SESSİZLİĞİ KIRMAK: ALMANYA’DAKİ TÜRK İŞÇİ HAREKETLERİ VE KOLEKTİF GÜCÜN İNŞASI


Gökhan Duman
İlk nesil Türk işçileri için Almanya, salt ekonomik bir birikim alanı ve geçici bir çalışma durağı niteliğindeydi. 1961 İş Gücü Anlaşması’nın yapısına da yansıyan rotasyon prensibi, ilk gidenlerin en fazla iki yıl içerisinde ana vatana döneceğini öngörüyordu. 1964 yılında bu yasal süre sınırı kaldırılmış olsa da 1970’lerin ortalarına dek süregelen o köklü „kesin dönüş“ tahayyülü, Türk işçilerin kolektif hafızasında canlılığını korudu. Bu geçicilik psikolojisi, göçmenlerin yeni yaşam alanlarıyla kurdukları ilişkiye yapısal bir sınır çizdi. „Nasıl olsa döneceğiz“ düşüncesi, dil öğrenmekten sosyal hayata entegre olmaya kadar pek çok süreci askıya alan bilinçli bir mesafe koyma pratiğine dönüştü.
Bu geçicilik algısının en belirgin maliyeti ise, dernekleşme, sendikal örgütlenme ve iş yeri temsilciliği gibi kolektif haklara karşı sergilenen kayıtsızlıktı. Peki, bu tarihsel ilgisizliğin tek nedeni gerçekten de geri dönüş tahayyülü müydü?
Bu durumu tek bir faktöre indirgemek, sürecin sosyolojik katmanlarını ıskalamak anlamına gelir. Otomasyon, bant ve akort sistemi, endüstriyel üretim ve sendikal kültür gibi alanlarda tecrübesi ve arka planı olmayan ilk nesil işçilerin yaşadığı kavramsal yabancılaşma göz ardı edilemez. Buna ek olarak, ev sahibi ülkenin göçmenleri yasal ve politik açıdan güvencesiz bir statüde tutması, işi kaybetme korkusu ve dönemin Alman sendikalarının göçmenleri dışarıda bırakan eksik refleksleri de bu sessizliğin inşasında rol oynamıştır. Bir diğer etken ise, ana vatanlarının onlardan beklediği “makbul işçilik” idealinin de bu sessizliğin inşasında payı olup olmadığıdır.
Mak(b)ul İşçi Olmak
Misafir işçiler Sirkeci’den trene binmeden hemen önce, İŞKUR’dan arkalı önlü basılmış, üstünde yalnızca “Öğütler” yazan bir belge alıyorlardı. Belgede resmî bir dil yerine sivil bir ifade tarzı tercih edilmişti. Almanya’da nasıl davranılacağı, nelere dikkat edileceği, görgü kurallarından toplumla ilişkilere kadar hemen her konu için tavsiyeler sıralanıyordu. Amaç, yeni hayatı biraz daha kolaylaştırmak gibi görünüyordu. Ne var ki günlük öğütlerinde yanında, omuzlara yüklenen o “ulvi görevler” de net biçimde hissediliyordu.
Çalıştıkları fabrika, kaldıkları yurt, yaşadıkları mahalle ve nihayet Almanya’nın kendisi de onlara belirli roller biçmişti. Çalışmak, daha fazla çalışmak, sorun çıkarmamak, mümkün olduğunca az hastalanmak, kurallara sıkı sıkıya uymak ve örnek bir işçi olmak…
Verdiğin sözü tut. İşe zamanında git. Kanunlara riayet et. Muhtaç olsan da belli etme. Sıkıntılarını ailene yazma. İşini çabuk öğren ve en iyi şekilde yap. Dikkatsizlik edip işinde malzeme zayiatına sebep olma. Tembellik etme. Verilen işi tam zamanında, noksansız bitir. İş yerinde idarecilere, ustalara saygı göster. Yabancı ilde yapacağın iyi iş de kötü iş de şahsına yüklenmez, Türklüğe ait olur. Bayrağının şerefini hatırından çıkarma. Rengini atalarının dökülen kanından aldığını unutma. Dinden imandan ayrılma (İŞKUR, 1963).
İlk nesil işçi anlatılarında, hasta oldukları hâlde rapor almaya ya da izin kullanmaya çekinen insanların azımsanmayacak kadar fazla olduğu görülmektedir. 3 Mart 1967’de Tercüman gazetesinin manşetten verdiği haber bu durumu açıkça yansıtmaktadır: “Türk kızları diğer işçilerden çok daha az hasta oluyor, yorulmak bilmeden çalışıyor. Almanya Türkiye’den daha fazla kadın işçi istiyor.” Haberin hiçbir satırında eleştiri yoktu, durum zımnen övülüyordu. Hastalanmayan, robot gibi çalışan işçi makbul sayılıyordu.
Bu “makul” birey ve vatanından uzaktaki “makbul vatandaş” olma çabası, üstüne bir de çerçeveye uymadığı takdirde sistem ve diğer işçiler tarafından uyarılma ihtimaline karşı sürekli tetikte olmak… Bu ruh hâli, işçilerin dernekleşme, sendikal örgütlenme ve iş yeri temsilciliği gibi kolektif hak ve mücadeleye karşı mesafeli durmasına neden olmuş olabilir miydi? Bireysel olarak “makbul” kalma çabası, kolektif olarak ses çıkarmanın önünde bir engel miydi?
Oyunun Kurallarını Kim Değiştirdi?
Tarihsel süreçte Türk göçmenlerin „uyumlu ve geçici“ işçi pozisyonunu sarsan ve dengeleri kökten değiştiren asıl kırılma noktası, 1973 OPEC Petrol Krizi oldu. Kriz, İkinci Dünya Savaşı sonrası büyük bir ekonomik mucize yaşayan Batı Almanya sanayisini derinden sarstı. MAN, Thyssen, AEG ve Grundig gibi dönemin dev sanayi kuruluşları dahi ciddi üretim daralmalarıyla yüzleşmek ve kitlesel işten çıkarmalara gitmek zorunda kaldılar. Bu ekonomik darboğazın sosyolojik ve politik faturası ise büyük ölçüde sayıları 4,5 milyonu bulan yabancı işçilerin omuzlarına yüklendi.
Alman hükümetinin aynı yılın kasım ayında iş gücü alımını tamamen durdurma kararı (Anwerbenstopp), göçün doğasını değiştiren tarihsel bir milat oldu. Sınırların kapatılması, paradoksal bir biçimde „kesin dönüş“ fikrini zayıflattı. Bu süreç, yabancı işçilerin iş güvencelerinin pamuk ipliğine bağlı olduğu ve sistem karşısında ne kadar savunmasız bırakıldıkları gerçeğiyle yüzleşmeleriyle eş zamanlı gerçekleşti.
Ağırlaşan kriz koşulları ve işten çıkarılma tehdidi, o güne dek arka planda tutulan veya çekinilen kolektif hareket etme ihtiyacını tarihsel bir zorunluluk hâline getirdi. Bireysel düzeyde sürdürülen “uyumlu olma” çabasının yerini, birlikte hareket ederek var olma ve hak arama iradesi almaya başladı. Bu yıllar, dernekleşme, sendikalaşma ve iş yeri temsilciliği gibi kolektif emek hareketlerinin yalnızca bir tercih olmadığını, diasporanın varlığını ve geleceğini korumadaki kritik rolünü de gözler önüne seriyordu.
Öncüler
Almanya’da “grev yılı” olarak bilinen 1973 yılında, üç yüzden fazla fabrikada, çoğunluğu göçmen olan yaklaşık yarım milyon işçi grevlere katılmış, birçok fabrikanın üretimi durmuştu. Grev dalgasını tetikleyen ve diğerlerine cesaret verenlerden biri de Pierburg’daki kadın greviydi. Neuss şehrinde bulunan otomobil yedek parça üreticisi Pierburg fabrikasında yaklaşık 2500 göçmen işçi çalışıyor ve büyük çoğunluğu kadınlardan oluşuyordu. İşçilerin çoğunluğu Türkiye, İtalya, Yunanistan ve Yugoslavya gibi ülkelerdendi. Fabrikanın çalışma koşulları iyi değildi. Yaşam alanları bakımsız, eski ve kirliydi. İşçiler fabrikaya ait 6-8 kişilik yurt odalarında kalıyorlardı. Yurtlarda ziyaretler yasaktı. Aynı fabrikada çalışan çiftler, birbirlerini ancak mesaide ya da tatil günü dışarıda görebiliyordu. En büyük sorun ise çalışanlar arasındaki ücret eşitsizliğiydi. Pierburg’da farklı ücret grupları oluşturulmuş, kadınlar düşük ücret grubuna dâhil edilmişti. Erkeklere saatlik ücret olarak 6,10 mark ödenirken kadınlara aynı iş için 4,70 mark ödeniyordu.
13 Ağustos 1973 sabahı az sayıda kadın işçinin, fabrika önünde başlattığı eylem giderek büyüdü ve bütün kadın işçilerin dâhil olduğu bir greve dönüştü. Kadınlar, düşük ücret grubunun iptali, mali ve sosyal hakların iyileştirilmesi ile daha iyi çalışma koşulları talep ediyordu. Fabrikanın bahçesinde yaklaşık iki bin kadın işçi, hep bir ağızdan iki sloganı peş peşe söylüyordu: “Eşit işe eşit ücret”, “1 mark daha fazla!”
Ancak sendika yanlarında durmuyor, fabrika yönetimi ise daha ilk günden işi polise bırakıyordu. Kadınlar hiç geri adım atmadı. Gündüz fabrika önündeyken, akşam ev toplantıları yapıp, kafe, market ve lokanta gibi yerlere giderek halka neden grev başlattıklarını anlatıyorlardı. Kısa zaman içinde erkek işçiler de greve katıldı. Ardından şehir sakinleri de greve destek vermeye başladı. Grevin kamuoyu tarafından haklı bulunması, üretim bandının durması nedeniyle fabrikanın zarar etmesi, sendikanın imaj kaybına uğraması gibi sebepler, yönetimi geri adım atmak zorunda bıraktı.
Grev, 20 Ağustos tarihinde son buldu ve kadınların birçok talebi kabul edildi. Düşük ücret grubu hepten kaldırıldı, kadınların ücretine 65 pfennig zam yapıldı. Grev, kadınların çoğunlukta olduğu AEG ve DeTeWe gibi yerleri de tetikleyecek, yalnızca 1 hafta sonra başlayacak Almanya’daki en büyük göçmen işçi grevi olan Ford grevine ilham kaynağı olacaktı.
Alman İş Tarihine Not Düşmek: Ford Grevi
Aynı yıl Ford’un Köln fabrikasında çalışanların sayısı 35 bine ulaşmıştı. Yunanistan, İtalya, Yugoslavya gibi ülkelerden gelen işçilerin arasında en kalabalık topluluğu Türk işçiler oluşturuyordu. Misafir işçilerin büyük kısmı, koşulları ağır olan alt pozisyonlarda çalıştırılıyordu. Ücret konusunda eşit olmayan bir düzen vardı. Tıpkı Pierburg’da olduğu gibi Ford’da da misafir işçilerin saatlik ücreti Alman işçilere göre daha düşüktü ve yıllık izin süreleri yetersizdi. İzin süresinin bir haftası yollarda geçiyor, şartlar bir türlü iyileştirilmiyordu. Sorunlar çözülmeyince Türk işçiler sağlık raporu alarak izinlerini uzatmaya başladı. Fabrika ilk başlarda raporları kabul ederken sonradan bu uygulamayı sert şekilde durdurdu. Raporlu olan yaklaşık üç yüz işçiyi Ağustos 1973’te işten çıkardı. Bardağı taşıran son damla buydu. Arkadaşlarının yeniden işe alınmasını isteyen işçiler, 24 Ağustos günü küçük bir grupla fabrika bahçesinde greve başladı. Greve diğer ülkelerden işçiler de katıldı ve sayı önce 8 bini, ardından 15 bini buldu. Ford şalterleri indirmişti! İşçilerin talepleri şöyleydi: “İşten çıkartılanların hepsi geri alınacak. Bantların hızı yavaşlatılacak. Saatlik ücretlere 1 mark zam yapılacak. Yıllık izinler 6 haftaya çıkartılacak. İşçiler ceza almayacak. Grev süresince saatlik ücretler tüm işçilere eksiksiz ödenecek.”
Fabrika ve sendika ilk günden itibaren greve olumlu yaklaşmasa da grev büyük ses getirdi. Bu durum medyaya da aynı şekilde yansıdı. “Türklerin Ford Terörü”, “Yasadışı Grev”, “Türk Grevi”, “Vahşi Grev”, “Korsanlar” gibi manşetler atıldı. Bunun bir grev değil işgal olduğu söylendi.
Ancak bu sıra dışı işçi hareketine destek olanlar da vardı. Belçika’daki Ford fabrikasının montaj bölümü çalışanları bir mektup göndererek şöyle yazmıştı: “Grevdeki arkadaşlarımızın yanındayız. Destek olmak için yüz işçiyle birlikte yola çıkıyoruz!”
30 Ağustos günü fabrika önünde işçi önlüğü giymiş bir grup, ellerinde “Fabrikamızı geri alacağız!” pankartlarıyla kargaşa çıkartıp fabrika kapısından içeri girdi. Bir süre sonra önlük giyenlerin polis olduğu anlaşıldı. Grev, zor kullanılarak bastırılmıştı. Grev sözcüleri sınır dışı edildi. 27 işçi tutuklandı. 100 işçi ihbarsız işten çıkartıldı ve yaklaşık 600 işçiye kendi istekleriyle istifa etmeleri için baskı yapıldı. Sendika bütün bu olup bitenlere itiraz etmedi. Misafir işçiler kendi başlarına kalmıştı. Grev tüm Almanya’da büyük yankı uyandırdı. Bild “Alman işçiler Ford’u kurtardı.” manşeti atarken, Der Spiegel şöyle diyordu: “Çoğunda Türklerin çalıştığı Köln bantlarında artık aşağı proletarya tabakasına dâhil olma hissi uyandı. Getto hâlinde tecrit edildiklerinin farkındalar.”
„Misafir“likten Özneliğe Geçiş
1973 yılı, Türk işçilerin Almanya’daki hikâyesinde yalnızca ekonomik bir krizin ya da birkaç büyük grevin yaşandığı bir dönem değildi. Asıl kırılma, o yılın ilk neslin Almanya’daki kendi konumuna bakışını değiştirmesiydi. Pierburg’da kadınların, Ford’da ise çoğunluğu Türklerden oluşan işçilerin ortaya koyduğu mücadele, “sorun çıkarmayan, çalışkan ve geçici işçi” kimliğinin sınırlarını görünür hâle getirdi. İşçiler artık yalnızca kendilerine verilen işi yapan kişiler olmadıklarını, ücret, çalışma süresi, izin, iş güvenliği, barınma ve işten çıkarılma gibi konularda söz söyleme hakkına sahip olduklarını deneyimleyerek öğreniyorlardı. Daha da önemlisi, bu taleplerin bireysel çabalarla değil, kolektif hareketle karşılanabileceğini görmüşlerdi.
Ancak 1973 sonrasında yaşanan gelişmeler, bu uyanışın neden yalnızca fabrikadaki çalışma koşullarıyla sınırlı kalmadığını da gösterdi. İş gücü alımının durdurulması, başlangıçta Almanya’daki yabancı işçilerin sayısını azaltacak bir karar gibi görünüyordu. Oysa ortaya tam tersine bir sonuç çıktı. Almanya’ya yeni işçi girişinin kapanması, ülkede bulunan işçilerin geleceğini belirsizleştirirken, “Birkaç yıl sonra Türkiye’ye dönerim” düşüncesini de giderek değiştirdi.
Bu noktadan sonra göçün niteliği değişti. Bir işçinin Türkiye’ye dönmesi, artık eski koşullarda Almanya’ya yeniden gelebileceği anlamına gelmiyordu. Dolayısıyla geçicilik üzerine kurulmuş hayatlar giderek kalıcılaşmaya başladı. Aile birleşimi de bu dönüşümün en önemli unsurlarından biri oldu. Başlangıçta tek başına gelen erkek ya da kadın işçinin yerine, zaman içinde eşi ve çocuklarıyla birlikte yaşayan bir “işçi ailesi” yerleşmeye başladı. Böylece Almanya artık yalnızca para kazanılan ve tasarruf edilen bir çalışma mekânı olmaktan çıkıyor, yeni evlerin kurulduğu, iş yeri ve dükkanların açıldığı, dernekleşmenin çoğaldığı, sosyalleşmenin arttığı, arkadaşlıkların ve komşulukların oluştuğu gerçek bir yaşam alanına dönüşüyordu.
Bu dönüşümün devlet politikalarındaki karşılığı ise uzun süre çelişkili oldu. Bir yandan göçün kalıcı olmadığı fikri korunuyor, diğer yandan fiilen kalıcılaşan bir nüfus ortaya çıkıyordu. Bunun
“Çoğunda Türklerin çalıştığı Köln bantlarında artık aşağı proletarya tabakasına dâhil olma hissi uyandı. Getto hâlinde tecrit edildiklerinin farkındalar.” (Der Spiegel, 1973)
en çarpıcı örneklerinden biri 1983 tarihli Rückkehrhilfegesetz, yani Geri Dönüşü Teşvik Yasası’ydı. Yasa, belirli koşulları taşıyan yabancı işçilere aileleriyle birlikte Almanya’dan ayrılmaları karşılığında mali destek öngörüyordu. Devlet böylece bir bakıma geçmişte kurulmuş olan “misafirlik” fikrini yeniden hatırlatmaya çalışıyordu. Fakat artık toplumsal gerçeklik değişmişti. Almanya’da yıllarını geçirmiş, çocuklarını burada büyütmüş, dil konusunu çözmüş, ev ve sosyal çevre edinmiş insanlar için dönüş, 1960’larda düşünüldüğü kadar basit bir seçenek değildi.
Dolayısıyla 1970’lerin ikinci yarısından itibaren cevabı aranan soru artık “Türk işçiler ne zaman dönecek?” değil, “Almanya’da kalacaklarsa nasıl yaşayacaklar?” idi.
Yeni Kuşak, Yeni Düzlem
Almanya’ya gelen ilk kuşak, çoğunlukla Türkiye’de şekillenmiş bir hayatı Almanya’ya taşımıştı. Çocukları ise hayatlarının önemli bölümünü Almanya’da kuruyordu. Böylece “geri dönülecek ülke” ile “yaşanılan ülke” arasındaki ayrım yeni kuşaklar açısından giderek belirsizleşti. Almanya’da doğan veya burada büyüyen nesil, anne ve babalarının aksine Almanya’yı yalnızca çalışılan bir ülke olarak deneyimlemediler. Onların okulları, arkadaşları, meslekleri, sosyal çevreleri ve gelecek beklentileri büyük ölçüde burada şekillendi. Öz geçmişlerinde, Almancanın karşısında “ana dil” yazıyordu.
1980’ler ve 1990’lar ise bu kalıcılaşmanın ne kadar sancılı olabileceğini gösterdi. Ekonomik ve toplumsal krizlerin yanı sıra yabancı düşmanlığı ve ırkçı saldırılar, Türk toplumunun kendisini yalnızca ekonomik bir topluluk olarak değil, güvenlik ve siyasal haklar bakımından da örgütlemek zorunda olduğunu ortaya koydu. Mölln ve Solingen gibi saldırılar, Almanya’daki Türk varlığının artık geçici bir “iş gücü meselesi” olarak ele alınamayacağını acı biçimde gösterdi. Bu dönemde ortaya çıkan toplumsal hareketlilik, önceki yılların işçi mücadeleleriyle başka bir düzlemde birleşti. Fabrikada “eşit ücret” talep eden işçi, artık sokakta güvenlik, okulda eşitlik, siyasette temsil ve toplumda kabul görme talebinde bulunan bir “vatandaşa” dönüşüyordu.
“Özgürleşmenin” Ayak Sesleri
1973 sonrasında yaşanan dönüşüm, Türk toplumunun Almanya’daki varlığını yalnızca iş yerindeki hak mücadelesiyle sınırlı bırakmadı. Dernekler, camiler, hemşehri oluşumları, sendikalar ve zamanla farklı meslek ve sosyal alanlarda ortaya çıkan örgütlenmeler, dağınık bireysel deneyimleri ortak bir toplumsal hafızaya ve kolektif hareket kapasitesine dönüştürdü. İş yerlerinde yaşanan sorunların birlikte dile getirilmesi, mahallelerde ortak ihtiyaçların tespit edilmesi, çocukların eğitimi, ibadet, kültürel hayat, sosyal destek ve ayrımcılıkla mücadele gibi alanlarda çözüm arayışları, Türk toplumunun kendi ihtiyaçlarını, kendi imkânlarıyla tanımlayıp karşılayabilme kabiliyetini geliştirdi.
Bu süreçte camiler ve dernekler yalnızca ibadet veya sosyal buluşma mekânları olmaktan çıkarak, insanların bilgi aldığı, dayanışma imkânı bulduğu, sorunlarını paylaştığı ve ortak kararlar geliştirdiği toplumsal alanlara dönüştü. Zaman içinde oluşan bu örgütlü yapı, yerel yönetimlerden işverenlere, sendikalardan siyasi karar alıcılara kadar farklı aktörlerle ilişki kurabilen ve taleplerini görünür kılabilen bir toplumsal gücün ortaya çıkmasını sağladı.
Derneklerin bu süreçteki önemli rolü, bireysel sorunları ortak bir iradeye dönüştürmeleri oldu. Tek başına hareket eden bir işçinin, ailenin ya da göçmenin sesinin sınırlı kaldığı yerde dernekler, aynı sorunu yaşayan insanları bir araya getirerek onların birlikte hareket etmesini mümkün kıldı. Böylece bir dönemin “işçi aileleri” yalnızca kendisine biçilen rolleri yerine getiren bir topluluk olmaktan çıkarak, taleplerini ortaklaştıran ve çözüm üreten toplumsal bir yapıya evrildi.
Böyle bakıldığında dernekleşme ve kolektif örgütlenme, Türk diasporasının Almanya’daki hayatını yalnızca kolaylaştırmadı; bireylerin ve toplulukların kendi sözünü söyleme, haklarını arama ve gelecekleri üzerinde daha fazla söz sahibi olma kapasitesini de güçlendirdi. Bu yönüyle örgütlenme deneyimi, Türk toplumunun Almanya’daki varlığını belirli ölçülerde daha özgür, daha özerk ve daha etkin bir toplumsal konuma taşıyan önemli bir dönüşüm oldu.
Bu değişim, derneklerin, sendikaların, iş yeri temsilciliklerinin, hemşehri yapılanmalarının, kültür ve spor derneklerinin önemini artırdı. İlk dönemde bir tür geçicilik refleksiyle uzak durulan örgütlenmeler, kalıcılaşan toplumun ihtiyaçlarını karşılayan yapılara dönüşmeye başladı. İşyerinde hak aramak ile mahallede bir sosyal çevre oluşturmak, çocukların eğitimini desteklemek ile kültürel kimliği korumak, giderek aynı toplumsal sürecin parçaları hâline geldi.
Diasporaya Giden Yol
Buraya kadar izlediğimiz tarihsel süreç, 1973’te sorduğumuz soruya geriye dönük olarak daha güçlü bir cevap vermemizi sağlıyor. İlk neslin dernekleşme, sendikalaşma ve iş yeri temsilciliğine mesafeli durmasının nedeni yalnızca Türkiye’ye dönme beklentisi değildi. Bu mesafenin ardında geçicilik duygusu kadar, yabancı olmanın yarattığı güvencesizlik, işini kaybetme korkusu, dil bariyeri, sendikal yapılara erişimdeki sorunlar, çalışma hayatına ilişkin bilgi eksikliği ve “makbul işçi” olmanın yarattığı psikolojik baskı da bulunuyordu. Başka bir ifadeyle ilk nesil işçiler, yalnızca haklarını yeterince bilmediği için değil, hak aramanın kendisi için riskli olabileceğine inandığı için de sessiz kalmış olabilirdi.
Bu nedenle ilk neslin sessizliğini yalnızca ilgisizlik ya da bilinç eksikliği üzerinden okumak haksızlık olur. Onların sessizliği, içinde bulundukları koşulların ürettiği bir korunma biçimi olarak da değerlendirilebilir. Ne var ki 1970’lerden itibaren çalışma ve yaşam koşullarının değişmesi, bu sessizliğin sürdürülebilir olmadığını gösterdi. İşten çıkarılma, ücret eşitsizliği ve ayrımcılık gibi deneyimler ortaklaştıkça, bireysel olarak susmanın sağladığı güvenlik duygusunun yerini birlikte hareket etmenin sağladığı güç almaya başladı. Böylece hak arama, yalnızca kişisel bir cesaret konusu olmaktan çıkarak örgütlenme ve dayanışma yoluyla mümkün olan kolektif bir kapasiteye dönüştü. Türk diasporasının sonraki yıllarda kazandığı toplumsal güç, önemli ölçüde bu dönüşümün üzerine inşa edildi.
Bu nedenle, 1973 grevlerini yalnızca ücret ve çalışma koşulları üzerinden değerlendirmek eksik kalır. Pierburg ve Ford’da yaşananlar, sessizliğin kırıldığı anlardan biriydi. İşçiler ilk kez kendi güçlerini, birlikte hareket ettiklerinde fabrikanın üretimini durdurabileceklerini ve kamuoyunu etkileyebileceklerini gördüler. Ford grevinin zor kullanılarak bastırılması ise başka bir gerçeği açığa çıkardı. Kolektif güç yalnızca hak kazanmak için değil, kazanılmış hakları korumak ve sistem karşısında görünür olabilmek için de gerekliydi.
Bugünden geriye bakıldığında, belki de bu uzun tarihsel sürecin en çarpıcı tarafı tam burada ortaya çıkmaktadır. 1960’larda “Ne kadar çalışır ne kadar kazanır ve ne zaman döner?” sorularıyla tarif edilen insanlardan, bugün “Almanya’da nasıl daha eşit, daha görünür ve daha güçlü bir toplumsal konuma sahip oluruz?” sorusunu soran bir topluma gelinmiştir. 1973’te fabrikanın bantlarını durduran işçilerin mücadelesi, bu uzun dönüşümün ilk büyük işaretlerinden biriydi. O gün üretimi durduranlar belki bunun yalnızca ücret ve çalışma koşullarını iyileştirmek için bir grev olduğunu düşünüyordu. Oysa o grevlerin çok daha büyük bir değişimin habercisi olduğu görülmektedir. Almanya’ya çalışmak için gelen ilk nesil Türk işçiler, işsiz kalmayı, fişlenmeyi ve sınır dışı edilmeyi göze alarak sadece kendi çalışma koşullarını değil, kendilerinden sonra gelecek nesillerin Almanya’daki toplumsal statüsünü ve oyunun kurallarını da kalıcı olarak değiştirmişlerdir.