FELSEFE VE DÜNYA GÖRÜŞÜ: BİR VE AYNI MIDIR, YOKSA FARKLI MI?

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Erdal Yılmaz*

     

    Sokak röportajından entelektüel düzeydeki konuşmalara kadar hemen her bağlamda “benim felsefeme göre” ifadesinin sıkça kullanıldığına tanık olmaktayız. İlginç olan şu ki bu ifadeyi kullananların önemli bir kısmı felsefeyi aslında pek de önemli bir alan olarak görmemektedir. Hatta kimi zaman, bir başkasını susturmak için “felsefe yapma” diyerek bu alanı küçümseyici bir biçimde kullanabilmektedirler.

    Bu kişiler için felsefe, bir yandan belli prensiplere sahip olmak ve olup biteni bu prensipler çerçevesinde değerlendirmek anlamına gelirken; diğer yandan süslü cümlelerden ve karmaşık düşüncelerden oluşan, yaşama dokunmayan, genellikle de “aykırı tiplerin” uğraştığı bir alan olarak görülmektedir.

    Felsefeye dair önceki makalelerimizde yaptığımız analizlerden hareketle, bu yaklaşımın ikinci kısmını oluşturan anlayışın ne kadar temelsiz olduğu kolaylıkla tespit edilebilir. Bu metinde ise odaklanacağımız husus, söz konusu yargının ilk kısmına ilişkindir: Yani, belli ilkelere sahip olmanın bir “felsefeye sahip olmak” anlamına geldiği ve bu doğrultuda hareket etmenin de “o felsefeye göre yaşamak” olduğu yönündeki anlayıştır. Bu yaklaşımın bir felsefeden ziyade aslında bir “dünya görüşünü” ifade ettiğini ileri sürmekteyim.

    Felsefe ile dünya görüşü (Weltanschauung), çoğu zaman birbirine karıştırılan iki kavramdır. Bunun en açık nedeni, bu iki kavramın birbirine temas eden, hatta yer yer iç içe geçen yönlerinin bulunmasıdır. Ne var ki benzerlik, özdeşlik anlamına gelmez. Farklı adlarla anılan kavramların birbiri yerine kullanılabilmesi için yalnızca benzerlik değil, anlamın da tam olarak örtüşmesi gerekir. Aksi hâlde, yüzeysel benzerlikler üzerinden kurulan özdeşlikler, anlamın bulanıklaşmasına ve kavramsal belirsizliklere yol açar.  Böylesi bir durum ise söz konusu kavramlarla dile getirilmek istenen düşüncenin muğlaklaşmasına ve ifade edilmek istenen meramın tam olarak anlaşılamamasına sebep olur. Bahsettiğimiz bu durumun en açık biçimde gözlemlendiği kavramlardan iki tanesi “felsefe” ve “dünya görüşü” kavramlarıdır.

    Bu yazıda her iki kavramın neyi imlediğini ve hangi karakteristik özelliklere sahip olduklarını incelemek suretiyle, aralarındaki bu belirsizliğin giderilmesine katkıda bulunmayı amaçlamaktayım. Bunun için önce, her iki kavramın düşünce tarihine hangi dönemde ve nasıl dâhil olduklarını, hangi entelektüel iklimde yaygın bir kullanıma ulaştıklarını ele alacağım. Ardından, aralarındaki sınırların neden zamanla silikleştiğini tartışacak ve bütün bu yakınlaşmalara rağmen birbirlerinden tamamen ayrılmalarını sağlayan aşılmaz sınırları vurgulamaya çalışacağım. Son olarak da, bu iki kavramın birbirini nasıl beslediği üzerinde kısaca duracağım.

     

    Felsefe ve Dünya Görüşü Kavramlarının Düşünce Tarihi Sahnesine Çıkışları

    Felsefe kelimesinin ilk defa hangi tarihte ve hangi kültürde kullanıldığını kesin olarak bilemesek de bir kavram olarak düşünce tarihine çıktığı veya en azından belirginlik kazandığı dönemin Antik Yunan medeniyetine uzandığı söylenebilir. Batı medeniyetinin temel taşlarından birini tesis eden felsefenin başlangıcı, genellikle Thales’e (M.Ö. 640-550) atfedilir; bu da bizi tarihsel olarak M.Ö. 6. yüzyıla ve Antik Yunan düşünce iklimine götürür.

    Elbette burada felsefi düşüncenin başlangıcı sorunsalına girmeyeceğim. Amacım, yalnızca “felsefe” ve “dünya görüşü” kavramlarının düşünce tarihinde hangi dönemlerde öne çıkmaya başladıklarına dikkat çekmek ve bu tarihsel arka plan üzerinden iki kavram arasında kuracağım benzerlik ve ayrımlara dair bir yol bulmaktır.

    Felsefenin başlangıcı olarak kabul edilen bu olguyu, Thales’in, evreni doğaüstü varlıklarla ilişkilendiren mitolojik açıklama tarzı yerine, insan aklı ve tecrübesiyle açıklama çabası olarak yorumlayabiliriz. Bu girişim, Batı medeniyet tarihinde insan zihninin ilk kez doğayı kendi iç yasalarıyla anlamlandırma yönünde attığı adım olarak da görülebilir.

    Felsefe tarihinde genellikle kozmogoni’den kozmoloji’ye ve mitos’tan logos’a geçiş olarak nitelendirilen bu dönüşüm, düşüncenin mitik anlatılardan özgürleşerek rasyonel temellere dayalı bir sorgulama biçimine evrilmesinin sembolik ifadesidir. Dolayısıyla bu süreç, felsefi düşüncenin doğuşunu imleyen en önemli dönüm noktalarından biri olarak kabul edilmektedir.[1]

    Dünya görüşü (Weltanschauung) kavramının düşünce tarihinde etkin biçimde kullanılmaya başlanması ise, Kant dönemine rastlar. Bu kavramı ilk defa Yargı Yetisinin Eleştirisi adlı metninde kullanan Kant, doğrudan bir tanımlamada bulunmaz fakat bu kavramı Saf Aklın Eleştirisi ve Pratik Aklın Eleştirisi metinlerinde ortaya koyduğu düşüncenin birliğine duyulan ihtiyaç bağlamında kullanır.[2] Sonrasında Alman İdealizmiyle birlikte bu kavram, Alman entelektüel dünyasında giderek daha sık başvurulan bir terim hâline gelmiştir. 1830’lu yıllarda kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte Avrupa’nın farklı entelektüel çevrelerine de nüfuz etmiş, 1858 yılında ise Worldview biçimiyle İngilizceye geçmiştir. Günümüzde kavram, çoğunlukla Almanca özgün biçimiyle, yani Weltanschauung olarak, birçok dilde yaygın biçimde kullanılmaya devam etmektedir.[3]

    Peki, Weltanschauung kavramının kullanılmaya başlanmasına ve giderek yaygınlık kazanmasına yol açan düşünsel dönüşüm neydi? Kavramın özellikle Kant felsefesiyle birlikte ön plana çıktığı dikkate alındığında, bu süreçte Kant’ın düşüncesinin oynadığı rolü kısaca ele almak yerinde olacaktır.

     

    Bir Tasarım Olarak Dünya Fikrinin Ortaya Çıkışı ve Düşünülen Dünya ile Bilinen Dünya Ayrımı

    Kant felsefesine uzanan süreç, kuşkusuz Descartes’ın hakikati öznenin onayına bağlayan düşünsel dönüşümüyle başlamıştır. Descartes öncesi dünyada insan ile evren arasındaki ilişki, mikrokozmos ve makrokozmos kavramsallaştırılmasıyla açıklanıyordu. İnsan “küçük bir evren”, evren ise “büyük bir insan” olarak tasavvur edilir ve “benzer benzeri bilir” ilkesi uyarınca insan, evreni bu benzerlik üzerinden tanır ve ona dair bilgiyi bu yolla inşa ederdi.

    Descartes ile birlikte ise düşünen özne olarak insan, kendisinden tamamen farklı bir cevher olan uzanımlı nesneyi bilmeye yönelmiştir. Ancak bu bilme ediminin gerçekleşebilmesi için, bilme eylemini gerçekleştirecek öznenin, nesnenin varlığını öncelikle kendi bilincinde onaylaması gerekir. Böylece özne, varlığını onayladığı bu nesneyi özsel olarak kendisinden farklı bir düzleme yerleştirir. Bu durum, bilme sürecini “farklı olanın farklı olanı bilme” ilişkisi hâline getirir.

    Kant, Descartes’ın başlattığı süreci daha da ileriye taşıyarak, var olanın özneye göründüğü biçimin özne tarafından inşa edildiğini ileri sürer. Başka bir ifadeyle dünya, öznenin bilişsel yetilerinin etkin bir katkısı olmaksızın kendiliğinden verilmiş bir gerçeklik değildir. Özne, dış dünyadan gelen hissi verileri “alırlılık yetisi” aracılığıyla kabul eder; ancak bu veriler, zihnin “anlama yetisi” tarafından kategorilerle düzenlenir ve hayal gücünün şemaları sayesinde bir bütünlük kazanır. Dolayısıyla “dünya” dediğimiz şey, özne ve öznenin dışında bulunan var olanların toplamından ibaret bir şey değildir. Dünya, öznenin bilişsel faaliyetlerinin etkin bir katkı sunduğu bir tasarım olarak ortaya çıkmaktadır.

    Özne, var olanların kendinde ne olduklarını bilemez; onları yalnızca kendisine göründükleri biçimiyle kavrayabilir. Bu durum, ontolojik düzlemde “kendinde şey” (Ding an sich) ile “görünüş/tezahür” (Erscheinung), epistemolojik düzlemde ise noumen ile fenomen arasındaki ayrımı doğurur. Noumenal alana dair yalnızca düşünebiliriz; buna karşılık fenomenal alanı bilebiliriz, çünkü fenomenal alan zamansal ve mekânsal var olanı kapsar. Bu alan doğa yasalarına tabi iken, noumenal alan özgürlüğün yasalarına tabidir. Dolayısıyla ahlakın alanı, noumenal alanla bağlantılıdır. Böylece Kant için, doğa yasalarına bağlı fenomenal dünya ile özgürlüğün yasalarına bağlı ve ahlaki nedenselliğin alanı olan noumenal dünya arasında bir ayrım ortaya çıkmış olur. Alman idealizm geleneğinin filozofları, Kant’ın açtığı bu ayrımı/yarığı kapatma çabasına girişmişlerdir. Nihayetinde Hegel, bu yarığın “Ben” ile “Varlık”, özne ile nesne ayrımının mutlak bilgi ile kapandığını iddia etmektedir.

    Kant’ın bu felsefi müdahalesiyle dünyanın bir “tasarım” yahut “inşa” olarak düşünülmeye başlanması ve noumen ile fenomen ayrımı bizim tartışmamız açısından ne tür bir dönüşümü beraberinde getirmiştir?

     

    Felsefi Düşüncenin Sınırlarının Belirsizleşmesi

    Kant’ın dünyayı bize görünen hâliyle bir inşa olarak düşünmesi, insanın kendi dışında bulunan varlıkla –diğer bir ifadeyle, kendinde şey (Ding an sich) ile– kendi bilişsel kategorilerini paranteze alarak ilişki kurmasının imkânsız olduğu anlamına gelmektedir. Ama bu fenomenal alan ile noumenal alanın da bir zeminde birleştirilmesi gerekmektedir. İşte Yargı Gücünün Eleştirisi metninde “dünya görüşü” fikrinin ortaya çıkışı, bu ortak zemin arayışının bir neticesidir. Her ne kadar Kant “dünya görüşü” kavramına dair detaylı bir açıklama sunmasa da, iki kutbun ortak zemin fikri –yani “dünya görüşü”– ile tutarlı bir aradalığının mümkün olabileceğini ileri sürmektedir.

    Bu yaklaşım, dünyayı bir tasarıma dönüştürmekle birlikte, farklı dünyaların mümkün olabileceğini iddia etmez. Bunun nedeni, Kant’ın bilişsel yetilerin epistemolojik düzlemdeki işleyişinin tüm insanlar için aynı olduğuna dair kanaatidir. Diğer bir ifadeyle insanın “anlama yetisi” temelde dört, genelde de on iki kategorinin ve yasaların kaynağıdır.  Bu yapı, insandan insana değişiklik göstermez. Dolayısıyla Kant, özellikle metafizik düzlemde (dogmatik metafizik anlamında değil) felsefi bilginin kesinliği arayışı içerisindedir ve “eleştirel felsefesinin” çizdiği yolun bizi bu kesin bilgiye ulaştıracağı kanaatindedir. Ahlak alanında da herkes için geçerli olan ve hiçbir koşulda ihmal edilemez ahlak yasalarından bahsetmek suretiyle, mutlak bir anlayışa sahiptir. Nihayetinde Kant’ın yaptığı şeyin –her ne kadar yöntemi farklı olsa da– özünde kendisinden önceki felsefi arayışın bir devamı olduğunu söyleyebiliriz: Kesin bilgiye ve mutlak hakikate ulaşma çabası.

    Kant’ın açtığı bu yeni yol ve ufuk içerisinde felsefe yapan Alman idealizminin son büyük ustası Hegel ise tasarım hâline gelen dünyanın tarihsel boyutunu ön plana çıkarmaktadır. Dünya –hatta genel anlamda evren– soyut olan “Mutlak”ın tarihte kendisini somutlaştırma sürecinin bir sonucudur. Hegel için somut olan, soyut olana kıyasla daha yüksek tamlığı ifade eder. Dolayısıyla felsefe, “Mutlak”ın kendisini tarihte açma sürecinin betimlemesinden başka bir şey değildir.

    “Felsefe geriden gelir” ifadesinin anlamı da Hegel için tam olarak budur. Bu nedenle her felsefi sistem, sürecin tamamını betimleme imkânına sahip olamasa da kendi dönemine ait bir kesiti, hakikatin bir yönünü bize sunma potansiyeline sahiptir. Hegel’e göre kendi döneminde tarihin sonuna ulaşılmıştır –bu, olayların sona ermesi anlamında değil, henüz somutlaşmamış imkânların tükenmesi, yani somutlaşma sürecinin tamamlanması anlamındadır.

    Felsefesinin konumuzla ilişkili yönünü genel hatlarıyla ifade ettiğimiz Hegel, filozofları kendi dönemlerinin çocukları, felsefelerini ise kendi çağlarının felsefeleri olarak görmektedir. Bu yaklaşım, Hegel’in kendi düşüncesi açısından olmasa da kendisinden sonraki filozoflar için önemli bir ufuk oluşturmuştur. Hegel’e göre felsefe, “Mutlak”ın tarih sahnesine çıkışının ve açımlama sürecinin betimlenişidir. Dolayısıyla mutlak bilgiye ve tek olan hakikate ulaşma arzusu, Hegel için de temel bir hedeftir. Nihayetinde Hegel, mutlak bilgi düzeyinde Kant’ın açtığı yarığın kapandığını ve bu bütünlüğün kendi felsefesiyle mümkün olduğunu ifade etmektedir.

    Hegel’in filozofları kendi çağının çocukları, düşüncelerini ise her zaman tarihsel anın bir betimlemesi olarak konumlandırması, sonraki dönemlerde felsefenin bizzat kendisine kadar uzanan serüveninde önemli bir değişime yol açmıştır. Diğer bir ifadeyle, felsefenin iddia edilen arayışı ve yönelişinde bir farklılaşma meydana gelmiştir. Çünkü bilgi ve hakikatin artık mekânsal ve tarihsel/zamansal bir zeminde düşünülme imkânı ortaya çıkmıştır. Artık, filozofun dönemiyle sınırlı sorulara ek olarak, o dönemi aşan soruların varlığı kabul edilse de; döneme bağlı soruların cevapları kaçınılmaz biçimde dönemin sınırları içinde kalacak, dönemi aşan sorulara verilen cevaplar da o dönemin koşullarından bütünüyle bağımsız olmayacaktır. Dolayısıyla, “kesin bir bilgiye ve mutlak hakikate ulaşma” anlayışının yerini, zaman ve mekânla kayıtlı bir felsefe anlayışına bırakmaya başladığını söylemek mümkündür. Nitekim bu yaklaşımın filizlendiği en önemli felsefi gelenek, hermeneutik ekol olarak bilinmektedir.

    Genel olarak hermeneutik ekol, bilgi düzleminde mutlak kesinliğe ulaşabilecek bir bilgi edinilmesi olasılığını olasılık dışı görmektedir. Bu tabii ki mutlak bir görelilik iddiasında bulunmak anlamına gelmez. Özellikle felsefi hermeneutik –ki Heidegger’in katkısıyla Gadamer’le birlikte sistematik bir nitelik kazanmıştır– öncesinde ya da sonrasında bu ekol içerisinde hâlâ evrensel bir bilgiye ulaşma imkânını savunan düşünürler olmuştur. Bununla birlikte, insanın zamansal ve mekânsal sınırlarla kayıtlı olduğunu; varoluşunun ve bilişsel ufkunun bu sınırlar tarafından belirlediğini kabul etmek, kaçınılmaz olarak kesin bir bilgiye ulaşma hedefi karşısında daha temkinli ve mütevazı bir tutumu da beraberinde getirmektedir.[4]

    Burada en belirleyici etken, dilin felsefi analizlerde kazandığı yeni konum olmuştur. Hermeneutik ekol öncesinde felsefi düşüncede dil, kuşkusuz önemli bir unsur olarak görülmekteydi; ancak onun çok katmanlı yapısının dikkate alınması henüz merkezî bir tartışma konusu hâline gelmemişti. Dil ile dünya arasındaki ilişki, çoğunlukla dilin gerçekliği betimleme işlevi üzerinden değerlendirilmekteydi. Oysa hermeneutik yaklaşım, dili yalnızca dünyayı betimleyen bir araç olarak değil, aynı zamanda dünyayı –dolayısıyla gerçekliği– kuran, şekillendiren bir unsur olarak konumlandırmıştır. Bu doğrultuda tartışma, “gerçekliğin kendisinin ne olduğu” sorusundan ziyade, “gerçekliğin dil aracılığıyla nasıl göründüğü” sorusuna yönelmiştir.

    Dilin kelimelerinin anlamlarını zamansal ve mekânsal olandan –yani kültür, tarih ve gelenekten– edinmesi, aynı gerçekliğin farklı diller aracılığıyla farklı biçimlerde anlaşılma ihtimalini gündeme getirmiştir. Hatta aynı dili konuşan bireylerin bile, kişisel tecrübelerindeki farklılıklar nedeniyle, aynı olayı farklı şekillerde anlamaları ve yorumlamaları mümkün görülmüştür.

    Dil-gerçeklik ve dil-hakikat ilişkisi, birçok felsefi alanı da derinden etkilemiştir. Örneğin etik alanındaki tartışmalarda dahi, diğer etkenlere ek olarak dile yapılan göndermeler üzerinden etik görelilik savunulur hâle gelmiştir. Tarihi, geleneği ve kültürü taşıyan bir unsur olarak dilin, kendi içinde ürettiği metinlerin başka dillere tam olarak çevrilemeyeceği düşüncesi; bilgi ve değer konularında “aşırı yorum” anlayışına zemin hazırlamış ve bu durum, mutlak bir görelilik görüşünü savunan filozofların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

    Bununla birlikte, hermeneutik okul içinde dahi felsefenin kadim hedefini –tecrübe ve akıl vasıtasıyla rasyonel bir temelde sürecek sorgulamayla gerçekliğin ve iyinin bilgisine ulaşma idealini– sürdürmeye çalışan düşünürler bulunmuştur. Ayrıca, mutlak bir nesnellik ile mutlak öznellik arasında bir konumda duran, “orta bir yol”u savunan ve her ne kadar evrensel olmasa da genel geçer bir bilgiye ve değere ulaşmanın mümkün olduğunu ileri süren filozoflar çoğunluğu oluşturmuştur.

    Bütün bu sürecin sonunda, kesinlik iddiası taşıyan bir felsefenin bu iddiasının giderek belirsizleştiği; belirli ilkelere dayanmakla birlikte daha göreli bir yaklaşımı savunan ve çoğunlukla “dünya görüşü” olarak adlandırılabilecek teorik bir tutumun öne çıktığı görülmektedir. “Dünya görüşü” kavramı, Kant’ta ilk hâliyle gerçekliğe dair –hem noumenal hem de fenomenal boyutu kuşatan– bütüncül bir bakış açısını ifade etmek amacıyla ortaya çıkmış olsa da bir görelilik anlayışını savunmamıştır. Ancak süreç içinde, dil ile gerçeklik arasında kurulan ilişki ve dillerin çokluğu, bu dillerin aynı gerçekliği farklı biçimlerde anlamlandırdığı düşüncesini desteklemeye başlamış; böylece “dünyaların” da birbirinden farklı olabileceği anlayışı giderek daha meşru bir zemin kazanmıştır.

     

    Felsefe ile Dünya Görüşü Arasında Silinemeyecek Sınırlar

    Yukarıda çerçevesi sunulan sürecin nihayetinde, felsefenin evrensel hakikat ve bu hakikatin bilinebilirliği iddialarına yönelik eleştiriler yaygınlık kazansa da, felsefenin söz konusu iddiasını farklı felsefi ekoller üzerinden savunanlar da olagelmiştir. Örneğin, Husserl’in “Kesin Bir Bilim Olarak Felsefe” arayışı veya Viyana Çevresi’nin felsefi yaklaşımındaki tutumlar bu bağlamda varlığını sürdürmektedir. Bununla birlikte, böylesi arayışların artık ciddi eleştirilerle karşılaştığı da aşikârdır. Üstelik bu eleştirilerin her biri, kendisini bir felsefi yaklaşım olarak konumlandırmaktadır. Temel fark, daha önce de belirttiğimiz gibi, felsefenin doğasına ilişkin tutumlarda yatmaktadır. Ancak bu süreç, felsefe ile dünya görüşü arasındaki sınırları grileştirse de, bu sınırları bütünüyle ortadan kaldırmamaktadır.

    Yukarıdaki “felsefe” ve “dünya görüşü” bağlamında yaptığımız süreç analizine baktığımızda, aralarındaki sınırlara dair net olarak gözlemlenen hususlardan biri şudur: “Dünya görüşü” kavramı, her ne kadar Kant’ın kullanımında farklı felsefi açıklamaları bir fikir zemininde birleştirmek ve evrensel bir açıklama sistemi geliştirmek anlamına gelse de süreç içinde mekân ve zamanla kayıtlı “göreli” yaklaşımlara dönüşmüştür. Bu tür bir mekânsal ve zamansal aidiyet, o mekâna ve zamana içkin olarak öteden beri taşınan iddiaların daha kurucu ögeler olarak görülmesine yol açmaktadır.

    Felsefenin sürekli sorgulayıcı zemininden uzaklaşan dünya görüşleri, her ne kadar belirli bir topluma göreli olsalar da aynı toplum için kesin kabuller oluşturmaya başlar. Böylece, dünya görüşleri sorulara “hazır” yanıtlar sunar; üstelik bu yanıtların bütünüyle rasyonel bir biçimde gerekçelendirilmesine de ihtiyaç duyulmaz. Zira kültür, tarih, gelenek gibi unsurlarla kurulan hissi ilişkiler burada belirleyici bir rol üstlenir.

    Oysa felsefenin kesin cevapları yoktur; her cevap bir sonraki sorunun zeminini oluşturur. Bu süreç sağlam gerekçelendirmelerle ilerler ve içsel tutarlılığı zorunlu kılar. Felsefe, hissi bir temelden ziyade rasyonel bir temele dayanır. Dünya görüşleri ise söz konusu hissi bağlardan dolayı genellikle eleştiriye ve değişime kapalı bir yapı sergiler. Felsefenin beslendiği şey tam da eleştiridir. Her filozof, kendisinden önce gelenleri eleştirerek yeni alternatifler üretir ya da mevcut açıklamaları derinleştirerek geliştirmeye devam eder.

    Belirli bir felsefi yaklaşımın “felsefe” niteliğini sürdürebilmesi için, onun sürekli sorgulanmaya, eleştiriye açık olmaya ve kendisini yeniden gözden geçirmeye devam etmesi gerekir. Aksi takdirde, ortaya konulan cevaplar giderek kabullere dönüşebilir ve nihayetinde o yaklaşım “dünya görüşü”ne evrilebilir.

    Dünya görüşü yapısal olarak daha kapalı bir forma sahiptir. Bir dünya görüşünü terk edip başka bir dünya görüşüne geçmek elbette mümkündür; fakat böyle bir geçişte dahi birey yine kapalı bir yapının içine girmiş olur. Çünkü felsefe, sorgulama ve eleştirel akıl üzerinden inşa edilirken; dünya görüşü –ister seküler ister dinî olsun– nihai olarak inanç temellidir, yani kendi yaklaşımının hakikati daha doğru taşıdığına inanır.

    Felsefeyi dünya görüşünden ayırırken, pozitivist bir yaklaşıma savrulmamak da önemlidir. Başka bir ifadeyle, felsefeyi yaşamdan soyutlamak ve dünya görüşlerini de felsefeden dışlamak gibi uç düşünceden kaçınmak gerekir.  Bu nedenle, çalışmayı felsefe ile dünya görüşü arasındaki ilişkiye değinerek sonlandırmak yerinde olacaktır.[5]

     

    Felsefe ile Dünya Görüşü Arasındaki Kaçınılmaz İlişki

    Klasik felsefenin yaptığı gibi insanı öncelikle “düşünen canlı” olarak tanımladığımız ve onun ayırt edici yönünü yalnızca düşünme yetisine dayandırdığımızda, felsefenin evrensel, zorunlu bilgilere ulaşma imkânını savunmak daha kolay olmaktadır. Çünkü bu durumda, zaman ve mekân sınırlarını aşan bir düşünme faaliyetinden söz etme olanağı korunmuş olur. Ancak insanın yalnızca düşünen değil, aynı zamanda canlı bir varlık olduğunu; düşünme eyleminin de bu canlılık durumunun etkisi altında gerçekleştiğini dikkate aldığımızda, zaman ve mekâna ait olma, yani tarihsel olma vurgusu kaçınılmaz biçimde kendisini gösterir.

    Her ne kadar düşünmek insanın önemli karakteristiklerinden biri olsa da, insan yalnızca düşünen bir “var olan” değildir; aynı zamanda hislere sahip bir var olan olarak varlığını sürdürür. Bu hissi yön, onun canlı olma niteliğiyle doğrudan bağlantılıdır. Hissi durumlar, düşünme süreçlerini de etkiler; dolayısıyla bireyin yaşadığı tarihsel dönem ve toplumsal bağlam, düşünmenin içeriğini şekillendirir.

    Her ne kadar felsefi faaliyet, rasyonel bir zeminde ve eleştiriye açık biçimde yürütülse de, hissi durumla bağlantılı kalıplarımız ve inançlarımız da düşünme biçimlerimizi belirler. Bu nedenle, felsefe ile dünya görüşü birbirinden tamamen bağımsız değil, aksine birbiriyle sürekli etkileşim içinde gelişen iki boyuttur. Bu noktada, söz konusu ilişkinin doğasını biraz daha yakından irdelemeye çalışalım.

    Dünya görüşlerinin temeli çoğu zaman felsefe olabilir; başka bir ifadeyle, felsefe, bir dünya görüşünün oluşmasına zemin hazırlayabilir.  Bunun en bariz nedeni, insanın sürekli olarak rasyonel ve eleştiriye açık bir konumda bulunmaması, hatta zaman zaman bunu istememesidir. Felsefenin belirli dönemlerde üretmiş olduğu cevaplar mutlaklaştırılarak, yaşam için bir tür “reçete” hâline getirilebilir. Bu durum, bir ideolojinin ortaya çıkış sürecini temsil eder.

    İdeolojiler de birer dünya görüşüdür. Çünkü ideolojilerin veya dünya görüşlerinin olayları açıklamada kullanacakları reçeteleri vardır. Ancak felsefe, doğası gereği daima eleştiriye açık olması hasebiyle, kalıcı reçeteler sunmaz çünkü sunduğu reçetenin zamanla geçersiz kalma ihtimali yüksektir. Bununla birlikte felsefenin belli bir dönemde geliştirdiği cevapların mutlaklaştırılıp hayata uygulanması, onu bir dünya görüşüne dönüştürür. Bu durumda ortaya çıkan yapı, doğruluğu sorgulanmadan kabul edilen, kapalı bir sistem hâline gelir.

    Dünya görüşlerinin, felsefi faaliyetin devamı hususunda belirli bir etkisi olduğu söylenebilir. Felsefi düşünce, akrabalık ya da kan bağıyla ilerleyen bir alan değildir; filozoflar, içinde bulundukları toplumsal koşulların bir ürünü olarak ortaya çıkarlar. Bu nedenle, içinde yetiştikleri toplumun hâkim dünya görüşleriyle yoğrulurlar. Ancak, bu dünya görüşleri üzerine derinlemesine düşünmeye başladıklarında, onların sınırlarını ve kalıplarını fark etme olanağı da bulurlar. Diğer bir ifadeyle, filozofların yetişmesinde ve felsefenin sürekliliğinin sağlanmasında dünya görüşlerinin önemli bir katkısı bulunmaktadır.

    Metin boyunca yaptığımız analizlerin nihayetinde, felsefe ile dünya görüşünün belirli bir dönemden itibaren birbirine dolaşık bir tarihe sahip oldukları görülmektedir. Her ne kadar tarihsel olarak belirli bir döneme kadar bu iki kavram birbirinden ayrı kullanılmış ve hatta “dünya görüşü” kavramı düşünce tarihinde fazla yer edinmemiş olsa da, özellikle 19. yüzyıl ve sonrasında aralarındaki ilişkinin giderek karmaşıklaştığı anlaşılmaktadır. Bu karmaşık ilişkiyi incelediğimizde ikisi arasındaki farkı özetle şöyle ifade edebiliriz: Felsefe genellikle evrensel geçerlilik iddiasını koruyan, rasyonel ve bilimsel düşünceyle bağını sürdüren ve bunu eleştirel bir zeminde gerçekleştiren düşünsel bir etkinliktir. Buna karşılık dünya görüşü, nihayetinde evrildiği aşamada, daha kişisel, tarihsel ve kültürel olarak göreli bir bakış açısının izlerini taşır.

     

    *Doç. Dr., Marmara Üniversitesi Felsefe Bölümü.

     

    [1] “Felsefe” kavramını bu çalışmada, genel kabul görmüş kullanımıyla ele almaktayız. Ana akım felsefe anlatısında da felsefenin karakteri bu biçimde tanımlanmaktadır. Elbette, bu çerçeveye itiraz ederek, “felsefe” kavramını genişletip neredeyse bütün düşünme biçimlerini içine alacak derecede esnetmek isteyen yaklaşımlar da mevcuttur. Ancak, burada “felsefe” ile “dünya görüşü” arasındaki fark ve ilişkiyi konu edindiğimiz için, kavramı daha dar ve tarihsel olarak belirginleşmiş anlamıyla kullanacağız. Buna göre felsefe; düşüncenin mitik anlatılardan bağımsızlaşarak, insan deneyimine ve aklına dayalı rasyonel temeller üzerinde yürüttüğü sorgulama etkinliği ve bu sorgulama aracılığıyla “gerçek” ve “iyi” olana ilişkin bilgiye ulaşma arayışıdır.

    “Dünya görüşü” kavramının doğrudan tanımına ise çalışmanın başlangıç aşamasında yer vermek yerine, kavramsal çözümlemeler ve tarihsel gelişim süreci ortaya konduktan sonra, metnin ilerleyen bölümünde detaylı biçimde değinilecektir.

    [2] Kant, I. (2006). Yargı Yetisinin Eleştirisi, çev. Aziz Yardımlı, İstanbul: İdea Yayınevi, s. 114. Bu çeviride, Weltanschauung kelimesi “dünyanın sezgisi” olarak çevrilmiştir. Anschauung kelimesi “sezgi/görü” anlamına geldiğinden çevirmen böyle bir tercihte bulunmuştur. Ayrıca daha detaylı bilgi için bkz. Englert, Alexander T. (2023). The Conceptual Origin of Worldview in Kant and Fichte. Journal of Transcendental Philosophy 4 (1):1-24.

    [3] Bu hususa dair detaylı bilgi için bkz. Wolters, A. M. (1989). On the idea of worldview and its relation to philosophy. İçinde: P. A. Marshall, S. Griffioen ve R. J. Mouw (Ed.), Stained Glass: Worldviews and Social Science (s. 14-25). Lanham, MD: University Press of America.

    [4] Bu hususta daha geniş bilgi için bkz. Yılmaz, E. (2023). Bilinç, hakikat ve dile dair hermeneutik yaklaşım. Divan: Disiplinlerarası Çalışmalar Dergisi, 28(54), 1-30. Ayrıca bkz.  Yılmaz, E. (2024). Nesnellik ve Öznellik Salınımında Hermeneutiğin Bilgi Problemine Yaklaşımı. Kilikya Felsefe Dergisi (2), 103-120.

    [5] Bu ilişkiye dair farklı bir tasnif için bkz. Wolters, On the idea of worldview and its relation to philosophy.