TRANSHÜMANİZM BAĞLAMINDA İNSANA, İNSANLIĞA VE ÖZGÜRLÜĞE DAİR   ÖZGÜRLÜĞÜN BEDELİ: YENİ NESİL ÖJENİ VE İNSAN DOĞA

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Ahmet Dağ*

    GİRİŞ

    İnsanlık tarihinde bilgi ve tekniğin gelişmesiyle “özgürlüğün” daha genişlediği bir gerçekliktir. Ateşin ve kesici aletlerin icadı insanı doğaya tabi olmaktan çıkararak, ona doğayı dönüştürme özgürlüğü vermiştir. Tekerin icadı ise insanın belli bir mekâna bağlı olmasından kurtararak ona farklı mekânlara gidebilme özgürlüğü sağlamıştır. Bilgi ve tekniğin ilerlediği Rönesans, Aydınlanma ve Sanayi Devrimi dönemlerinde insanın eylem alanı ve özgürlük algısının genişlediği aşikârdır. Teknoloji dönemi insan özgürlüğünün genişlediği zirve dönemlerden biridir. Sanayileşme ve teknolojikleşme sadece özgürlük getirmemiştir. Başta savaşlar olmak üzere insanlığa yüksek maliyetli krizler ve tehlikeler meydana getirmiştir. Teknolojinin gelişmesi de insana ve insanlığa yönelik yeni etik sorumluluklar ve sorunlar ortaya çıkarmıştır.

    Yirmibirinci yüzyıl, başta yapay zekâ (YZ) olmak üzere nanoteknoloji, biyoteknoloji, enformasyon teknolojisi, moleküler biyoloji, genetik bilim, bilişsel bilimler gibi teknoloji ve bilim alanları insanın özgürlük alanını daha da esneterek genişletecektir. Bu genişlemeye bağlı olarak insanı insan yapan mahremiyet, gizlilik, güvenlik gibi temel haklar alanından ciddi risk ve tehlikeler meydana gelecek. Başta internet olmak üzere bilişim teknolojileri insanı zaman ve mekân kıskacından çıkararak sınırsız bir özgürlük vadetse de yalnızca insanın gerçek hayatla temasını koparmakla kalmıyor, ciddi güvenlik sorunlarına da yol açıyor. Bu bilimler ve teknolojiler üzerinde yükselen transhümanizm 21. yüzyılın en etkili felsefi, kültürel, bilimsel ve ideolojik hareketlerinden biridir. İnsanın biyolojik, fiziksel ve bilişsel açıdan geliştirilebileceğini (enhancement) iddia eden transhümanizm insanı doğanın ve bedenin belirlenimlerinden kurtararak onu daha özgür kılacağı iddiasında bulunuyor.

    a. İnsan Bedeninin Nesneleştirilmesi: Post-Cinsiyetçi Gelecek

    İnsanlığın varlık ve doğaya dair kavrayışı, tarih boyunca dört büyük kırılma/devrim yaşamıştır. İlk kırılma, Aristoteles’in doğayı mitik bir anlatımdan çıkarıp bilimsel olarak kozmolojik düzlemde anlaşılabilir kılmasıdır. İkinci kırılma, Batlamyus’un yer merkezli evren anlayışı yerine Güneş merkezli evren sistemini getiren Copernicus ile yaşanmıştır. Üçüncü kırılma, insanın yeryüzündeki yaşamın merkezi olduğunu, diğer türlerin insana hizmet ettiği inancını derinden sarsan Darwin’in evrim teorisidir. Dördüncü kırılma ise insanın rasyonel özerkliğini yıkarak onun kendi evi olan bilincinde bile efendi olmadığını ortaya koyan Freud’un psikanaliz kuramıyla gerçekleşmiştir (Ayala, 2016). Aslında bu dört kırılma, insanın merkezî konumuna ve kendine olan güvenine darbe vurmuştur.

    Teknoloji, bu darbeyi daha radikal boyuta taşıyan beşinci kırılma evresidir. Başlangıçta ilahi eylemin bir aracı olarak algılanan teknik veya teknoloji, insanın hayal gücünün özgürlüğü ve kendisini aşmasının/aşkınlık bir enstrümanıydı. Zamanla Goethe’nin Faust adlı eserindeki “büyücünün çırağı” misalinde olduğu gibi kendi dinamiklerini inşa ederek insanın kontrolünden çıkmıştır. Birbirini tetikleyen ve geliştiren teknolojiler için insan tasavvuru âdeta yakıt hâline gelmiştir. İnsanlar, artık kendi yarattıklarının (teknolojilerin) efendisi olmadıklarını anlaması gereken bir evre/nin (Alm. Phase/Universum) içindeler. Her geçen gün kendi inşa ettikleri teknolojiler ve düzenler tarafından kontrol edildiklerini hatta yönetildiklerini dehşetle keşfetmeye başladılar. Kendi inşa ettiği otonom teknolojik düzen karşısında ontolojik güvensizlik yaşayan insan, gittikçe teknolojiyi içselleştirerek kendi biyolojik kaderini de belirlemek istiyor. İnsan, makinenin nesnesi olma korkusuna karşı onunla bütünleşerek kontrolü yeniden ele almayı arzuluyor. Bu arzu, fani sınırlarını aşarak kusursuzlaşmayı vadeden radikal kurtuluş hareketi transhümanizm akımıdır.

    İnsanı zihinsel, fiziksel ve psikolojik olarak geliştirmeyi hedefleyen transhümanizm terimi ilk kez 1957 yılında Julian Huxley tarafından kullanılmıştır. 21. yüzyılın en etkili akımı olan transhümanizm, teorik köklerini 19. ve 20. yüzyılın evrimci (Darwin) ve psikanalitik (Freud) teorilerinden; pratik köklerini ise sanayileşme ve teknolojikleşmeden alır. 17. yüzyılın fizik, matematik ve mekanik eksenli maddeci ontolojisinden beslenen kökleri Aydınlanma’ya uzanan ve modernliğin zirvesi olan transhümanist vizyon, yarı-Aristotelesçi bir mükemmellik arayışına ve Francis Bacon’ın ütopyasına dayanır. Bacon’ın ömrü uzatan cennet suyu, organ nakli ve yeni türler (şimerler) yaratma hayalleri, transhümanizmin hem ilhamı hem de vaatleridir.

    Hem Aristotelesçi mükemmeliyetçilik hem de Bacon’ın ütopik tasavvurlar, tekno-bilimin de gelişmesiyle transhümanizmde karşılık bulmuştur. Transhümanizm, Aydınlanma’dan devraldığı mirası teorik bir vizyon olmaktan çıkarıp somut bir eylem planına dönüştürmüştür. İnsanın kendi biyolojik kaderine müdahale etme arzusunu ontolojik, etik ve politik bir “hak” olarak görmüştür. İnsanın mitik taleplerini bilimselleştirerek kurumsallaştırmaya çalışan transhümanizm, insanın bedenini ve zihnini dilediği gibi yeniden inşa ederek “morfolojik özgürlük” peşindedir. Nitekim bu amaç, 1998 ve 2009 tarihli Transhümanist Beyannamelerde bu durum açıkça ilan edilmiştir. Vita More’un “Ben kendi varlığımın mimarıyım” sözü, bu özerklik talebinin özetidir (Manzocco, 2019).

    Transhümanist Haklar Bildirgesi, -başkalarına zarar vermediği sürece- dijital klonlama, tek ebeveynli çocuk edinme ve zekâ artırımı gibi müdahaleleri “üreme ve morfolojik özgürlük” bağlamında evrensel bir hak olarak tanımlar (Humanity+, 2009). David Pearce gibi düşünürler, “biyo-mutluluk devrimi” sayesinde tüm çocukların genetik müdahalelerle mutlu doğmasının sağlanabileceğini düşünüyorlar (Pearce, 2021). Bedene dair modifikasyonları âdeta “video oyunu” mantığıyla kurgulayan transhümanistlere göre kişi kendi varlığının sınırlarını yeniden çizebilir (Geraci 2012). Tıpkı bir oyuncu nasıl oyunda karakterini özgürce modifiye edebiliyorsa -âdeta oyun hamuru gibi görülen- biyolojik insan da kurgulanabilir. Sadece biyolojiyi dönüştürmek iddiasında olmayan transhümanistler, tekillik teknolojisiyle zihni, süper YZ’lı makinelerle birleştirerek güçlendirmek istiyorlar. Zihni makineye-bilgisayara indirmek/mind uploading, insanı mekânın ötesine geçirme teşebbüsüdür ki bu özgürlüğü mutlaklaştırmak iddiasıdır. Mutlaklaşan özgürlük sürecinde büyük sorun, mahremiyetin ne olacağı ve kontrolün kimde olacağı meselesidir.

    Teknoloji vasıtasıyla mutlaklaştırılmaya çalışılan özgürlük ve sınırsızlık arzusu, dijital evrendeki zihinsel varoluşla sınırlı kalmayıp etten ve kemikten oluşan bedene de sirayet eder. Zihin makineyle bütünleştirilerek bilişsel sınırları zorlanmaktadır. Biyolojik gerçeklik olan insan bedeni âdeta biçim verilebilir bir araç hâline getirilmek isteniyor. Ruhun ötelendiği ve zihinsel olanın mekânsızlaştırılarak kontrol edilmek istendiği bir arayış söz konusudur. Bu arayış, bedensel bir varlık olan insanın biyolojik kimliğinin yeniden kurgulanması sürecine kapı aralar. Zihnin dijitalleştirilerek bedenin kaba maddiliğinden yalıtılması, insan biyolojisinin mühendislik nesnesine/oyun hamuruna indirgenmesi anlamına gelir. Mekânsal ve bilişsel sınırların aşılması durumunda doğal biyolojik kimlikler aşındırılır. Teknoloji vasıtasıyla kendi biyolojisi üzerinde mutlak egemenlik kurmak isteyen bu beşerî/Der biologische Mensch arzu; en köklü toplumsal ve bedensel kategorilerden biri olan cinsiyeti de aşındırır. Bedenin yapı bozuma uğratılarak yeniden tasarlanabilecek akışkan bir değişkene dönüştürülmesi cinsiyeti belirsizleştirir.

    Bu bedensel dönüşüm tasavvuru, sexual liberation ve post-genderizm tartışmalarıyla da kesişir. Bedenin teknolojik müdahaleler yoluyla yeniden kurgulanabilir bir nesneye indirgenmesi, cinsiyetin biyolojik bir kategori olmaktan çıkarılması anlamına gelir. Beden, değiştirilebilir, dönüştürülebilir ve aşılabilir bir değişken/hamur olarak görülür. Bu bakış, yapay rahim teknolojileri ve cinsiyetsizlik idealleri, kadının üreme yükünden kurtarılması ve eril tahakkümün ortadan kaldırılması söylemiyle meşrulaştırılıyor. Žižek’in de ifade ettiği gibi cinsiyetin teknolojik araçlarla işlevsizleştirilmesi veya aşılması, insanın daha özgür bir toplumsal düzene ulaşmasını mümkün kılabilecek bir potansiyel olarak değerlendirilmektedir (Zizek, 2022). Martin Rothblatt’ın evlenip çocuk sahibi olduktan sonra cinsiyet değiştirmesi, transhümanist söylemde morfolojik özgürlüğün kimlik ve cinsiyetin biyolojik sabitelerden bağımsız biçimde yeniden inşa edilebileceğine ilişkin bir örnektir.

    b. Biyolojik Öjeniden Algoritmik Tahakküme: İnsan Doğasının Yitimi

    Bu bireysel “morfolojik özgürlük” ideali, herkes için eşit bir özerklik alanı yaratmaktan oldukça uzaktır. İnsanın kendi biyolojisini ve kimliğini teknoloji vasıtasıyla yeniden tasarlama imkânı, bu teknolojilere erişebilenler ile erişemeyenler arasında derin bir uçurum doğurur. Bir vaat gibi sunulan biyolojik müdahale, sermaye-iktidar birlikteliğiyle özgürleşmeden çok tahakkümü doğurur. Bedenin dönüştürülmesi, bireysel bir tercihten öte insan soyunun genetik ve biyolojik olarak yapılandırılması tehlikesini doğurur. Eşitlik ve adalet krizi meydana getirecek olan transhümanizmin özgürlük vaadi, yeni nesil öjeni/genetik ayıklama problemini getirir. Tekno-liberteryen yaklaşımı benimseyen N. Bostrom, devletlerin kendi insan sermayesini geliştirmek adına öjeniyi teşvik edebileceğini belirtirken (Bostrom, 2018), ahlaki eşitlikçiler bu tür yaklaşımları eleştirir. Sadece biyolojik/beşerî bir organizma olmayan insan; anlam, değer ve sorumluluk üreten ahlaki bir öznedir. Dolayısıyla teknolojik müdahaleler hem bedeni hem de insanın ontolojik ve ahlaki varoluşunu dönüştürebilir. Sermaye ve iktidarın teşvik ettiği yeni nesil öjenik müdahaleler, insan olmanın ahlaki anlamını yıkarak toplumsal adaleti sarsar. Teknolojiye erişimdeki eşitsizlik genetik hiyerarşiye dönüşürse doğuştan gelen ahlaki eşitlik ilkesi aşınır (Eren, 2026, s. 106).

    Transhümanizmin özgürlük vaadiyle birlikte taşıdığı biyolojik hiyerarşi ve elitizm riski, sosyal adalet sorunlarının ötesinde, insan doğasının korunmasını savunan muhafazakâr felsefi eleştirilerin de odağındadır. Transhümanizmi “insani öze” yapılmış bir saldırı olarak gören Fukuyama’ya göre: 1) İnsani bir öz vardır, 2) Bu öz bizim ahlaki eşitliğimizin sorumlusudur, 3) Kendimizi radikal biçimde geliştirirsek bu öz değişir, 4) Bu öz değişirse hiçbir zaman eşit ahlaki statüye sahip olamayız. Fukuyama, zekâ veya fiziksel kapasitede yapılacak modifikasyonların elit bir üst-insan sınıfı yaratarak, Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi’nin dayandığı “insan doğası eşitliği” zeminini ortadan kaldıracağını savunur (Wilson, 2007). Benzer şekilde Habermas, geliştirme amaçlı liberal öjeninin, bireyi kendi hayatının özgür faili olmaktan çıkaracağını belirtir. Genetik olarak tasarlanmış birey, kendisini üçüncü kişilerin (ebeveynlerin veya tasarımcıların) “geri çevrilemez planlarına hapsedilmiş” olarak bularak ahlaki özgürlüğünü baştan yitirecektir. Bu tür tasarlamalar, kendi özerkliğini yitiren, başkalarının arzularına nesne kılınan birey gerçekliğini doğurur (Çıtak, 2018).

    Transhümanistler ise bu eleştirilere karşı, ebeveynlerin çocuklarını tasarlama seçimlerinin onlara zarar vermek değil “yardım etmek” güdüsüyle yapıldığını, dolayısıyla bunun bir üreme özgürlüğü (reproductive freedom) olduğunu iddia ederler. Oysa transhümanizmin insanı yeniden tanımlama ve “özgürleştirme” iddiası, sadece genetik mühendisliği ve biyolojik beden üzerindeki tasarımlarla sınırlı değildir. Biyolojik varlığımızın kurgulanabilir bir nesneye dönüştürülebileceği teziyle hareket ediyorlar. Onlar için dijital ağlar ve YZ teknolojileri de bu dönüşümde imkândır. İnsanın kendi doğasına müdahale etme arzusu, bedensel sınırlılıkların ötesine geçerek zihnin ve yaşantının bütünüyle sanal ve robotik sistemlere eklemlendiği yeni bir evrenin kapılarını aralamaktadır. YZ, dijital ve robotik uygulamalarının hızla gelişmesi transhümanist idealleri hem biyolojik alanda hem de dijital ve robotik alanda gerçekleştirebilir.

    İnsanın âdeta verileştirilerek niceliksel boyuta indirgenmesi, mahremiyet ya da güvenlik krizine yol açtığı gibi varlık, hakikat ve bilgi anlayışını da dönüştürür. Dijitalleştirilen benlik, soyut ve ölçülebilir veriler bütünü hâline getirilir. İnsanın varlıkla kurduğu ilişki ve bilgilenmesi algoritmik sistemlerle yönlendirilir. Araç olmanın ötesinde olan teknoloji, insanın bilişsel yapısını, hafızasını ve kimliğini doğrudan inşa eden parametreler hâline gelir. Web 1.0 (bilgilenme) ve Web 2.0’ın (etkileşim/network toplumu ve homo digitus) ardından gelen Web 3.0 ve Metaverse evresi, mekânın tamamen sanallaşmasıyla “bilgilenme ve etkileşimin” zirvesi olacaktır. Sanallığın bu mutlak zirvesi, sınırsız imkânların sunacağı gibi insan hayatını ve toplumsal düzeni sarsan yeni krizler de üretebilir. Bu yeni düzlemde özgürlük artarken (!) gözetim, denetim, kontrol, mahremiyet ve ulusal güvenlik krizleri doğabilir.

    İnsanın niteliksel varlığının verilere indirgenmesi, nicelikleştirilmesi ve sayısallaştırması insanın antropolojik benlik algısını kökten değiştirir. Kararların ve eylemlerin insan zihninden çıkarak otonom makine sistemlerine devredilmesi insanlık için yeni bir eşiktir. Robotics and Autonomous Systems’in/RAS yükselişi, roboetik adı verilen yeni bir felsefi disiplini doğurmuştur. Düşünen, muhakeme eden ve karar veren bir algoritmanın varlığı, insanın karar alma tekelini kırar. Nitekim Floridi, YZ, benimsendiğinde, insanın karar verme gücünün bir kısmını teknolojik araçlara bırakıldığını tespit eder. Karar verme yetkisini YZ’ye devreden insan ise özgürleştiğini zanneder, aslında teknolojik/kurumsal bir buyruğun altında ezilmeye başlar. Fuller’in “Kapitalizm 2.0” diye tanımladığı sistem, kişiye sadece neye sahip olacağını değil, teknolojik modifikasyonlar aracılığıyla ne olmak istediğini ve seçme özgürlüğünü pazarlar. Ancak Paul Virilio’nun hatırlattığı gibi “Hız, özgürlük alanını küçültür.”. Hızlı karar vermek zorunda kalan algoritmik bir sistem, insanın gerçek ahlaki seçenekleri giderek daraltır (Saveliev & Zhurenkov, 2021).

     

    SONUÇ

    İnsanlık, medeniyetler kurarken maddi bir ilerlemenin kendisini ruhen de özgürleştireceğine inanmıştır. İnsanlığın doğa üzerinde tahakküm kurma iddiası neticesinde güce dayalı özgürlük, transhümanist söylemle insan ontolojisinin ihlaline dönüşüyor. Biyolojik kaderi aşma ve bedeni yeniden tasarlama iddiasıyla/morfolojik özgürlük, insanın özgür bir fail olmaktan çok dijital ve genetik bir mühendislik nesnesine indirgenmesine yol açıyor. Genetik modifikasyonlar ve yeni nesil öjenik yaklaşımlar, toplumsal adalet ile ahlaki eşitlik zeminini tahrip edebilir. Post-cinsiyetçi ve dijital-tekillik varoluş vaatleri, insanı kendi doğasına (biyolojik-antropolojik benliğine) yabancılaştırabilir. Karar alma yetkisi otonom sistemlere ve YZ’ya devredildiğinde insan, özgürleştiği zannıyla kendi inşa ettiği algoritmik tahakkümün metası-verisi hâline gelebilir.

    Transhümanizmin “süper uzun ömür, süper zekâ ve süper mutluluk” (3S) söylemi, insanın biyolojik kırılganlığını ve ölümü bir mahkûmiyet sayarak aşmayı hedefler. Bu arayış, Nietzsche’nin Tanrı’nın yokluğunda ilan ettiği mutlak otonomi ve “Üstinsan” tasarımıyla paralellik gösterir. Bu, Dostoyevski’nin Büyük Engizisyoncu eserindeki acı verici hakikatle yüzleşmeyi doğurabilir. Haddini aşmış sınırsız bir özgürlük, vaat olmaktan çıkıp “bunaltıcı ve ürkütücü” bir yüke dönüşebilir. İnsanı mükemmelleştirme gayesi, ironik bir biçimde onun varoluşsal trajedisini daha da derinleştirebilir. Artırılmış (enhanced) insan ile doğal kalan (unenhanced) insan arasındaki bu ontolojik ayrışma, yeni bir biyolojik hiyerarşi ve efendi-köle ilişkisi yaratabilir. İnsan, iradesini YZ’ye devreden, bedenini sanal illüzyonlara aktaran ve ontolojik güvencesini teknolojik pazara teslim edebilir. Özgürlüğü ararken kendi varoluşsal sonunu, yani insanın bizzat ölümünü hazırlıyor olabilir. Beden sanal illüzyonlara, iradesi algoritmik sistemlere devredildiğinde mutlak özgürlüğü arayan insan, kendi elleriyle inşa ettiği teknolojik hapishaneye mahkûm olabilir. Kuralsız biyo-teknolojik gidişat, insanı özgürleştirmekten çok kendi varoluşsal sonunu hazırlayabilir.

    Mutlak özgürlük vaat eden transhümanizm, insanın ahlaki özerkliğini yitirdiği ontolojik bir illüzyondur. Hegel diyalektiğinde olduğu gibi, insanı muktedir kılan teknoloji aynı zamanda onu edilgenleştiriyor. Biyolojik ve ilahi sınırlardan kurtulma arayışı içinde olan insan teknolojik sermayenin ve algoritmaların merhametine terk ediliyor. 21. yüzyılın temel varoluşsal derdi, sınırsızlıktan çok insani ve ahlaki özünü koruyarak teknolojiyi yeniden insani sınırlar dâhiline çekmek olmalıdır.

    * Bursa Uludağ Üniversitesi,  İlahiyat Fakültesi, Felsefe Ve Din Bilimleri.

    KAYNAKLAR

    Ayala, F.J. (2016). On the origins of modern science: copernicus and darwin, S.L. Sorgner ve B.R. Jovanoviç (Eds.), Evolution and the future: anthropology, ethics, religion, (ss. 101-113). Frankfurt: Peter Lang.

    Bostrom, N. (2022, 15 November). The transhumanist faq, https://nickbostrom. com/views/transhumanist. Pdf.

    Çıtak, H.A. (2020). Transhümanizm Karşısında Hukuk Devleti İdeali, İnsan Hakları Yıllığı, 38, 1-40.

    Eren, M. (2026). Trans ve post-hümanist tartışmaları ekseninde insan doğasının geleceği. İlahiyat Tetkikleri Dergisi, 66(1), 106-118.

    Geraci, R.M. (2012). Video games and the transhuman ınclination, Zygon, 47/4, 735-756.

    Manzocco, R. (2019). Transhumanism: Engineering the human condition history, philosophy and current status, Switzerland: Springer.

    Humanity+. (2009, Mart). The transhumanist declaration. https://www.humanityplus.org/the-transhumanist-declaration.

    Pearce, D. (2021), İnsanlık için en büyük tehdit, bizzat insan doğasıdır, Cins Dergisi, 64, 25-26.

    Saveliev, A. and D. Zhurenkov, (2021). Artificial   intelligence and social responsibility: the case of the artificial intelligence strategies in the united states, russia, and china, Kybernetes, 50/3, 656-675.

    Zizek, S. (2022, 17 February). The Sexual is Political, http://thephilosophicalsalon.com/the-sexual-is-political/

    Wilson, J. (2007). Transhumanism and Moral Equality, Bioethics, 21/8, 419-425.