“GERÇEĞİN SABİT” VE “BİLGİNİN MÜMKÜN” OLDUĞU ÇAĞLAR MASAL MI OLDU?

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Ekrem Demirli

     

     

    “Gerçeğin Sabit” ve “Bilginin Mümkün” Olduğu Çağlar Masal mı Oldu?

     

    Hakikat sabittir, bilgi mümkündür.

    Eski dünya sözü

     

    Düşünce tarihi döngüsel bir seyirle başladığı noktaya varmış görünüyor. Düşüncenin böyle bir yola girmiş olduğunun farkında değildik diyemeyiz aslında her şey gözlerimizin önünde oldu, her şey apaçık biz burada iken oldu. Felsefi düşünceyi ve bilimleri şekillendiren ilk tartışmalar, “sofistler” diye bilinen lakin sistematik yöntemin ekseninde toplanmış insanların oluşturduğu ekol olmaktan  daha çok bir tavrı ısrarla benimseyenlerle yapılan tartışmalar olmuştu.  Bu tavır, herhangi bir kesinliğe karşı itiraz eden, nesnel gerçekliği kabul etmeyen, insan zihninin yargılarını görece sayan ve bunun dışındaki her iddiayı anlamsız gören insanların tavrıydı. Bilginin nesnelliğini reddeden bu insanlar günümüz tarih kitaplarında  “filozof” adıyla anılsa bile gerçekte felsefe bilhassa metafizik, onların eleştirilerini cevaplamak, bilginin nesnelliğini ve hakikatin sabit olduğunu tespitle kazanılan bir rüçhaniyetti.  Sofist denilen bu guruplar için nesnel hakikat diye bir şey olmadığı gibi bir şeyin bilgisine ulaşmak da mümkün değildir: Her şey değişken, her şey göreceli, her şey insana göre anlam kazanır. “Her şeyin ölçüsü insandır.” veya “Her şey başkalaşır.” şeklindeki iddialar, bu tavrın farklı anlatımlarıydı. Fakat burada dikkate değer bir husus vardır ki günümüzde de benzer tartışmalarda fark edebileceğimiz bir çelişkiyi içerir:  Tıpkı günümüzde “nesnelliği reddeden”, sabit bir gerçek olabileceğini kabul etmeyenler bu iddialarını “kesin bir hakikat” olarak savunuyor, aynı şekilde ilk sofistler de benzer bir tutum takınmış,  iddialarını “kesin bir hüküm” olarak ifade ediyorlardı.  Gerçekte onların veya çağımızdaki benzerlerinin en mühim ortak noktası budur: kesinliğin veya gerçeğin olmayışını “kesin bir dille savunmak”, göreceli olanı “mutlak” bir dayatmayla dile getirmek. Onların tavırlarındaki en büyük çelişki bu dayatmanın ta kendisi olagelmiştir, tıpkı günümüzdeki durum gibi! Sadece düşünce başladığı yere varmış değil, insan tutum ve davranışları da aynı noktaya ulaşmış görünüyor:  kesinlik yoktur veya hakikat mevcut değildir sözü tek gerçekliktir.

     

    İlk filozoflar, bu tartışmada rakiplerini susturduklarını düşündüklerinde felsefe yeni bir evreye ulaştı, daha doğrusu tedris ve talim edilebilir felsefi okullar ortaya çıktı.  Bundan sonra bilimler gelişti, hepsinden önemlisi nesnel gerçekliği kabul etmek üzere kurulu olan metafizik bilimlerin merkezine yerleşti.  Bununla birlikte hakikati ve nesnelliği reddedenler varlıklarını farklı isimler altında sürdürdüler: Grek literatüründe sofistler denilen bu insanlar, Müslüman literatürde hisbaniyye, la-edriyye (agnostikler), indiyye (sübjektivistler) gibi isimlerle anılmış olsa bile  hakim yaklaşım değişmedi: Hakikatin ölçüsü insandır ve nesnel bir gerçeklik yoktur. Filozoflar ise bu sübjektif anlayışı aşmak için yöntemler aramışlardır. Platon’un “Belirli bir yöntem olmazsa aşçı ile doktor ayırt edilemez.” mealindeki sözü  yöntem ile gerçeklik arasındaki ilişkiye dikkatimizi çeker.

    Asırlarca bilimin ve düşüncenin dünyasında hakim kanaat  sabit gerçeklik ve nesnellik olmuştu. İnsan zihninin sabit gerçeği bildiği kabulü bilimin en önemli meşruiyet dayanağıydı.  Dini düşünceler ortaya çıktığında nesnellik başka gerekçelerle benimsendi, üstelik daha güçlü bir şekilde tahkim edildi. Çünkü sahih-batıl ayrımı dinler için en önemli konulardan birisiydi. Bu itibarla dinler, öteki dinlerle ve inançlarla ilişkilerinde nesnel gerçekliği ve hakikati ilkece kabul etmek zorundaydılar. Herhangi bir dinin doğruluğu nesnel gerçekliğe dayalı olduğu kadar öteki dinler hakkındaki hükümleri nesnel gerçeklikle izah edilebilirdi. Din içerisinde bazı mistik akımlar, kuşkucu eğilimler ortaya atmış olsa bile, bu durum hâkim dini söyleme yönelik bazı eleştiriler olmanın ötesine geçmemişti. Bilhassa İslam geleneğinde tasavvufta ortaya çıkan eleştirel söylemi bu şekilde düşünmek mümkündür: Tasavvuf “zahi” dilini eleştirirken “kuşkucu” denilebilecek  yaklaşımlar sergiler, bazen daha ileri giderek bir sübjektivizmde karar kılar. Fakat daha derin bir okumayla metinlere bakıldığında, bu sübjektivizmin başka bir noktada nesnel gerçekliğe doğru ilerlediğini fark ederiz. Çünkü tasavvufta da temel konu, sahih ile batıl arasındaki ayrımın ihmal edilmemiş olmasıdır.

    Günümüzde tasavvuf hatta genel anlamıyla mistisizm üzerindeki araştırmalarda sübjektivizm fazlaca öne çıkartılsa bile, böyle bir yaklaşım mistisizmi anlamada hatalı neticelere ulaştırır.  Tasavvuf veya mistisizm, nesnelliği mutlak anlamda reddetmek yerine, ona götüren yöntemi eleştiri konusu edegelmiş, dil, kavramlar üzerindeki tahliller üzerine kurulu ‘akılcı yöntemleri’ eksik saymış, bunlara mukabil kendi yöntemlerini nesnel gerçekliğe ulaştıran yöntem olarak kabul etmişlerdir.  Onların bu bahisteki iddiaları ise kendilerine ‘sofist’ yakıştırmasına yol açmış olsa bile, sufiler veya mistikler,  -yöntemleri hakkındaki tavizsiz tutumlarından fark edildiği üzere- nesnel gerçeklikten herhangi bir şekilde kuşku duymamışlardır.

    O halde sofist tutum bir kere aşıldıktan  sonra uzun süre felsefenin ve bilimlerin merkezinde yer almamıştır.  Başka bir anlatımla  nesnel gerçeklik hakkında kuşkuculuk ve buna bağlı olarak sübjektivizm bir itiraz ve eleştiri olarak zikredilmiş olsa bile, bir yerde bir hakikat bulunduğu fikri her zaman   kabul edilmiştir. Mesele hakikate ulaşmak, bunun için takip edilebilecek yöntemle ilgiliydi. Üstelik burada bütün alanların mütedahil bir şekilde birbirine bağlanarak bütünsellik teşkil ettiğini görmek gerekir: Doğada nesnellik ve gerçek vardır, bunu bilebiliriz. Ahlak ve  değerler alanında nesnel hakikat vardır ve bunu bilebiliriz. En nihayetinde nihai gerçeklik diye bir şey vardır -tanrı- ve insan onu bilmekle düşüncesini kemale erdirir. O zaman doğa, ahlak ve metafizik, nesnel gerçeklik üzerinden birbirine bağlanırken insan zihni “dünyayı olduğu hâl üzere” tanıyarak bu gerçekliği idrak etmiş olur.

    Nesnel gerçeklik hakkındaki düşüncenin meşruiyeti insanın kendi  varlığı hakkındaki bilgisidir. “Benin kendisini bilmesi” ve buradan hareketle eşyanın varlığını tanıması birbirine bağlanan bir düşünme sürecini ortaya çıkartmıştı. Bu noktada dikkate değer olan husus benin kendisini bilmekten hareketle bir tanrı fikrine gidebilmesidir. R. Descartes’in “Düşünüyorum o hâlde varım.” cümlesiyle bu yaklaşım   son ifadelerinden birisini bulmuştur; belki de bundan sonra bu cümle bu açıklıkla bir daha kurulamayacaktı.

    Gerçek denilince akla en çok bu iki nokta gelir: Benin varlığı ile benin varlığının sebebi olarak Tanrı’nın varlığı. Öteki bahislerde dile gelen gerçek,  bu iki gerçeğin neticesi ve bunların tahkim ettiği şeylerdir. Ben yok ise gerçek yoktur, kadim dünyaya göre ise Tanrı yok ise ben yoktur.  En vazgeçilmez gerçek bu iki gerçektir.

    Pozitivist düşünceyle birlikte Tanrı hakkında hüküm değişmeye başlamış olsa bile, insanın kendisi hakkındaki değişmez hükmü sabitti. Dolayısıyla modern düşüncenin bu evresinde sabit ve değişmez bir hakikat vardı. Modern dünya ile kadim dünya hatta dinler arasındaki benzeşme, daha doğrusu modern dünyanın dinleri taklidi buradan ortaya çıkar.   Modern sonrasında ortaya çıkan teorilerle birlikte ise kuşkuculuk güçlendi, nesnel yönteme  ve hakikate olan inanç ortadan peyderpey ortadan kalktı.  Öyle bir noktaya vardı ki artık insanlar herhangi bir şekilde kesinliği konuşmak bir yana gerçek, diye bir şeyden söz etmeyi bilimsel kabul edilmiyor.  Artık günümüzde ne doğada ne ahlak-değerler alanında ne de metafizikte sabit bir şeyden konuşmanın imkânı kalmamış görünüyor.  Bunların arasında gündelik hayatı en çok ilgilendiren, değerler alanında gerçek hakkındaki tasavvurun zayıflaması, sübjektivizmin güçlenmesi, en nihayetinde çoğulculuğun “cebri” bir üslupla kendisini dayatmasıdır. İnsanların bunu kabil etmesi bir çaresizliktir çünkü gerçeği bilmediğimiz için hatta gerçek diye bir şey olmadığına inandırıldığımız için çoğulculuktan söz edilebiliyor.  Gerçek algısının zayıflaması dinlerin ve ahlakın savunduğu düşünceleri geçmiş zaman sözü hâline getirecek, dünyanın gidişatına tesir edebilecek üst buyruk veya dil anlayışı kabul görmeyecektir.

    Dünyanın istikbalini en çok tehdit eden şey, bir üst referans çerçevesinin, hakikat anlatısının anlamını yitirmiş olmasıdır.  Bunun nedeni ise sürekli değişen bilim, yeni ve çelişik bakış açılarıyla gerçeğin zemininin tezyif edilmesidir.  Günümüzde felsefe ve bilim, başladığı yere varmışken geçmişte ve günümüzdeki kuşkucuların üslupları da benzeşti: İlk sofistler “Sabit gerçek yoktur.” cümlesini nasıl katı ve dayatmacı bir şekilde dile getirdilerse, modern halefleri de aynı katı ve dayatmacı üslupla konuşmaya devam etmektedirler. Son teori veya ortaya atılan yeni düşünce, insanlığın varabileceği nihai nokta, düşüncenin hatta tarihin sonu olarak dayatılmaktadır. Geçmişteki “sübjektivizm” icbarı modern zamanlarda yeniden hortlamış görünüyor.

    Gerçek, Nesnellik ve Zihin

    Gerçek derken neyi anlarız? Gerçek herhangi bir şekilde totolojiye düşmeksizin tanımını yapmanın güç olduğu kavramlardan birisidir. Bu anlamıyla gerçek başka birçok kavram gibi bazen kendisiyle bazen zıddını dikkate alarak tanımlanır. Mesela gerçek var olandır dediğimizde gerçek olmayan şey, var olmayan veya herhangi bir şekilde sabit olmayan şey anlamına gelerek gerçek telakkimizi belirleyecektir.

    Gerçeği tanımlamak yerine bazı hususiyetlerini tespit etmekle yetinmek gerekir:  Her şeyden önce gerçek var olandır, eskilerin tabiriyle “vücudi” (sabit ve mevcut) bir durumdur. Bu nedenle hakikat ile varlık, varlık ile gerçek arasında ilişki olacaktır. Bunu anlatmak üzere “hakikatler sabittir” tabirinin kullanılmış olması dikkate değerdir. Bu bakımdan bir şey zihnimizin dışında bulunmalıdır ki gerçekliği konuşabilelim.   Bu sayede gerçek evrensel olacaktır. Evrensel kelimesini en azından bu bağlamda sübjektif olmayan anlamında kullanmak, bu sayede gerçeğin mühim bir niteliğini tespit etmek mümkündür.  Başka bir anlamda zamana, kişiye ve mekana göre değişmeksizin sabit olabilen şey gerçek olandır. Modern çağda anlamını yitiren şey tam da budur.

     Dönüş Mümkün mü?

    Modern dünyada ne olduysa akıl ve zihin üzerindeki tartışmalarla oldu, bu tartışmalarla birlikte kadim dünyanın gerçeklik zemini sarsıldı. Kadim dünyanın konforu sabit zihin tanımına dayanıyordu. Filozoflar için bütün teoriler zihin anlayışından ortaya çıkmıştı. Müslüman düşünce tarihinde bu düşünceler tam olarak karşılık görmemiş olsa bile, farklı kavramlarla benzer düşüncelere varmak istemişlerdir.  Bütün bunlar geride kalmış görünüyor: Artık zihin sabit ve tecrübe öncesi ilkeleri olan bir hakikat olarak kabul edilmiyor. Buna bağlı olarak Farabi’nin ve Meşşai filozofların sözünü ettikleri “akıllar” sistemi, makul âlemler, makul dünya  anlamını yitirmiştir. Evren hakkında insanlar yine hayrete düşüyor olsa bile, bu hayret geçmişteki gibi bir iman ve marifet getirmiyor. İnsanlar aklın yerine imanı veya vahyi koymak için çaresiz kalmış görünüyor. O zaman geriye bir tek şey kalıyor: İddia ve tartışmalardan uzaklaşarak insaf ve sahicilikle hareket etmek. Gerçeği reddeden modern despotizme karşı dile getirilecek tek eleştiri, bu üslubun ortaya çıkardığı çelişkinin kendisidir: “Hakikat yoktur!” cümlesinin saygınlık kazanabilmesi için “hakikat yoktur” şeklindeki bir yargıyı dayatmaktan vazgeçmek gerekir.

    Bununla birlikte ortada tasavvufun insanın derin korkularını aşarak merhamet, sevgi ve saygı esaslı tefekkürü ile Fahreddin Razi’nin kanıtlama  imkânlarını yitirmiş makuliyeti keşfetme yolundan başka çare görünmüyor.