PLATONCULUK, SOKRATES VE PATOČKA


Emre Şan*
Patočka düşüncesinin kaynaklarından biri Antik Yunan felsefesidir ve Çek filozof, fenomenolojinin ve tarih felsefesinin yanında Sokrates, Platon ve Aristoteles üzerine de eserler yazmıştır. Çek filozofun Freiburg’a Husserl ile çalışmak için gittiği ve Heidegger’in rektör olduğu 1933 yılında yazdığı “Platonculuk ve Politika” ilk metinlerinden biridir. Bu metinden itibaren Platonculuğun kendi çağında nasıl bir yer edindiğini sorguladığı yazılar kaleme alır. Platon üzerine verdiği seminerler ve özellikle 1953 yılında tasarladığı bir kitabın giriş bölümü olarak yazdığı fakat tamamlamadığı “Negatif Platonculuk” metni de Platon’dan hareketle siyasal olan, özgürlük ve varoluş sorularını birlikte ele alır. Patočka’nın felsefesinde bu meseleler toplulukların tarihsel varoluş imkânlarının incelenmesine tekabül eder. Ona göre topluluğun gizli zorba zihniyetin esiri olan toplumun içinde kaybolma riski felsefenin konusudur. Bu zihniyeti Platon, Devlet’in ilk kitabında ifşa eder. Patočka Platon’un izinden giderken aslında kendi meselesini dile getirir. “Gizli zorba zihniyetin temsilcisi Thrasymakhos’un arka çıktığı hâlihazırdaki kanıya göre; adalet ne kendi başına bir iyi ne de kendisi ve ondan kaynaklanan etkileri için değer biçtiğimiz bir iyidir, daha çok salt bir araçtır, bundan hareketle kendi içinde, bize ait olsa da olmasa da, kendimiz için bir haksızlık yapsak da yapmasak da, isteyebileceğimiz her şeyi isteyebilmek ve elde edebilmek en iyisi olacaktır.”. Filozof toplum içindeki yaşamın yasal düzenlemesi sorununu adil yaşam ilkesi açısından ele alır.
Patočka 1946 yılındaki Sokrates derslerinde ve 1953 tarihli “Negatif Platonculuk” başlıklı tamamlanmamış eserinde fenomenolojinin doğal tavırdan kurtulmak için kullandığı “epokhe” yöntemini Sokratik “ruhun yabancılığı” fikri ile birlikte okur. Platoncu ruh, yalnızca bilgisine eriştiği dünyayla akraba değildir; o önce bu bilginin en yüce ve dünya dışı ilkeleri olan idealarla akrabadır. Zorunlu olarak, sürüldüğü dünyaya olduğu kadar doğduğu göklere de yabancıdır. Ruh, “ideal” doğasını, Patočka’nın vurguladığı eleştirel uzaklaşma gücüyle gösterir. “Platon’un söyleminde “idea”nın gücü denen uzaklaşma gücü, hôrismos, verili olanlarla aramıza mesafe koyma ve anlamı sorunsallaştırmadır.”. Dolayısıyla ruha ihtimam gösterme, hakikate, kendi olmaya ve sorumluluğa sahip bir yaşam biçimidir. Böylece insan varoluşu ve bir bütünlük olarak dünya, verili fenomenler olarak değil; bir soru olarak ortaya çıkar. İnsan artık bir uzlaşı zemini ve otorite aramaktan ziyade verili anlamlara sorunsal bir şekilde yaklaşmaya hem kendi varoluşunun hem de çevresinin sorumluluğunu almaya başlar. Patočka, Sokratik ruh kaygısını “verili anlamların apaçıklığının sarsılması” olarak ele alınır. Bu soru, daha sonra 1973 yılındaki seminerlerden oluşan Platon ve Avrupa kitabında ele alınır. Platon ve Avrupa kitabı aslında Çek filozofun evinin bodrumunda yeraltı üniversitesi seminerleri olarak adlandırılan derslerinin notlarından oluşuna bir kitaptır. Patočka’nın bu dersleri, bir rejim muhalifi olarak üniversiteden atıldıktan sonra evinde gizli olarak verdiğini unutmayalım. Dolayısıyla karşımızda üniversitedeki ofisinden uygun zamanlarda bir şeyler beyan eden, bilgi biriktiren ve sürekli yeni yetenekler edinmeye çalışan modern anlamda bir “aydın” figürü yoktur. Patočka’nın sorunu kolektif bilincin uyanması ve yurttaşların politik sorumluluklarını ortaya koymaktır.
Patočka ve öğrencileri için mesele, felsefe tarihi içinde belli kategoriler içinde düşünmek değil; içinde bulundukları durumu anlamaktır. Kendilerine dayatılan kalıplara hayır diyebilmeyi öğrenen sarsılmışların dili Sokrates’in “daimon”unun dilidir. Bu yüzden elimizdeki ders metinlerinde kimi sayfalarda fenomenoloji ve Platon arasındaki mesafe kapanmış gibi görünür. Patočka’nın kendisi büyük bir siyaset felsefesi mirası bırakmamıştır ama bedenleri değil ruhları doğurtan Sokrates’in maiotik yönetiminde betimlediği (Theaitetos, 150b) gibi kendisinden sonra Çekoslovak siyasetine yön verecek muhalif jenerasyonları yetiştirmiştir. Patočka’nın öğrencilerinin bazıları yeni yönetimde üst kademelerde görev almıştır. Hatta yakın dostu Vaclav Havel, yeni dönemin ilk cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir ve Patočka’nın fikirlerine belli ölçüde sadık kalmıştır. Aviezer Tucker’a göre Patočka’nın felsefesi, yaşamı ve kaderi Sokrates’e benzetilebilirse Havel’in cumhurbaşkanlığı da Platon’un Sicilya ziyaretinde yüzleşmek durumunda kaldığı politik problemleri hatırlatır.
Aslında Patočka, düşünce serüveninin başından beri toplumun bir araya gelme biçimleri, tarihi olaylar, siyasal muhalefetin rolü üzerine yazılar yazmıştır ve Sokrates’in bu yazılarda hiç azımsanmayacak bir rolü bulunur. Antik Sokratesçiliğe dönüş, zihinleri felç eden nihilizme, mutlak olumsuzlamaya karşı tutarlı düşünmeye dönüştür. Girişte bahsettiğim “Platonculuk ve Politika” metninde ve 1934 yılında kaleme aldığı “Felsefenin Dünyevi ve Dünya Ötesi Konumuna Dair Bazı Yorumlar” metninde Sokrates’i model olarak görür ve Atinalı filozofun kaderini tüm gerçek filozofların kaçınılmaz kaderi olarak betimler. Ona göre filozof sürekli olumsuzlukta ve sorunsallıkta yaşar ve kamusal alanı bir fikir çatışması için kullanır. Fakat bu olumsuzlama mutlak kuşkuculuğun ya da nihilizmin olumsuzlaması değildir. Sorunsallaştırma, Sokrates’in daimonionu gibi olumsuz deneyimleri göz ardı etmeyen, olumsuz deneyimlerle arayış içinde olan bir etkinliktir. Filozof dünyanın ve anlamın sorunsallığının farkındandır ve bundan bir yaşam tasarısı çıkarır. Patočka burada fenomenolojiden yola çıkan bir Sokrates okuması yapar. Dünyanın ve yaşamın sorunsallığının başlangıcında fenomenlerin kendilerini dolaylı yoldan açmaları bulunur. Fakat bu durum fenomenolojinin gizli görünmez ve karanlık olanı açıklayacağı anlamına gelmez. Tam tersine bize fazlasıyla yakın olanı ve bu yakınlık ve mesafesizlik yüzünden doğru bir şekilde göremediğimiz şeyi eleştirel olarak göstermeye çalışır. Fenomenleri kavramak için onları alıştığımız biçimde kullanmaya devam edemeyiz, radikal bir tavır değişikliğine gitmemiz gerekir. Tavır değişikliği, düşüncenin ayrımlar yaparak soruları keşfetmesi, anlamın sorunsal doğasının farkına varması demektir.
Felsefe ideolojilerin sunduğu mitsel anlatıları sorunsallaştırdığı için tehlikelidir ve bu yüzden filozof sürekli baskı altındadır. Ne var ki aslında Sokratik filozof kent için gerçek bir tehdit değildir, Platon’un kullandığı benzetmede olduğu gibi kentin rejimini ancak bir at sineği kadar rahatsız edebilir. İkinci Dünya Savaşı’nda Çekoslovakya’nın Nazi Almanyası tarafından işgal edilmesinin ardından yazdığı “Dengede Yaşam, Derinlikte Yaşam” metninde kendi çağının baskın siyasi teorileri Nazizm, komünizm ve liberalizmi dengede yaşam isteyen ideolojiler olarak adlandırırken, derinlikli yaşamı Sokratik filozofun yaşamı olarak görür. Böyle bir yaşam, toplumun tüm sorunlarının rasyonel bir şekilde çözülebileceğine ya da olup biten her şeyin tarihsel gelişimin bir parçası olarak görülmesine dair inançtan beslenir. Patočka’ya göre ise insan sorunsalda yaşamalıdır ve bu derinlik içinde yaşamaktır. “Derinlik içinde yaşamak, kişinin hem kendini sınaması, deneyimlemesi hem de verili olana karşı çıkması, onunla yetinmemesidir. Derinlik içinde insan, sıradan yaşamdakiler için soyut ve uzak sayılacak aşırı imkânlara kendini açarken, günlük yaşamda olduğu gibi kabul edilen imkânlara da karşı çıkar. Bununla birlikte, hedeflenen olağanüstü ve yabancı olana yerleşmek değildir, çünkü bunların peşinde koşmak gayet olağandır. Aslında insan, hayatını çevreleyen sınırların büyüleyici izlenimi altında derinliğe ulaşır. Eğer hakikati arıyorsa, bu sınırlarla yüzleşmelidir.”. Bu satırların yazarı Sokrates değil Patočka’dır. Çek filozofa göre derinlikteki yaşam, dünyayı bir bütün olarak kavramaya çalışan yaşamdır. Bunun için elbette gündelik hayatın düzenini ve alelade zorunluluklarını reddetmek hatta onlara itiraz etmek gerekir. Derinlikteki yaşamın tersi olan dengede yaşam ise insanın yaşamın dengesini sarsabilecek her şeyi yok sayması, bunları azaltmaya çalışmasıdır. Patočka benzer bir fikri 1975’te verdiği derslerde “Aydın Kişi” ve “Tinsel Kişi” arasındaki farklılıkta açıklar. Aydın kişi olağan yaşamın güvenlik hissini taşır ve olumsuzlukları ve uyumsuzlukları göz ardı eder. Oysa tıpkı Sokrates gibi varoluşu zorunlu olarak siyasal olan Tinsel kişi yaşamı basitçe kabul etmeyen, verili olana mesafe alan ve yaşamın sorunsallığını öne çıkaran kişidir. “Bu, olumsuz deneyimleri görmezden gelmek değil, tam tersine onlara yerleşmektir; olağan olanı sorunsallaştırmaktır; bu açık olanın içinden yeni imkânlar yaratmak; sağlam ve sert bir zeminde değil, hareket eden bir şey üzerinde yaşamaktır; bir şeye saplanmamış, demirlememiş olarak yaşamaktır.”. Böylece gerçekliğin kendinden apaçık olmayan siyasal doğası ortaya çıkmış olur.
Peki ruha ihtimam göstermek ya da ruhun bakımı nasıl anlaşılmalıdır? Ruhun bakımı fikri insanın kendini gerçekleştirme sürecinde engellerle karşılaşınca kendi kabuğuna çekilip kendi kendisiyle ilgilenmesi anlamına gelmez. Böyle bir yaklaşımın kökleri antik döneme kadar giden, siyasetin toplumsal yaşamın aslında önemli olmadığı ve aslında kurtuluşun kişisel ahlakta, insanın iç dünyasında olduğu varsayımı yatar. Patočka’nın ruhun bakımı konusundaki ilk hamlesi budur: Kurtuluş için bir tür kendinden vazgeçme, kendini saflaştırma, manevi bir dönüşüm geçirme gibi anlaşılan ruhun bakımı fikrini yeniden felsefenin araçlarıyla düşünmeye çalışır. Ruhun bakımının en uygun yeri “polis”tir. Çek filozofa göre ruhun bakımı fikri Antik Yunan dünyasında sadece felsefede değil, tıpta, siyasette, askerlikte ve dinde tezahür eder. Kaldı ki Yunan felsefesinin köklerindeki çoğulcu ve kültürlerarası ortamı göz önüne aldığımızda ruhun bakımının daha eski biçimleri de olduğu akla getirilebilir. Kendimizi Avrupa mitleri ile sınırlayacak olursak Homeros’ta mélédèmata pratik bir bakıma gönderir. Diğer yandan daha yaygın bir biçimde “épiméléia”nın erdemlere ilişkin bir anlamı vardır. Ruhuna özen gösteren bir yurttaş cesur ve ahlaklı olabilir. Ruhun bakımı, ihtimam, sağlık ve kurtuluş fikirleriyle bağlı olduğu kadar aynı zamanda Latince sollicitare ifadesinde olduğu gibi bir yönelimi de akla getirir. Gelgelelim, Sokrates öncesi Yunan filozofları pratik kullanımından farklı olarak ruhun bakımını insanlığın özgürlüğü sorunu ile tanımlarlar. Onlara göre ruha ihtimam göstermek, yaşamın kısalığına ve sonluluğuna rağmen tanrılara benzer bir otonom duruma işaret eder. Patočka’nın ifadesiyle “İnsan ruhu, dünyanın ve yaşamın bütünlüğü hakkında bilgiye sahip olan, bu bütünü göz önüne almaya yetenekli olan, bu görüşten yaşayan, bütüne dair bilgi onda olduğu sürece bütünlük içinde ve bu bütünle ilişki içindedir. Ruhun sonsuzluğu tartışmasız biçimde ölümsüz ve sonsuz olan, geçip gitmeyen, ötesinde hiçbir şeyin olmadığı bir şeyle bu açık ilişkiden meydana gelir.”. Patočka’ya göre Antik Yunan düşüncesi tezahür edenin somutluğu üzerinden bütünlüğün açıklığını sorunsallaştırma ile açılır ve Demokritos ve Platon ile iki koldan devam eder. Patočka’ya göre “Platon ruha, evrende ebedî olan sıfatıyla dolaşabilmesi için ihtimam göstermez. Aksine, ruh olması gerektiği hâle gelmek için evrende dolaşır. Ruhun bakımı bilgi amacıyla yapılmaz ancak bilgi, henüz tam olarak olmayan ruhun olabilir hâle gelmesi için bir ortamdır.”. Dolayısıyla ruha ihtimam göstermek, pratik işlere, kamusal işlere sırt çevirip kendi saflığını koruyarak olmaz. Platon aslında Yunan dünyasındaki eşitler arasındaki özgürlük ilkesini savunacak bir öğreti ortaya koyar.
Sokratik diyaloglarda ise ruhun bakımı, kendilik kaygısı, başkalarına ihtimam gösterme kente ihtimam gösterme ve ölüm kaygısı etrafında şekillenir. Patočka’ya göre bunları hem techne hem de episteme olarak anlamak gerekir. Ruhun bakımı sadece bir bilgi değildir, o aynı zamanda yapmayı bilmek ve bir olma tarzıdır. “Ruhun bakımı pratiğinde Sokrates’in kışkırtıcı olmadığı doğrudur. Sokrates’in Savunma’da ısrarcı olduğu nokta budur; kendisi kışkırtmaz ancak onun varoluşunun tek gerçeği toplumun gözünde bir kışkırtmadır. Kendini olumlu olarak neyin iyi olduğunu bilmeden sadece yanlış kanıları çürüterek neyin iyi olduğunu inceleyen insan kelimenin tam anlamıyla hakikat arayışına yöneldiği düşüncesiyle, gizli tiranlık ve eski ahlakın ikiyüzlü kalıntılarına ilk karşı çıkan Sokrates gerçekte en iyi kişi iken, ister istemez insanların en kötüsü, en zararlısı olarak görünecektir; tam tersine, yığının tavrını benimseyen kişiyse, en derinliklerinde kötüyü temsil etmesine rağmen, en iyi kişi olarak görünecektir ve bu ikisi arasındaki kaçınılmaz çatışma ancak iyi adamın yitirilmesiyle sona erecektir.”. Bu yüzden Patočka, ruhun bakımı için Heidegger’e göre Dasein’ın varoluşunu tanımlayan kaygıyı (Sorge) model olarak almaz. Aslında ilk bakışta ruhun bakımı bir tür sahih düşünüme çağrı olarak görülebilir ama sorun ruhun sahih ya da gayri-sahih bir yaşama sahip olması değildir. Ruhun bakımını en yalın hâliyle logos kaygısı olarak anlamak gerekir. Fakat bu fikri doğrudan Platon’un idealar teorisine bağlamak gerekmez. Patočka’nın amacı ruhun bakımının metafizik-öncesi Sokratik bir kavranışına gitmektir.
Patočka Sokrates üzerine verdiği derslerde, ruhun bakımının pratik yaşamdan bağımsız yüzden onun farklı anlamlarını ele alır. Patočka uzmanı Philippe Merlier’in aktardığına göre, epiméléo (Birinci Alkibiades 104d, 119a, 120b; Sokrates’in Savunması 24d, 25e, 26b, 29d-e; Menon 94e vd.) bir şeyin farkında olmak, uyanık olmak, tetikte olmak anlamlarında kaygı duymak, ihtimam göstermek Patočka’nın öncelikle üstünde durduğu kullanımdır. Ardından thérapeuo (Birinci Alkibiades 134c, Phaidros 239b, Phaidon 66c) tedavi etmek, hizmet etmek anlamını ele alır. Yine “logos”a yakın anlamda lego (Gorgias 480c, Phaidon 83a-c) hesaplayıcı bir bakım, ihtimam fikrini takip eder. Son olarak ise spoudazo (Gorgias 502b, Phaidon 64d, 69d, 91c) gayret istek eğilim anlamlarında ruhun bakımı ile ilgilenir. Tüm bu ihtimam, özen biçimleri ruhun kendisiyle ve başkalarıyla süregiden diyaloğunda gerçekleşir. Başkalarıyla her diyalog ruhun kendisiyle diyalogdur ve aslında hafızada olanın açığa çıkarılmasını tetikler.
Gelgelelim, başkalarıyla diyalog, sofistlerde olduğu gibi bilenin ruhundan bilmeyenin ruhuna edilgin bir aktarım olarak anlaşılamaz. Ruhun bakımı, bulunduğumuz yerden, var olanların yüzeyinden bütünlüğe doğru, ilkelere doğru ilerleyen dikey bir harekettir. Ruhun bakımın amacı “çoklu, dağılmış, olumsal olandan ebedî, durağan ve bir olana, ölçülenden ölçüye” ulaşmaktır. Platoncu terminolojiyle ifade edersek, bağlantılı anımsama olarak anamnesis, hafızada olanın açığa çıkarılması olarak, insanın etkin bilme faaliyetinin imkânları ve bilimsel akıl üzerine bir soruşturmadır. Ruh doğmadan önce sahip olduğu bilgiye dünyaya geldikten sonra doksa içinden epistemeyi görünüşlerden bir örneğe benzeterek yeniden hatırlama ile erişir. Fakat bu yüzeye çıkarma öncelikle çifte değilleme gerektirir çünkü doksa içindeyken unutuşun unutuşu söz konusudur. Diğer bir deyişle epistemeye dair olanı hatırlamak, bir anıyı hatırlamak gibi değil daha ziyade bütünsel bir tecrübe olarak bir tavır değişikliği gibidir. Hatırlayan kişi kendi ortamından çıkar, sembolik çevresine mesafe alır. Bu yüzden insanın kendisi üzerine eğilmesi, ihtimam göstermesi gerekir. Dolayısıyla, anımsamanın asıl özelliği onun logosun düzenli yapısıyla olan ilişkisinde yani bütüncül bakış açısında bulunur. Bellek artık zamanla olan bağlantısında gönderme yapmak zorunda olduğu belirli bir âna bağımlı bir şekilde tanımlanmaz aksine zamanı aşan bir rasyonel düzenle anlaşılır. Aklın düzenleyici faaliyeti düşüncedeki ilkelerle ilgilidir. Canlı diyalog yoluyla bir bilginin başlangıcına geri döndüğümüzde bağlantılı anımsama gerçekleşir. Bu yüzden doğru bilgiyi korumak sadece onu olduğu gibi kayda geçirmek değil onun felsefi hareketini korumaktır.
Şu hâlde, Yunan filozofları ister materyalist ister idealist olsun ister ruhun ölümlü olduğunu ister ölümsüzlüğünü savunsun, ruhun ihtimam göstermeye gerek duyduğunu savunmuşlardır. “Neden? Çünkü insan, insan ruhu, dünyanın ve yaşamın bütünlüğü hakkında bilgiye sahip olan, bu bütünü göz önüne almaya yetenekli olan, bu görüşten yaşayan, bütüne dair bilgi onda olduğu sürece bütünlük içinde ve bu bütünle ilişki içindedir.” Oysa Patočka’ya göre örneğin Kartezyen özne fikri bütünlük ile ilişki olmak yerine kendini onun dışında konumlandırır. Ego başkasının, doğanın hatta siyasetin dışındadır. Ona dışarıdan hiçbir şey nüfuz etmediği gibi ona dışsal olan her şey yayılım (extensa) olarak betimlenir. Böylece Kartezyen bakış açısı felsefeye bir içkinlik, içsellik alanı, aşkınlık ile dünyaya açılan bir yaşantı alanı ortaya koymaya ilişkin psikolojik bir miti armağan eder. Sokrates’in yaklaşımını takip eden Patočka’ya göre ünlü gnothi seauton, kendini bil deyişi, kendi içkinliğine dön, kendine dön anlamına gelmez. Tam aksine Sokratik ruh bakımı, ruh kaygısı Patočka’nın felsefesinde var olana bütünlüğü içinde erişmenin bilgisi ve tekniği olarak ortaya çıkar. Bu yaklaşım tarzı belli bir ego fikrine ve insanın kendi çevresine duvar örebileceğini öğütleyen psikolojik bir anlayışa uzaktır. Ruhun bakımı insanın iç derinliklerine, güvenli kalesine çekilmek değildir. Aksine ruh dünyanın bütünlüğü karşısında şaşkınlık ve hayranlık duyandır. Şimdilik usta-çırak ilişkilerini askıya alacak olursak, Platon’un “θαῦμα ἀρχἡ τῆς σοφἰας” ifadesi ve Aristoteles’in insanların “δıά τὀ θαυμάζειν” hayret etmekten, şaşkınlıktan felsefe yapmaya başladıklarını söylerken demek istedikleri tam olarak budur. Fakat şunun altını çizmekte fayda var; felsefenin keşfinin ortaya koyduğu şok, herhangi bir tekilliğin, olgusal bir tekil gerçekliğin karşısındaki hayret değildir. Dünyanın bize kendini göstermesinin özgün durumunu yakalamak için çaba göstermek zorunludur. Dünya kendini ilk bakışta bütünüyle gösterseydi soru konusu hâline gelmeden tamamlanmış bir betimleme ile karşılaşırdık. Oysa betimlemek betimlenen şey ve onun ufkunda yer alan diğer şeyler arasındaki bağlantıyı ortaya koymaktır. Bu yüzden dünyanın kendini gösterme tarzı sürekli yeni soruları çağırır.
*Prof. Dr., İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi, Felsefe Bölümü.