FİLM İZLEMEK “EYLEMİ” HAKKINDA BİR YORUM

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Ünal Koyuncu

    İnsan biraz da kendi eylemleri üzerinde düşünmeli; mesela “film izlemek” gibi… Evde, yolda ya da sinemada bir filmi izlemek günümüz insanının sıradan eylemlerinden. Bu fiili bir ekran karşısında gerçekleştirmek -ki günümüzde bunu sinema salonu, televizyon, tablet veya cep telefonu ekranı karşısında yapmak mümkün- ortalama bir insanın periyodik ritüelleri arasında yer alıyor artık. Genel bir kuraldır: Alışkanlığa dönüşen her davranış bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde kişisel bir ihtiyaç hâlini alır. Bu kural, ritüele dönüşmüş “film izlemek” eylemi için de geçerli. Alışkanlık hâlini aldığı için artık bir ihtiyaca dönüşmüştür. Bundan dolayıdır ki günümüzde herhangi bir ekrana sahip olan insan, farklı aralıklarla bu ihtiyacını gideriyor. Bir filmi izlemek, onun sıradanlaşmış eylemlerinden oluyor.

    Film izlemek, bilindiği gibi modern bir olgudur. Bir medya aracı olarak “film”, teknolojinin gelişimiyle ortaya çıkan ve zamanla günümüz standardına evrilen ve gelecekte de -özellikle de yapay zekâ aracılığıyla- daha da gelişecek olan bir medya dalıdır. İnsanın sağlık, beden, akıl, duygu ve zaman boyutlarına hitap eden soyut bir araçtır. Başta insanın zihin dünyasını hedef alır, onu etkiler ve biçimlendirir. Bununla birlikte neredeyse her şeyini muhatap alır: Bedenini, duygusunu, sevgisini, öfkesini, ailesini, arkadaşını veya iş hayatını. Filmin türüne göre insanın bu vasıflarına, ilişkilerine dokunur. Tabii bu dokunuş, zihinseldir, soyuttur. Bunları yapabildiği, yani insanı etkilediği için de aynı zamanda kendine has bir güç potansiyelini barındırır.

    Peki insan niçin film izler?

    Neden kendisini bazen âdeta kaptırır derecesinde filme verir?

    Bu sorularla bağlantılı olarak şunu da sormak mümkün: Film izlemek insan için neyi ifade eder?

    İnsanın niçin film izlediğini anlamak filmin işlevini anlamaktan geçiyor. Sorulara genel geçer cevap verebilmek çok da mümkün değil aslında. Zira her bir insan, her bir film ve bu ikisinin buluştuğu her bir zaman dilimi kendine has orijinalliği içerir. Böyle olmasına rağmen “film izlemek” eylemi üzerinde düşünen her insan, sorulara cevap verebilmek için kişisel deneyim ve gözlemlerinden hareketle eylemin sebeplerini kategorize edebilir. Bunu yaparken nesne olan “film”, eylem olan “film izlemek” ve özne olan “insan” üçgeninde dolaşmak gerekecek. Bu yazı da bu çabanın bir ürünü. Evet film izlemek…

     

    …keyif ve zevk almaktır.

    Film izlemek her şeyden önce bir zevktir, keyiftir. Burada “zevk” ve “keyif” kelimelerinin ikisini de bilinçli kullanıyoruz. Keyif kelimesinin bedensel ve zevk kelimesinin de manevi tatmini ifade etmek için kullanıldığını dikkate aldığımızda, bir film hem bedensel keyfi hem de manevi zevki sağla(yabili)r.

    İnsanın bedensel ve zihnen dinlenmeye ihtiyacı olduğu vakitler söz konusudur. Böyle bir zaman diliminde zevk ve keyif verici bir davranış insanı rahatlatır. Rahatlama, daha doğrusu dinlenme esnasında kişinin zihni, onu yoran şeylerden keyif veren nesnenin aracılığıyla belirli bir süreliğine kurtulur, arınır; bedeni de hareketin veya yükün verdiği biyolojik yorgunluktan kendini hareketsizliğe bırakır.

    Film izlemek tam da bu işlevleri görür. Her bir eğlence anında olduğu gibi film izleme esnasında da zihin ve beden tazelenir. Bir film, kendisini izleyen kişiyi içinde bulunduğu realiteden alıp, film gerçekliği içine çekerek ona bir süreliğine farklılığı yaşatır. Kişinin zevk aldığı film türüne göre -ki bu bir komedi veya dram olabilir- film ile yaşanan keyif ve zevk anı insanı rahatlatır. Kişi film izlerken zihnen başka bir dünyadadır. O dünyada gördüklerine gülümser, güler, kahkaha atar, üzülür, öfkelenir veya acır. Gördüklerinden hoşlanır veya gerilir. Gördüklerini beğenir veya beğenmez.

     

    …düşünmektir.

    Bir film düşündürür de… Zihin dünyasında düşündürücü şeyler çağrıştırır. Sebep, süreç ve sonuç hakkında fikir yürütmek olarak da tanımlayabileceğimiz düşünme eylemi film izlerken kendini gösterir. İzlenen film doğal akışı içerisinde izleyiciyi “ne?”, “neden?” ve “nasıl?” sorularıyla baş başa bırakır. Bu daldaki filmlerin biraz da pedagojik yanı vardır. İnsana düşündürterek öğretir.

    Keyif ve istirahat için izlenen filmlerde kendinizi filme bırakırsınız. Bir ana yemek öncesi içilen çorba gibi hafiftirler. İnsanın aklına hitap eden ve düşünmeye davet eden filmlerse biraz ağırdırlar. Bu nedenle insanın beynini daha fazla yorar ve zorlarlar. Daha fazla konsantrasyonu, zihnen ve bedenen biraz dinç olmayı gerektirirler. Ayrıca filmin akışı içerisindeki olayları çözebilmek ve parçalarını oluşturan farklı sahneler arasında bağlantıları kurabilmek filmin tamamını anlayabilmek için şarttır. Bu da izleyenin biraz zinde olmasına bağlıdır.

    Bu tür filmler biraz kitap okumaya benzerler. Nasıl ki bir suç vakası, hastalıklı bir durum veya gerilimli bir olayı konu edinen bir kitapta bütünlük okudukça çözülüyorsa; benzer bir şekilde insanı düşünmeye sevk eden filmler de izledikçe açılırlar ve açıldıkça anlaşılırlar. Film bittikten sonra da düşündürücü etkisi devam eder. Film kişi de bir iz bırakmıştır. Kişinin dünyasında çığır açıcı, paradigma değiştirici, aydınlatıcı olmuştur. Kişinin filmi izlemeden önceki ruh hâliyle sonraki ruh hâli aynı değildir. Yeni bir şey öğrenmiştir, yeni bir bakış açısı kazanmıştır.

     

    …duygulanmaktır.

    Başta şunu söyleyelim: Duygulandıran filmlerin başında aşk filmleri gelir. Her coğrafya ve çağda alıcısı olan filmler, aşk filmleridir. Kadının erkeğe veya erkeğin kadına olan olağanüstü ilgisi, irrasyonel sevgisi, karşılıklı çekim gücü, evrensel bir olgu olarak sinemaların vazgeçilmez konusudur. Film olarak izlediği senaryo, insanın hoşuna gider. Duygulanır, mutluluk veya üzüntü duyar.

    Aşk filmlerinin dışında insanın farklı kimliklerinden hareketle sosyal ilişkilerini merkeze alan filmler de vardır; anne olmak, baba olmak, çocuk olmak veya hepsinin bir arada yer aldığı aile olmak gibi. Buna ek olarak bazı filmler de bir kişinin bir hastalığa yakalanmasını, bir ailenin veya arkadaş grubunun dağılmasını, bir ölümü konu edinir. Drama türündeki bu filmler merhamet, şefkat, acı, üzüntü gibi insani hisleri yaşattırır. İnsanı insan yapan vasıflara duygusal perspektiften bakıştır.

    Kişinin duygu boyutu itibarıyla kendisini kaptırdığı filmlerdir. İzleyici âdeta bir deniz olan filme dalar. Keyif veren filmlerde olduğu gibi kişi kendisini filme bırakır. Bazı anlarda insanın en insani hâlinin yoldaşı olan gözyaşı eşlik eder. Kalbî hissiyatla ağlar. İzledikleri, hayatının bir parçası olduğu için ekranda kendisini bulur. Düşündürücü filmlerde olduğu gibi düşünme yetisini fazlaca sarf etmesine gerek yoktur ama hissetme yetisi harekettedir. Konsantre olmak için bir çaba göstermesine de gerek yoktur, film onu içine çeker zaten.

     

    …geçmişe dalmaktır.

    Geçmiş, bugünün insanında iki düzlemde varlığını devam ettirir; kişisel anılarla tarihsel olaylarda. İnsan, aklının yettiği, kendi varlığından haberdar olduğu veya beyninin kayıt sürecine başladığı küçük yaştan itibaren tatlı ve acı anıları biriktiren bir varlıktır. Bu hatıralar sayesinde geçmişi ile bağ kurar. Çocukluğunu geçirdiği ev bir değer ifade eder, ailesiyle ve arkadaşlarıyla geçirdiği günlerin bellekte yer alması nedeniyle onlar ailesi ve arkadaşlarıdır. Bir kişiyle yaşadığı acı bir olay, gördüğü bir ihanet, o olayı hatırladığı sürece o kişiden nefretini devam ettirir.

    Bir de kişinin ait olduğu bir toplum ve ulus vardır. Yaşadığı coğrafyada geçmişten bugüne gelen olaylar akışı vardır. Toplumsal travmalar, savaşlar, doğal felaketler, göçler toplumsal kimlikte derin iz bırakmıştır. Geçmişte bir azınlık topluluk bağlamında yaşanan olumlu olumsuz gelişmeler on yıllar geçse de unutulmaz. O topluluğun bir ferdi olan kişi de bireysel zihin dünyasında bu olayları barındırır. Kişisel kimliğini belirleyicidirler. Ülkenin eğitim sisteminde, kamuoyunda, aile ve akrabalar arası görüşmelerde işlenirler.

    Geçmişte yaşanmış bir olayın bir filmde işlenmesi doğal olarak anıları tazeler. Maziden bir demet sunar. Kişisel dünyamızda canlı kalmasına katkıda bulunur. Örneğin 80’li yıllardan bir aile hayatını konu edinen bir filmi izlediğimizde -şayet o dönemle biyografik bir bağımız varsa- kendi hayatımız gözümüzün önüne gelir. O günden bugüne yaşadıklarımızı, kazandıklarımızı veya kaybettiklerimizi düşünürüz. Vefat eden babamız aklımıza gelir, yıllar önce yollarımızın kesiştiği ve sonraki yıllarda irtibatı kopardığımız dostumuzun acaba bugünlerde ne yaptığını sorarız kendimize.

    İçinde doğduğumuz halkın ve içinden geçtiğimiz aile ve okul yapılarının dünyasında bir kimlik kazanırız. Toplumsal-ulusal temaları işleyen filmler kimliğimizin bu yönünün tazelenmesini sağlar. Yine bu dünyada edindiğimiz sağ, sol, liberal, muhafazakâr veya milliyetçi -hangi tarafta yer alıyorsak o yerdeki siyaseten savunduğumuz değerleri içeren- ideolojik dünyamız beslenir. Sosyal değer yargılarımız destek bulur. Tarihteki kahramanlarımızla coşar, hainlere lanet okuruz. Bazen de merakımızı giderir, tarihî bir olayı bir filmde canlı olarak yaşarız. Bazı film sahnelerindeyse mazideki olayları sorgular, eleştiride bulunuruz.

     

    …bugündür.

    Kendimizde ve çevremizde, yakınımızda ve uzağımızda aralıksız bir şekilde değişimler yaşanıyor. Öncelikle kendimiz kendimize ait dünyada psikolojik, biyolojik ve sosyal açılardan hâlden hâle giriyoruz. Ailemizle ve dostlarımızla sınanıyoruz. Kendimiz ve en yakınlarımızdan birisi ağır bir hastalığa yakalanıyor ve hayatımız kökten değişiyor. Annemiz veya babamız vefat ediyor, hayatımızda onlarsız bir dönem başlıyor. Veya bir tanıdığımız hiç beklenmedik anda ve tahmin edilemeyecek bir şekilde hayatını kaybediyor. İş hayatımızda kabullenmekte zorlandığımız durumların yaşandığını öğreniyoruz.

    İçinde yaşadığımız dünyadaysa olaylar olayları kovalıyor. Yenilikler hayatı değiştirirken kavgalar, krizler dönemlik darbe vuruyor. Siyaset ve ekonomideki gelişmeler hiç ara vermiyor. Ekranlarda izlediğimiz haber programları bu alanlardaki gelişmeler hakkında fazlasıyla bilgi veriyor. Binlerce kilometre uzaklıktaki bir hadiseyi kafaya takıyoruz. Teknolojinin hayatımıza etkisinden kurtulamıyoruz. Adalet ve ahlakın dikkate alındığı durumlar olduğu gibi adaletsizlik ve ahlaksızlığın hüküm sürdüğü durumlar da yaşanıyor.

    Bugünkü olaylara odaklanan film bir olayın farkına varmaya, arka planıyla birlikte anlamaya yardımcı olur. Bireyi, toplumu inceler, karakterlerini tahlil eder. “İncelemek” ve “tahlil etmek” kelimeleri daha çok belgesel tarzındaki görsel ürünler için kullanılır aslında. Ama bir film de bir olayı kendi tarzında “inceler” ve “tahlil eder”. Bugünün insanının ve toplumunun artıları, eksileri, fırsatları, çıkmazları masaya yatırılır. Biz filmi izlerken bir bakıma aslında kendi dünyamızı izleriz. Olanlarda kendimizi, çevremizi görürüz. Film bize ayna tutar, toplumsal muhasebe yapma imkânı sunar.

     

    …gelecektir.

    Film bir geleceği kurgulamanın en iyi araçlarındandır. Bir roman yazarken de benzer bir şeyi yapabilirsiniz. Roman, okuyucunun okuduklarıyla ilgili hayal etmesine çok daha fazla özgürlük alanı bırakır. Mesela insan, romanda geçen karakterleri, şehirleri, doğayı kendince zihninde canlandırabilir. Bu açıdan bakıldığında bir film daha nettir. İzleyiciye düşünce dünyasında kurgulama fırsatı neredeyse hiç sunmaz. Onun var olan kurguda herhangi bir şeyi değiştirme imkânı yoktur ama o kurgunun içine girer.

    Gelecekte nasıl bir dünyada yaşayacağız?

    Bugün yaşadığımız krizler yarın nasıl bir dünyayı beraberinde getirecek?

    Teknoloji ile olan ilişkimiz nasıl olacak?

    Teknolojik gelişme ışığında gelecekte savaşlar nasıl yapılacak?

    Uzay ile ilişkimiz hangi yöne evrilecek?

    Yaşanan sosyal adaletsizlik içinde yaşadığımız toplumu nereye götürecek?

    İklim krizinin coğrafyalara etkisi ne olacak?

    Geleceğe dair uzatabileceğimiz bu sorulara film aracılığıyla cevap vermek fazlasıyla mümkündür.

    Konusu “gelecek” olan filmler geleceğin bir ön provasıdır. Ütopik, distopik veya bilim-kurgu türlerle geleceğe ilişkin görsel kehanette bulunurlar. Bir film şayet bir hayalin görsel alanda kurgulanmasıysa, filmi film yapan en önemli alan da burasıdır aslında. Filmler, görsel olarak somutlaşmış hayaldirler. Biz izleyici olarak geleceğe ilişkin hayal ve merak dünyamız gelişir. Geleceğe dair endişemiz veya eminliğimiz artar. Geçmişe dair ders çıkardığımız gibi, geleceğe dair de ders çıkarabiliriz. Bu alan ayrıca biraz hayret içerir.

     

    …tekrar başa dönecek olursak:

    İnsan biraz da kendi eylemleri üzerinde düşünmeli. İşin uzmanları, merkezinde insanın olduğu sosyal bilimlerle doğa bilimleri arasındaki temel farklar arasında “netlik” ile “göreceliğin” olduğunu da söylerler. Yani doğa bilimleri; örneğin matematik netken sosyal bilimler sosyolojide olduğu gibi görecelidir.

    Konusu “film izlemek” olan bir yazıda sonlara doğru buna niye değindik şimdi?

    Film izlemek, insani sosyal bir olgudur, dolayısıyla görecelidir. Her insan kendince farklı anlamlar çıkarabilir, yeter ki kendi eylemi üzerinde düşünsün.

    Biz de kendi zaviyemizden “film izlemek” eylemi üzerinde düşünmeye çalıştık. Girişte sorduğumuz iki soruya -İnsan niçin film izler? Film izlemek insan için neyi ifade eder?- insanın bazı karakteristik özellikleri ve zaman boyutları açılarından cevap bulmaya çalıştık.

    İnsan, keyif alan, düşünen, duygulanan, hafızasında geçmişi barındıran, bugüne odaklanan ve yarını kurgulayan bir varlık.

    Bir film de bu noktalara dokunan bir araç.

    Ama sıradan bir aracın dışında insanın zihnini biçimlendiren, onu etkileyen ve bu etki nedeniyle de ona güç uygulayan bir araç.

    Yeni bir konu açmadan bu yazıyı bir temenniyle burada noktalayalım: İyi seyirler!