikle sizi selamlıyorum, teşekkür ediyorum ve bu harika sanata ilgi duyduğunuz için çok mutluyum. Şöyle ki: Altı yaşındaydım ve Güney Tahran’da yaşıyorduk. Annemin çeşitli yemekler pişirip bir misafir için hazırlık yaptığını fark ettim ve kimin geleceğini sordum. Gelecek olan şahsiyet bir hattat idi. Babam Tahran’ın güneyinde, kızların uzun mesafeleri yürümek zorunda kalmamaları için bir kız okulu kurmuştu. Ve bu ustaya, okula bir tabela yapması için sipariş vermişti. Yere 3 metre uzunluğunda bir kâğıt serdiğinde çok etkilendim. Sonra tahta bir çıta ve mürekkeple üzerine yazı yazdı, iğneyle kenarlarını işledi, kömürle tahtaya işlemler yaptı ve eseri çok güzel motiflerle süsledi. Okul yeni bitmişti ve o, büyük merdivenine çıkarak tabelayı kapının üzerine yerleştirdi.
O kadar etkilenmiştim ki onu bir an bile yalnız bırakmak istemedim. Sonra çeşitli sorular sordum, “Bunu nasıl yapıyorsunuz? Neden yapıyorsunuz? Bunu ne zaman yaptınız?”. İlgimi fark etti ve bana bir kalem ve bir mürekkep şişesi hediye etti. Tabii ki bu, savaş sırasındaydı, o dönemde dünyanın her yerinde yoksulluk vardı. Kâğıt da çok pahalıydı. Babama dedim ki “Bana bir tane kalın defter al, en az 40 sayfa olmalı.”. Birkaç gün içinde ustamın örneğini kullanarak bu 40 sayfayı doldurduğumu çok iyi hatırlıyorum. Tahran’ın güneyinde elektrik yoktu; mürekkebin çabuk kurumasını sağlamak için çalışmalarımı hep yağ lambasının üzerine tutardım, böylece tekrar çalışmaya devam edebilirdim. Tüm kâğıtların üzerinde yanık izleri olduğunu fark etmiştim; çünkü yağ lambasının ısısı kahverengi lekeler veya izler bırakıyordu. Babam, “Bu çok, çok pahalı bir kâğıt.” dedi. Ben de „Hayır, öyle değil. 100 yapraklı bir defter istiyorum.“ dedim. O zamanlar bu bir servet demekti, tabii ki babam yine de aldı.
Böylece, altı yaşından beri hüsn-i hatta olan tutkum ve sevgim büyüdü, ateşli bir şekilde. Gerçekten ateşlenmiştim! Çünkü kendimi ondan koparamıyordum, kurtaramıyordum. Düşünün, büyük bir ressam sizi ziyarete geliyor ve güzel bir şey çiziyor ve siz de onun gibi olmak istiyorsunuz ama onun yaptığı gibi yapmak elbette mümkün değil. Hüsn-i hat ise en zor sanatlardan biridir ve bu sanat, 85 yıl boyunca bana eşlik etti.
Arap harfleriyle şekillenmiş olsa da bu sanat, İslam coğrafyasındaki birçok kültürü dönüştürerek kendine has ekoller yaratmıştır. Tahran doğumlu ve orada eğitim almış bir sanatçı olarak, Fars dünyasının hüsn-i hat geleneğindeki yerini nasıl tanımlarsınız?
İslam dünyasında hat sanatı söz konusu olduğunda, iki millet bu sanata büyük katkı sağlamıştır. Bunlar, Persler ve Türklerdir; ne yazık ki Araplar değil. Tabii ki başlangıçta Abbasi sarayında elbette büyük hattat İbn Mukle vardı; kendisinin sistemleştirdiği aklâm-ı sitte, yani altı farklı yazı stili bugün hâlâ geçerliliğini koruyor ve kanonize edilmiş durumda. Öğrencisi İbnü’l-Bevvab da Arap’tı lakin Arapların İslam sanatında daha az payı olduğunu, Türklerin ve Perslerin ise daha büyük payı olduğunu söylemeliyim. Osmanlı döneminde Türkler çok iyi hattatlar yetiştirdiler. Türk ve İranlı hattatlar el ele çalışarak İslam sanat dünyasında büyük pay sahibi oldular. Bu nedenle hat sanatına „İslam hat sanatı“ denir; sadece „Arap hat sanatı“ demek yanlış olur. Tabii ki mesela Pers hat sanatı dendiğinde talik yazı, tipik Pers yazı türleri veya şikeste kastedilir. Her bölgeyi kategorize etmektense, İslam coğrafyası sanatından bahsetmek daha doğru olur. Afrika, Kuzey Afrika veya Hindistan fark etmez; herkes kendi tarzında bir şeyler ortaya koysa bile, İslam hat sanatının bir parçasıdır.
Yazı ile insan arasındaki o kadim bağı nasıl yorumluyorsunuz? Nihayetinde antropolojik bir fenomenden söz ediyoruz; insan harflerle gerçekten de ruhsal bir bağ kurabilir mi?
Evet, neden olmasın? İbn Arabi’yi veya büyük mistikleri okursanız; hepimiz Allah’ın birer işareti değil miyiz? Hepimiz Allah’ın ayetleriyiz. Bizler din adamları veya sarık takanlar değiliz belki ama bir kelebek de Ayetullah’tır, ceylan da öyle, bir serçe de… Her varlığın kendi güzelliği ve değeri vardır; her biri Allah’ın güzelliğinin, varlığının bir temsilcisi veya kanıtıdır.
Harfler elbette sadece harf değildir; aynı zamanda henüz çözülmemiş sırlar içerirler. Bir kişiye, bir kutsallığa – örneğin Peygamber’e – en büyük iltifatı yapmak isterseniz; onu „Nukte-i Ba“ (Bismillah’taki „Be“ harfinin altındaki nokta) olarak tanımlarsınız. Yani o nokta, bu kişilerdir. Burada harfler kişiye, kişiler ise harfe veya manaya dönüşür. Görüntü, güzellik ve öz; her şey karşılıklıdır ve el ele gider. Hepsi bir bütündür. Güzelliğin, Allah’ın varlığının kanıtlanmasında büyük bir gücü vardır. Harflerin içindeki bu çözülmemiş sırlar, zamanla deşifre edilmeli, anlaşılmalı ve açıklanmalıdır.
Kişi, yazı ile ya derin bir bağ kurar ya da hiç kurmaz. Günümüzde hepimiz yazıyor ve okuyoruz ama yeterince sorgulamıyoruz; bence her şey bu sorgulamada başlıyor.
Hüsn-i hat bir yaratım süreci gibidir, değil mi? Aslında bu bir tür yaratılış öyküsüdür. Öyle ki dünya, başlangıçta beyaz bir kâğıt sayfası gibiydi. İlahilik, kâğıdın üzerinde bir nokta ile kendini gösterdi ve bu noktadan yavaş yavaş uzun çizgiler; yani insanlar, hayvanlar, kısacası tüm dünya ortaya çıktı. İslam, dünyayı her şeyin birer işaretle temsil edildiği büyük bir kitap olarak görür. Her şey bir „ayet“tir. Bu, yaşam boyunca deşifre edilmesi gereken bir hakikattir ve insanın görevi de tam olarak budur.
Hattat kimliğinizin yanı sıra edebiyatçı ve masal anlatıcısısınız. Bu disiplinlerin birbirini beslediğini söyleyebilir miyiz? Hat sanatı ile hemhâl olan birinin edebiyatla da yoğrulması bir gereklilik midir?
Evet, elbette. Hattat; kendini dış dünyadan soyutlayıp geri çekildiğinde, sanatıyla uğraşırken bir tür meditasyon hâlindeyken şiire, daha doğrusu bilgeliğe dalar. Derviş olmak zorunda değildir, buna ihtiyacı da yoktur; ancak bu bilgeliğin bir aracısı, bir taşıyıcısı olur. Küfürlü kelimeleri „güzel yazı“ ile yazamaz; çünkü o kelimenin bir değer taşımadığını bilir. Bu sanat, size hayatınız boyunca eşlik eden, yaşamın güzelliğini ve zenginliğini çoğaltan bir şey olmalıdır; bu yüzden çok ama çok önemlidir.
Bir hattat müzikle de ilgilenebilir, değil mi? Bazı hattatlar çalışmalarını yaparken, o güzel atmosferi oluşturabilmek, bir şeyler aktarabilmek ve kendileriyle özdeşleştirdikleri güzel şeyleri kaleme alabilmek için müzik dinlerler. Akşam kumarhaneye gidip bütün gece uyanık kaldıktan sonra ertesi gün oturup Kur’an yazamazlar. Bu bir paradokstur. Testinin içinde ne varsa, dışına da o sızar. Yani insan, içsel bir arınmaya da sahip olmalıdır.
Buna hemen „mistik“ demiyorum, bu terime biraz temkinli yaklaşıyorum; zira günümüzde her şey sadece mistisizm üzerinden tanımlanıyor. Oysa söz konusu olan; çekingenlik, ihtiyatlılık, düşünme, çaba ve özellikle de o sessizliktir. Hattatlar geri çekilip bu sessizliğin tadını çıkardıklarında; daha fazla dinlemeyi, orada „olmamayı“ da öğrenirler. İki kulakları ama sadece bir ağızları vardır; çünkü aslında diğer insanlara uyum sağlarlar. Bu, diğerlerini „orman kulağıyla“ dinleme yeteneğidir; kendi kafanızdaki sesle değil, içsel bir boyutla dinlemek… Kendinizle baş başa bir odada olduğunuzda bilgece bir şey yazmanız gerekir; onu işlerken üzerinde düşünmeniz ve onunla hemhâl olmanız gerekir.
Tüm bu güzel şeyler; müzik, şiir ve estetik bir bütündür. Ne yazık ki güzellik, genellikle sadece şu sloganla ifade edilir: „Allah güzeldir ve güzelliği sever.“. Bu söz ile de yetinilip, güzelliğin manasına inmez çoğu insan. Güzel ve derin olan şeylerde ilahi bir öz vardır; bu, Allah’ın özel bir bilgeliğidir. Bu nedenle bizim ilk görevimiz o güzelliği kabul etmek ve tanımaktır. Onun buna ihtiyacı olduğu için değil, bizim ona bağımlı ve ona ihtiyacımız olduğu için böyledir. Bizler Allah’ın ve yaratılışın güzelliğini kavramaya, ona tahammül etmeye çalışmalıyız. Sanat da zaten tam olarak budur; bir kaynaktan bir dokunuştan ve bir var edişten başka bir şey değildir.
Şiirlere konu olan çiçekler, ıtırlar, kuşlar ve yıldızlar gibi metaforlar hat sanatını da süslüyor. Yazının „taşıdığı anlam“ ile bir görsel form olarak „yazı“ nasıl bir noktada iç içe geçer?
Hattat, resimsel bir temsil yapmaya hiç çaba sarf etmez; çünkü İbrahimî dinlerde resme bakış açısı farklıdır. Bu konuda çok dikkatli olmak gerekir. Resim, mutlaka gerçeği yansıtıyor demek değildir; resim aynı zamanda görüntünün bir yansımasıdır. Resmin gerçekle bir ilgisi olmayabilir. Bu nedenle sanatçı, başından itibaren resimsel bir temsil yapmaya çalışmamalı; soyut harflerden de öte sadece bir „nokta“ yapabilmelidir. Çünkü o nokta, sadece bir nokta değildir; o nokta bir doğum lekesi, bir gözyaşı bir benlik olarak adlandırılabilir. Ve Elif, dostun şekli, ilahi bir temsildir. Yukarıdan aşağıya doğru çekilen o çizgi, gökyüzü ile yeryüzü arasındaki bir bağlantıdır. Bu, sanatın resimsel bir şekilde inşa etmek istediği şeydir. Ama bunlar bildiğimiz anlamda resimler değil; âdeta soyut resimlerdir.
O Elif, sevgilinin sureti de olabilir. Nitekim büyük şair Hafız şöyle demiyor mu: „Kalbimin levhasında sevgilinin Elif’inden başka bir harf yok. Ne yapayım, ustam bana başka harf öğretmedi.“. Yani bu azlık, bu hiçlik, bu tek nokta ve o tek Elif aslında her şeydir. Bunlar pek çok şekil, pek çok biçim ve pek çok ifade içerir. Elif bazen zayıflamış ve bu hâliyle göçebe bir selviye dönüşmüş dostun suretidir; bazen göksel ve dünyevi bir bağlantıdır. Elif bir kalemdir; Elif fakirdir, derviştir.
Görüyorsunuz ki neredeyse hiçbir şey yazmıyorsunuz; sadece bir harf veya bir işaret koyuyorsunuz ve o işaret yeterince imgeseldir. İmge kalbinizde oluşur ve orada gelişir. Hattat, ifadelerdeki tutumlulukla ve sanattaki sessizlikle çok şey aktarabilir. Resimsel olan değil; sanatın, harflerin ve resmin „anlamı“ ön planda olsun. Bu anlam, içsel bir boyuttur.
Çünkü Batı’da resimden anladığımız şey çok farklıdır. Batı’da yaşam, gözlerimizle algılayabildiğimiz bir şeydir ama bunun ötesinde başka bir şeyin de var olması gerekir. Burada bana önemli gelen iki alıntı yapmak istiyorum, Rumi’nin öğretmeni Attar, Esrarname’de bu ayetleri şöyle şerh eder: „Cennetin böyle olduğunu kim söylüyor? Gözünün gördüğü gibi mi yoksa zihninin anladığı gibi mi? Gözüne gelen şey bir görüntüden, bir benzetmeden ibarettir.“. Her şey O sonsuz Nur sayesinde, ufak bir zerreden tut güneşe kadar her şey. Her iki dünya da bir ışık denizine batmıştır; dünyaların dışsal biçimi ise optik bir aldatmacadır.
Siz de bilirsiniz, ben sık sık René Magritte’ten alıntı yaparım; o bir pipo çizer ve altına „Bu bir pipo değildir.“ diye imza atar. Bu, sadece bir piponun görüntüsüdür. 500 yıl önce Rumi de „Suda bir görüntü görürsen bil ki o görüntünün aslı suyun dışındadır.“ demiştir. Yani neyin resim, neyin hayalî bir suret olduğuna çok dikkat etmeliyiz. Doğu mistisizminde hayal etme biçimi çok özlüdür. Burada resimden bahsettiğimizde, dış dünyadaki suretleri aynen kopyalamak bizim için bir tür aldatmacadır. Batı’da görüntü; yani benzerlik, suret ve grafiksel yapı; optik perspektifte zihinsel ve dilsel görüntülere ayrılırken görüntünün o hayalî özünü veya suretini yorumlamaz. Doğu’da resim (suret), neredeyse bir hayal-imgedir (Scheinbild). Ve resim hakiki imgelerle (yani suretin ötesindeki mana ile) aynı şey değildir.
Derslerinizde sıkça „yazarken anda kalma“ hissinden bahsediyorsunuz. Kalemin kâğıda dokunduğunu deneyimlediğiniz o „an“ tam olarak neyi temsil ediyor?
Bazen bir sanat eserine karar verirler ama başaramazlar; ellerini kontrol edemezler. Bazen kafalarında harika fikirler vardır ama bunları -belki de niyetlerinden dolayı- bir türlü hayata geçiremez veya uygulayamazlar. Bazen de sadece kalplerinde bir şey hissederler. Burada üç tür birleşir: El, kalp ve beyin… Yani zanaatkârlık, zihinsel süreç ve duygular. İşte bu üçü; o anlık olanın, zamanın ve yaratıcılığın olduğu noktada bir bütün olduklarında, aslında kendi ellerinde olmayan bir şey yapmış olurlar.
Kelimenin tam anlamıyla „ilham“ bir şekilde gelir. Çağdaş şairlerden birisinin dediği gibi; bu, „kehanetin dakikası“dır. Sanatkâr aslında bir habercidir; mesajlar, haberler, imalar ve yönlendirmeler hisseder; bunlar da sanatın yaratılmasına katkıda bulunur. İster resim yapın, ister bir müzik parçası besteleyin, ister hüsn-i hat veya şiir yazın… Sadece oturup matematiksel olarak düşünmekle kalmaz, daha da yoğunlaşırsınız. Bu süreç çok saf bir şekilde arka arkaya gelir; bazen hayalî bir hâl alır ki bu çok güzel, çok hoş ve muhteşemdir. Sonra sanatçı bazen düşünür: „Bunu yapan gerçekten ben miydim? Neden saat 4’te kalkıp unutmamak için bu satırları yazdım?“. Bu duygu, bu dil ve bu yönlendirme; içsel bir tutumu, bir adanmışlığı ve güzel bir şey yaratma isteğini kanıtlar. Her ne kadar eseri yüzde yüz kendilerinin yapmadığını çok iyi biliyor olsalar da…
Tabii ki günümüzün modern dünyasında insanlar, „Bu benim eserim, bunu ben başardım, bunu ben yarattım“ diyorlar ama ben kendime şunu soruyorum: Bir şey sipariş üzerine mi yapılıyor? Bazıları, ama ben sipariş üzerine çalışan bir hattat değilim. Bir şey gelmeli; beni ilgilendiren, beni harekete geçiren bir şey… Peki, seni kim harekete geçiriyor? Seni ne ve nasıl harekete geçiriyor? Her şey bu sorularda gizli. Her şeyi doğrudan dinle ilişkilendirmek istemiyorum; bunu daha çok „içsel genişlik“ ile ilişkilendirmek istiyorum. Geniş olmak, sizin de söylediğiniz gibi sadece „bu an“da kalmaktır. Goethe’nin dediği gibi, „Bu güzelliğin içinde kalmam gerek.“ değil mi?
„Ben yaptım“ diyen insanlar da var; bu tıpkı kaslarımızı sergileyip güçlü adamı oynamamız gibidir. Benim de başıma geldi; bir şey yaptım ve sonra onu yok etmek istedim çünkü ben de ortaya çıkana katılmıyordum, mükemmel değildi. Ama sonra içinde belli bir güzellik buldum; mükemmellik değil ama belli bir adanmışlık, bir duygu, bir ifade gücü… Bunu ben mi yaptım diye sordum kendime. Ama sonunda hepsi gelir geçer, bunların hiçbiri önemli değildir. Önemli olan; sanatçının eliyle ve kalbiyle bir görevi yerine getirmiş olmasıdır.
Evet, nasıl teşekkür etmem gerektiğini bilemiyorum; çünkü bu benden gelmiyor, Hak’tan geliyor. Dediğim gibi ben O’nun elindeki bir oyuncağım. Rumi’nin dediği gibi: „Ben senin çaldığın bir harpım.“. Bizler O’nun tarafından çalınıyoruz.
İnsan, tutkuyla bağlı olduğu bir işte bile bazen tıkanıklık yaşayabiliyor; elinin işe gitmediği o „kurak“ zamanları nasıl aşıyorsunuz? Kendinize telkin ettiğiniz bir düstur var mı?
Evet, bazen kurak bir zaman gelir. İsteğiniz kaçar, yazmak istemezsiniz, şüpheye düşersiniz. Sanat bu kadar zorsa, bunu asla başaramayacağınızı söylersiniz kendi kendinize. Benim yaşımda, bazen elimin artık eskisi kadar sağlam olmadığını düşünüyorum. Vefat eden ustamı anıyorum; neredeyse kördü. Diğer kardeşinin eli o kadar titriyordu ki durduramıyordu. Ama o titreme, onun tekrar tekrar hat yazmasına engel değil, vesile oluyordu. Yazı âdeta dans ediyordu; sanki elin değil, ruhun hareketi o titremeyi deneyimliyordu. Ustam elini, tüm zayıflığına ve memnuniyetsizliğine rağmen yönlendirirdi; ortaya çıkan bazen teknik olarak mükemmel olmasa da inanılmaz derecede güzel ve özgün olurdu.
Örneğin bazen bana da oluyor; bir şeyler yazmak istiyorum ama kalemi elime almak ya da önümdeki birkaç saati tamamen bu işe adamak zor geliyor. Siz de böyle hissediyor musunuz?
Tabii ki… Burada ustamın bana söylediği bir sözü alıntılayacağım. O zamanlar ona biraz safça bakmıştım; o ise bana hüsn-i hattı „avlamam“ gerektiğini söylemişti. „Bir dakika“ dedim, „bir ceylan gibi mi?“. Evet, peşinden koşman gerekiyor. Yakalayamazsan bile en azından çaba göstermiş olursun. Önemli olan, o ceylanın peşindeki gayretindir. Hüsn-i hat, sanatın güzelliğidir; sen de onun peşinden koşmalı, bu „evcilleştirilemez sevgiliyi“ kendine ait kılmaya çalışmalısın. Bazen başaramayacağını düşünürsün; ama çalışmaya devam etmek ve umudu kaybetmemek için pratik yapmalı, güç toplamalısın.
Son zamanlarda, özellikle kardeşimin ölümünden sonra, direncimin kırıldığını, elimin artık tutmadığını hissettim. Bu da vücudun bir parçası, „Yapamıyorum.“ dedim. Canım istemiyordu çünkü kendimi muktedir görmüyordum. Bir meslektaşım bana, „İşte tam da bu yüzden masaya oturmalısın.“ dedi. „Eğer bakmadan, sadece birkaç harf karalamak, bir meşk tahtası hazırlamak istersen; göreceksin ki elin zamanla evcilleşecek, uyum sağlayacak ve sen de iç huzurunu bulacaksın.“. Haklıydı… Kısa bir süre önce, elimin kesinlikle iş birliği yapmayacağına inandığım bir anda bir eser çıkardım. Bunu „harika“ olduğum için başarmadım; o anki kederime rağmen, belirli bir şeyi yazmak için âdeta görünmez bir yardım aldım. Bu bir momentumdur; acının, mutluluğun, o „an“ın momentumu… Sanatla ve bu uğraşla kendinize değer verir, içsel bir güç bulursunuz; sonuç kusursuz olmasa bile.
Mükemmellik sanat değildir; mükemmellik kusursuzluk demek de değildir. Sanat bazen kırık, bazen „kötü“ olabilir; mutlak bir doğruyu yansıtmayabilir ama yine de kendine has bir ruhu vardır. Tıpkı şaşı bir insan gibi… Gözler aslında şaşı olmamalıdır ama o bakışta kendine has bir yumuşaklık, gizli bir anlam vardır. O kişi size baktığında, gözleri şaşı olsa bile o bakışın bir kıymeti vardır. Sanatta da her şeyin „tam olarak doğru“ olmaması, biraz „şaşı“ olması bazen bir güzelliktir. Bir ustanın harf harf „o anı“ yaşadığını ve bunu sadece bir gösteriş için değil, ruhunu depolayarak yaptığını düşünürüm.
Bazen bir istif yaparken bir noktayı veya harfi kasten hafifçe kaydırırsınız. Alan dengesine göre ağırlık bir tarafta çok baskınsa, dengelemek için bir santim sola kayarsınız. Dışarıdan bakan biri, „Tanrım, bu nokta neden bu kadar eğri?“ diyebilir. Ama kelimelere bir bütün olarak baktığınızda, „Aha, sanatçı burada bir şaka yapmış, biz şimdi buraya ‚şaşı‘ bakıyoruz ve bu hâliyle özellikle güzel“ dersiniz.
Yani her zaman bir ceylan gibi koşmalı, avlanmalı ve her zaman mükemmeliyetçi olmamalıyız. Çünkü ben bazen her şeyin çok mükemmel olmasını istiyorum; öyle olmayınca da hoşuma gitmiyor, kendimi iyi hissetmiyorum.
Evet, biliyorum. Ama bu, sadece teknik kusursuzluğa odaklanmaktan kaynaklanıyor. Size zanaatkârlığı öğretmek istiyorum ama şunu da bilmelisiniz: Bazen satırda yer olduğu için bir harfi büyük yazabilecekken, aniden farklı bir tercih yaparsınız. Örneğin bir „Elif“i bilerek kısa veya kesik bırakırsınız. O alanın ruhu bunu gerektirir. İlk bakışta kusur gibi görünen o kısa Elif, o kompozisyona tam oturur ve işte o zaman onun bir „temel“ olduğunu hissedersiniz. O kısa harf, üzerindeki tüm diğer harfleri taşır. Bu tamamen olgunlukla ve pratikle, ne yaptığının bilincinde olmakla ilgilidir. Sanatta o uyumu yaratmak, işte böyle bir ustalıktır.
Her sanatçının yolunu aydınlatan birisi vardır. Sizin sanat yolculuğunuzda rol model olarak gördüğünüz veya size derinden ilham veren isimler kimlerdi?
İki yetenekli öğretmenim; hattat hocalarım ve tabii ki babamın arkadaşlarını da unutmamak gerekir. Toplumun seçkinlerinden olan o harika, muhteşem insanlar… Ve elbette en başta babam. Avukat olarak çalışıyordu ama sonra işi bıraktı ve „Hayır, bir hata yapıyorum. Karar vermek sadece Allah´ın elindedir, ben bu işi bırakıyorum.“ dedi. Allah’a şükür o kadar varlıklıydı ki „Allah beni bağımsız kıldı, bu O’nun lütfudur; kimseye el açmama gerek yok.“ derdi. Sonrasında vaazlar verdi, öğütler paylaştı, görevini yerine getirdi; dostları ve anlamlı bir hayatı vardı. İhtiyaç sahiplerine, elinden geldiğince sevgisini ve imkânlarını hediye ederdi. Beni bu insanlar ve öğretmenlerim yetiştirdi.
Özellikle iki hattat hocam Hussein Mir Khan ve Hassan Mir Khan bana sadece hüsn-i hat değil, edebiyat da öğrettiler. Her zaman yazıdaki söze bakarak „Sence o (şair/bilge) ne derdi?“ diye sorarlardı. Beni nerede sınayacaklarını veya bana ne öğreteceklerini çok iyi bilirlerdi. Bu sayede çok şey öğrendim ve edebiyata olan ilgim daha da arttı. Bu insanlar; nazik, insancıl, mütevazı ve en önemlisi alçakgönüllüydüler. Günümüzde unuttuğumuz o temel özellik; dünyaya adını duyurmaya çalışmaktan vazgeçip biraz olsun mütevazı olabilmektir.
Alçakgönüllülük göstermek, minnettar olmak, elindekiyle yetinip memnun olmayı bilmek gerekir. İnsanın, „Bu kadar mutsuz olmamın ve böyle davranmamın suçlusu dünyadır“ demek yerine kendine dönüp bakması lazım. „Kendimi ne hâle getirdim? Nasıl biriyim? Ne istiyorum? Nasıl değişmeliyim?“. Eğer kişi, ben çok fazlayım, ben her şeyim diyorsa orada bir sorun vardır. İşte tam bu noktada hat sanatı devreye girer. Bu sanat, insanın o kibir girdabından çıkmasına, bencilce duygulardan kurtulmasına yardımcı olur. Bir meşguliyet sunar.
Çünkü hat yazmak sadece sanatçının elinde olan bir şey değildir; sanki biri omuzlarının üzerinden bakar ve ona ani fikirler fısıldar. Sanatçı bu fikrin doğrudan kendisinden geldiğini, bunu kendisinin hayal ettiğini düşünür; oysa bu fikir ne üzerinde düşünülmüş ne de kurgulanmıştır, birdenbire ortaya çıkıverir. Aniden gelen sezgisel bir şeydir bu. Var olmak da tıpkı bu yaratım süreci gibi bedenin ve ruhun ortak bir eylemidir.
Hüsn-i hattın bitmek bilmeyen bir pişme süreci olduğu söylenir. Bu yolculuğa çıkacak birisi yanına azık olarak neyi almalı?
Evet, büyük bir çaba sarf ediyorsunuz. Uzun ve yoğun pratiklerden sonra tatmin edici bir sonuca ulaştığınızı fark ettiğiniz an, o şevkle devam etmelisiniz. Sanatçı asla „Ben dünyanın merkeziyim, en iyisini yaptım, artık ölebilirim“ dememeli. Aksine, her zaman daha fazlasını görme ve olaylara farklı açılardan bakma arzusu duymalıdır.
Bugün yaşayan en büyük sanatçılardan biri olan dostum Horusch’tan bir örnek vereyim. Kendisi 60 yıldır hatla uğraşıyor. Bir gün ona, „Usta, bu evi lütufla nasıl yönetiyorsunuz, bu başarıyı nasıl yakaladınız?“ diye sorduğunda gözleri yaşardı ve „Biliyor musun, ben hâlâ hat yazamıyorum.“ dedi. Hüsn-i hattın o ağır sorumluluğundan ve zorluğundan kaçmak için bazen resim yapmaya sığındığını itiraf etti. Onun gibi bir ustanın gözyaşları içinde „Dikkat et, bu çok zor bir sanat.“ demesi çok kıymetlidir.
Hüsn-i hat sadece bir şeyi „mükemmel bir Mim“ harfine dönüştürmek değildir; bunu bilgisayar bin kat daha iyi yapar. Bilgisayarla harfleri kopyalayıp yan yana yapıştırmak, tuzsuz bir yemek gibidir; içinde ruh yoktur. Ben bunu, bir kedinin piyano tuşları üzerinde rastgele koşmasına benzetirim. Ortaya bir ses çıkar ama o müzik değildir; çünkü ortada bir niyet, bir beste ve sanatsal bir varlık yoktur. Sanat; yaratmayı, düşünmeyi ve eli gerçekten kullanmayı gerektirir. Önce zanaatın inceliklerini zihninizde şekillendirmeli, sonra „meşk“ ile bedeninize öğretmelisiniz. İçinizdeki hattatı tamamlamak budur.
Sanatçı alçakgönüllü olmalı; yazdığımdan daha iyisini yapabilirim diyerek hep daha iyisini hedeflemelidir. Biz hattatlar, bir Nestalik veya Şikeste yazarken aynı formun en az 30 farklı versiyonunu yaparız. Sonra içlerinden en mükemmel olanı ararız. Ama bazen dönüp baktığımda, en mükemmel olanın değil de ilk yazdığım orijinal versiyonun daha değerli olduğunu görürüm; çünkü onun içinde tarif edilemez bir „an“ ve ruh vardır. İşte o ruhu görebilmek ve seçebilmek de ayrı bir sanattır.
Gelecek nesillere, bu sanatın içinden süzülen tek bir cümle bırakmak isteseniz bu ne olurdu?
Ben tavsiye veremem, öneride de bulunamam. Ama bir kez daha mütevazılığın önemini vurgulamak istiyorum; bu, belki de daha güzel veya daha mükemmel bir eser ortaya koyma bilincine yol açabilir. Burada bir eser gelişiyor, daha iyi hâle geliyor ve ben de bu süreçte insani olarak değişiyorum ya da bu sanatı kendi içimde dönüştürerek sunuyorum. Dediğim gibi, genel bir öneride bulunabilirim: Her insan kendi yolunu bulmalı. Sanatçı bazen o kadar ustalaşır ki âdeta bir jonglörlük yapabilir, farklı şeyler sunabilir. Hatta o kadar ileri gidebilir ki yanlışı doğru, doğruyu yanlış olarak bile sunabilir. İşte bu, yoğun bir pratik ve adanmışlık gerektirir.
Ve son olarak, bu soruyu cevaplamak gerekirse: Aşk olmadan hiçbir şey olmaz. Aslında aşk; tutku, sevgi ve adanmışlık demektir.
Teşekkür ederim. Evet, bu çok güzel bir son cümleydi.