İNSAN RUHUNUN AYNASINDA İKTİDAR, ARZU VE BENLİK: YÜZÜKLERİN EFENDİSİ “GÜÇ YÜZÜĞÜ”

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Mehdi Çelenk

    Yüzüklerin Efendisi ile yirmili yaşlarına henüz gelmemiş, üniversite sınavlarına hazırlanan, izlediği herhangi bir kurgusal dünya içerikli filmi yalnızca “fantastik” şeklinde özetleyebilen çocuk zihniyle, bir sinema salonunda tanışmıştım. Gençlik yıllarının başları o dönemlere denk gelen hemen hemen tüm akranlarımın “En sevdiğiniz film nedir?” sorusuna vereceği cevapların başında muhtemelen bu “üçleme” gelir. Yaşıtlarım tarafından defalarca izlenmiş, CD’leri alınıp saklanmış, bilgisayarlara indirilip arşivlenmiş, kitabı temin edilip kitaplıkların baş köşesine yerleştirilmiş bu “fantastik” dünya, yaş ilerledikçe her izlemede her karakterine anlamlar yüklenen bir felsefi bütünlüğe kavuşuyor zamanla. Bana göre başkarakter olan “Yüzük”ü, iyi ile kötünün savaşındaki karakter kurgusundan tamamen bağımsız; bir yazım yanlışı olarak değil tüm psikolojilerin ölçeğinde bir metafor olarak, bilerek ve isteyerek büyük harfle yazacağımı yazımın hemen başında belirtmek isterim.

    Bir Nesnenin İçinde Saklanan İnsan

    Bazı hikâyeler yalnızca anlatıldıkları dünyaya ait değildir. Onların gerçek coğrafyası, insanın kendi iç dünyasıdır. Yüzüklerin Efendisi de böyle bir hikâyedir. Orta Dünya’nın dağları, ormanları, kaleleri ve savaşları, eserin görünen yüzünü oluşturur; fakat hikâyenin asıl hareket alanı insan ruhudur. Mordor’un karanlığı yalnızca uzak bir coğrafyanın karanlığı ya da Isengard’ın yükselişi yalnızca bir savaş hazırlığı değildir. Yüzük’ün yolculuğu ise yalnızca bir nesnenin bir yerden başka bir yere taşınmasından ibaret değildir. Bütün bunlar, insanın güçle karşılaştığında kendi içinde yaşadığı dönüşümün sembolik biçimleridir.

    Bu bakımdan Yüzük, hikâyenin merkezindeki en küçük nesne olmasına rağmen en büyük soruyu taşır. İnsan eline sınırsız güç geçtiğinde ne olur? Daha doğrusu, insan “gücü” ele geçirdiğinde gerçekten dünyayı mı değiştirir, yoksa önce kendisi mi değişir?

    Yüzük’ün büyüsü burada başlar. O, yalnızca güç vermez; güç arzusunu anlamlandırır. İnsana kendisini haklı çıkarabileceği bir gerekçe sunar. Gücün kendisini istemek çoğu zaman insana kaba ve bencil görünür. Fakat aynı güç adalet, güvenlik, sevgi, düzen veya kurtuluş adına sunulduğunda insanın direnmesi zorlaşır. Çünkü insan kendi karanlık arzusunu çoğu zaman karanlık olarak değil, iyi bir niyetin devamı olarak görmeyi tercih eder. Yüzük tam da bu yanılsamanın cisimleşmiş hâlidir. Onun kötülüğü yalnızca insanı yozlaştırmasında değildir. Daha derin olan, insanı yozlaşırken hâlâ iyi olduğuna inandırabilmesidir.

    Bu nedenle Yüzük’ü anlamak, aslında insanın iktidarla ilişkisini anlamaktır. İktidar burada yalnızca bir tahtı, orduyu veya ülkeyi yönetme gücünü ifade etmez. Bir insanı değiştirebilme, geleceği kontrol edebilme, kaybetmeyi engelleyebilme, korkuyu susturabilme ve dünyayı kendi iradesinin biçimine sokabilme arzusudur. İnsan, belirsizliğin karşısında güç ister. Çünkü güç ona yalnızca hâkimiyet değil, güvenlik vadeder.

    Ne var ki güç arttıkça insanın kontrol edemediği şeyler ortadan kalkmaz. Tam tersine, kontrol etme arzusu büyüdükçe kontrol edilemeyen şeyler daha büyük bir tehdit olarak görünmeye başlar. Böylece güç, başlangıçta korkuyu azaltmak için aranan bir araçken zamanla korkunun kendisini besleyen bir mekanizmaya dönüşür.

    Yüzük’ün bütün karakterler üzerindeki etkisini anlamanın anahtarı da burada bulunur. Çünkü Yüzük herkese aynı şeyi söylemez. Her insanın içinde başka bir kapı bulur. Kiminin kapısı güçtür, kimininki korku, kimininki sevgi, kimininki gurur, kimininki geçmiş, kimininki ise başkalarını kurtarma arzusudur. Bu nedenle Orta Dünya’nın gerçek savaşı yalnızca iyilik ile kötülük arasında değildir. Daha derinde, insanın kendi arzusu ile kendi ahlaki sınırı arasında gerçekleşir.

    Gücün Kendi Amacına Dönüşmesi: Sauron

    Yüzük’ün bütün karakterler üzerindeki etkisini anlayabilmek için önce onun kaynağına, Sauron’a bakmak gerekir. Çünkü Sauron, Yüzük’ün yalnızca yaratıcısı değil, onun felsefesinin en saf hâlidir. Yüzük neyi mümkün kılıyorsa Sauron onu bütünüyle yaşamaktadır: Mutlak kontrol, tek irade ve itiraz edilemez hâkimiyet…

    Sauron için dünya, kendi iradesinin düzenlenmesi gereken bir alandır. Başka iradelerin varlığı bir zenginlik değil, düzensizliktir. Farklılık bir değer değil, ortadan kaldırılması gereken bir engeldir. Bu nedenle onun iktidar anlayışında özgürlük için gerçek bir alan yoktur. Her şey tek bir merkezin iradesine bağlanmalıdır. Burada güç ile tahakküm arasındaki sınır görünür hâle gelir. Güç başlangıçta bir amaca ulaşmak için kullanılan araç olabilir. Fakat insan, gücü kullandıkça gücün sağladığı kontrol duygusuna alışır. Bir noktadan sonra amaç değişir. Artık güç bir şey yapmak için kullanılmaz; güç sahibi olmak başlı başına amaç hâline gelir.

    Sauron’un trajedisi tam olarak budur. O, artık gücü kullanan bir varlık değildir; kendisini güçten ayrı düşünemeyen bir varlıktır. Bu noktada Sauron’dan ayrılıp insanın daha tanıdık bir yüzüne, Boromir’e baktığımızda Yüzük’ün ne kadar farklı bir biçimde çalışabildiğini görürüz. Çünkü Boromir Sauron değildir. Gücü mutlak hâle getirmek isteyen bir tiran olarak başlamaz. Tam tersine, kendisini iyiliğin tarafında görür ve Yüzük’ün asıl tehlikesi de burada ortaya çıkar.

    Kötülüğün İyilik Kılığına Girmesi: Boromir

    Boromir’in Yüzük’e duyduğu ilgi, kötülük arzusundan doğmaz. O Gondor’u korumak, halkını kurtarmak ve düşmanına karşı üstünlük kazanmak ister. Yüzük’ü bir silah olarak görür. Onun düşüncesi basittir: Eğer elimizde düşmanı yok edecek kadar büyük bir güç varsa, neden onu kullanmayalım?

    Fakat tam da bu soru, ahlaki sınırın aşılmaya başladığı yerdir. Çünkü insanın en tehlikeli yanılgılarından biri, iyi bir amacın kendisine ulaşmak için kullanılan bütün araçları meşru kılabileceğine inanmasıdır. İyilik adına kullanılan güç, iyiliğin kendisini değiştirebilir. Adalet adına uygulanan tahakküm, güvenlik adına kısıtlanan özgürlük, düzen adına bastırılan farklılık ve kurtuluş adına kurulan hâkimiyet aynı psikolojik mekanizmanın farklı biçimleri olabilir.

    Boromir’in trajedisi bu nedenle kötülük istemesi değildir. Kendi iyiliğine duyduğu güvenin, gücün tehlikesinden daha güçlü hâle gelmesidir. İnsan kendisine “Ben bunu kötü amaçla kullanmayacağım” dediğinde, aslında Yüzük’ün ilk cümlesini kabul etmiş olur. Çünkü Yüzük’ün asıl vaadi güç değildir. Asıl vaadi, gücü kullanacak kişinin kendisini yeterince iyi ve yeterince güçlü görebilmesidir. Boromir’in düşüşü bu yüzden önemlidir. Çünkü Sauron’un karanlığında kötülüğü görmek kolaydır. Boromir’in içinde ise kötülük, iyilik arzusunun gölgesinde büyür. İşte tam bu noktada Faramir belirir ve aynı kan bağının, aynı dünyanın ve benzer koşulların içerisinde başka bir ihtimalin de mümkün olduğunu gösterir.

    Sahip Olabileceğin Gücü Reddetmenin Özgürlüğü: Faramir

    Faramir ile Boromir arasındaki fark, yalnızca iki kardeşin karakter farklılığı değildir. Bu fark, insanın güç karşısındaki iki ayrı ahlaki tavrını temsil eder. Boromir gücü kullanarak iyiliği gerçekleştirebileceğine inanırken Faramir gücün kendisinin insanı değiştirebileceğini kabul eder. Bu nedenle Yüzük’ün sunduğu imkânı reddeder.

    Burada özgür iradenin daha derin bir anlamı ortaya çıkar. Özgürlük yalnızca seçeneklere sahip olmak değildir. Özgürlük, insanın sahip olduğu seçeneğin kendisini yönetmesine izin vermemesidir. Bir insan her şeyi yapabilecek durumda olabilir. Fakat gerçek özgürlük, her yapabileceğini yapmak zorunda olmadığını bilmektir. Faramir’in önemi burada yatar. O, gücün cazibesini görmesine rağmen ondan vazgeçebilir. Böylece insanın ahlaki gücünün, sahip olduğu iktidarın büyüklüğüyle değil, iktidardan vazgeçebilme kapasitesiyle ölçülebileceğini gösterir.

    Bu düşünce bizi doğal olarak Gandalf’a götürür. Çünkü Faramir’in gücü reddetmesi ile Gandalf’ın Yüzük’ü reddetmesi aynı temel sezgiye dayanır: İnsan, kendisine ait olmayan bir mutlaklığı elinde tutmaya çalıştığında, önce kendi benliğini kaybetmeye başlayabilir.

    Gücün Kendisinden Sakınmak: Gandalf

    Gandalf’ın Yüzük karşısındaki tavrı, hikâyenin ahlaki omurgalarından biridir. Çünkü Gandalf’ın güce ihtiyacı olmadığı için değil, gücün kendisini dönüştürebileceğini bildiği için Yüzük’ten uzak durması önemlidir. İnsan çoğu zaman kendisini tehlikelerden koruyabilecek olanın kendi karakteri olduğunu düşünür. “Ben kötü biri değilim, dolayısıyla kötü bir şey yapmam” diye düşünür. Oysa sınırsız güç, insanın niyetlerini değil, benlik algısını da değiştirebilir. İnsan bir süre sonra yaptığı her şeyi kendi gözünde meşru hâle getirebilir.

    Gandalf’ın bilgeliği, kendi ahlakına körü körüne güvenmemesidir. O, insanın kendisini yeterince iyi gördüğü anda bile yanılabileceğini bilir. Bu nedenle Gandalf’ın gücü reddetmesi, güçsüzlüğün değil, öz bilincin göstergesidir.

    İnsan bazen özgürlüğünü bir şeyi yapabilmekle değil, onu yapmamayı seçebilmekle korur. Fakat Gandalf’ın karşısında Aragorn vardır. Aragorn gücü tamamen reddetmez. Çünkü insan hayatında her iktidar biçiminin kötülük olmadığını gösteren başka bir ihtimal de vardır.

    Gücün Sorumluluğa Dönüştüğü Yer: Aragorn

    Aragorn’un hikâyesi, iktidar ile ahlak arasındaki ilişkinin başka bir yüzünü ortaya çıkarır. Aragorn kral olmayı reddeden biri değildir; fakat kral olmayı kendi kişisel büyüklüğünün kanıtı olarak da görmez. Onun için iktidar bir ayrıcalıktan çok bir sorumluluktur. Bu ayrım, Yüzük ile Aragorn arasındaki temel farktır. Yüzük sahibine “Dünya senin iradene uymalı” der. Aragorn’un anlayışı ise “Sen dünyaya karşı sorumlusun” düşüncesine dayanır. İki anlayış arasındaki fark küçük görünse de aslında bütün bir iktidar felsefesini değiştirir. Birinde dünya kişinin arzularının nesnesidir. Diğerinde kişi dünyanın karşısında sorumluluk taşıyan bir varlıktır. Bu nedenle Aragorn, gücün reddedilmesiyle değil, gücün sınırlandırılmasıyla ahlaki hâle gelebileceğini gösterir. Fakat Yüzük’ün en tehlikeli hâli, gücün sorumluluk olmaktan çıkıp kişinin kimliğine dönüşmesidir. Bu dönüşümün en çarpıcı örneği ise Gollum’dur.

     “Sahip Olmak”tan “Sahip Olunmak”a: Gollum

    Gollum’un hikâyesi, Yüzük’ün insan ruhuna ne kadar derin nüfuz edebileceğini gösterir. Yüzük başlangıçta onun sahip olduğu bir nesnedir. Fakat zaman geçtikçe bu ilişki tersine döner. Gollum Yüzük’ü taşıdığını düşünürken, aslında Yüzük onun düşüncelerini taşımaya başlar.

    Bu, arzunun psikolojik doğası hakkında son derece güçlü bir metafordur. İnsan bir şeyi istediğinde başlangıçta arzunun kendisine ait olduğunu düşünür. “Ben bunu istiyorum.” Fakat arzu büyüdükçe kişinin davranışlarını belirlemeye başlar. Sonra insan artık arzuyu yönetmez; arzu insanı yönetir.

    Gollum’un trajedisi tam da budur. Yüzük onun için bir nesne olmaktan çıkar ve benliğinin merkezine yerleşir. Onu kaybetmek, yalnızca bir eşyayı kaybetmek değildir. Kendisini kaybetmek anlamına gelir. Böylece Gollum, insanın sahip oldukları ile kendisi arasındaki sınırı kaybetmesinin sembolüne dönüşür.

    Ve bu noktada hikâyenin belki de en insanî karakteri Frodo ortaya çıkar. Çünkü Frodo, Gollum’un ulaştığı son noktaya doğru ilerleyen fakat bu dönüşüme direnmeye çalışan kişidir.

    İnsanın Kendi İçindeki Yüzükle Mücadelesi: Frodo

    Frodo’nun hikâyesi, Yüzük’ün insana ne yaptığını anlamanın belki de en acı biçimidir. Çünkü Frodo başlangıçta gücü istemez. Fakat gücün taşıyıcısı olmak zorunda kalır. Bu nedenle Frodo’nun yolculuğu bir iktidar arayışı değil, iktidarın yükünü taşıma hikâyesidir.

    Yüzük onun üzerinde fiziksel bir ağırlık yaratır; fakat asıl ağırlık zihinseldir. Frodo gittikçe Yüzük’ün kendisiyle olan ilişkisini sorgulamaya başlar. Ona sahip olan kişi kendisi midir, yoksa Yüzük mü onun hayatının sahibi olmaktadır?

    Bu soru insanın kendi arzularıyla ilişkisi açısından son derece önemlidir. İnsan da bazen hayatında taşıdığı bir şeyin kendi seçimi olduğunu düşünür. Bir hedef, bir statü, bir başarı, bir korku veya bir beklenti zaman içerisinde kişinin bütün dünyasını belirlemeye başlayabilir. Başlangıçta insan onu seçmiştir. Fakat daha sonra seçim ile zorunluluk arasındaki sınır ortadan kalkar.

    Frodo’nun Yüzük’le ilişkisi bu sınırın giderek silinmesini anlatır. Bu yüzden Frodo’nun sonunda Yüzük karşısında iradesinin zayıflaması, onun bütün yolculuğunu anlamsız hâle getirmez. Tam tersine, insanın ahlaki gücünün sınırsız olmadığını gösterir. Frodo bize insanın her koşulda kendi başına yeterli olamayacağını öğretir. Bazen insanın kurtuluşu, kendi gücünün sınırına ulaştığı yerde başkasının yardımına ihtiyaç duyduğunu kabul etmesidir.

    Ve bu noktada Sam’in anlamı ortaya çıkar.

    İnsanlığın En Sade Hâli: Samwise

    Samwise Gamgee, Yüzük’ün karşısında duran en sade ve belki de en güçlü cevaptır. Onun gücü olağanüstü yeteneklerden gelmez. O, iktidar istemez. Dünyayı yönetmek istemez. Kendisine ait olmayan bir hayatı ele geçirmek istemez. Onun arzusu daha basittir: Ait olmak, sevmek, korumak ve eve dönebilmek.

    Tam da bu nedenle Yüzük, Sam üzerinde diğer karakterlerde olduğu kadar etkili olamaz. Çünkü Yüzük’ün vadettiği büyüklük, Sam’in aradığı hayatla uyuşmaz. Sam, iktidarın karşısına sadakati koyar. Yüzük insana “daha büyük ol” derken Sam “yanındaki insanı yalnız bırakma” der. Bu iki cümle arasındaki fark, eserin bütün felsefesini özetler. Yüzük insanı kendisinin merkezine koyar; Sam ise kendisini başka bir insanın yanında konumlandırır. Bu nedenle Sam’in kahramanlığı, dünyayı değiştirecek güce sahip olmasından değil, başkasının yükünü kendi yükü hâline getirebilmesinden kaynaklanır.

    İnsan bazen kendisini büyütmeye çalışırken küçülür; bazen de başkasının yükünü taşırken gerçek büyüklüğüne ulaşır. Fakat Yüzük’ün insanı yalnızca güç ve sevgi arasında değil, iyilik ve iktidar arasındaki daha karmaşık bir gerilimde de sınadığı karakter Galadriel’dir.

    İyiliğin İçindeki İktidar İhtimali: Galadriel

    Galadriel’in sınavı, Yüzük’ün neden yalnızca kötü insanların tehlikesi olmadığını gösterir. Çünkü Galadriel’in Yüzük’ü kullanma ihtimali kötülük arzusundan doğmaz. O, dünyayı güzelleştirmek ve karanlığı ortadan kaldırmak ister. Fakat sınırsız güç burada başka bir tehlike doğurur: İnsan başkalarının iyiliğini istemekle onların yerine karar vermek arasındaki sınırı kaybedebilir.

    “Ben herkes için daha iyi bir dünya yaratacağım” düşüncesi ilk bakışta son derece masumdur. Fakat bu düşüncenin içerisinde gizli bir varsayım vardır: Herkes için neyin iyi olduğunu ben biliyorum. İşte iktidarın en ince biçimi burada başlar. İnsan kötülük yapmak istediğinde kendi davranışından şüphe edebilir. Fakat iyilik yaptığını düşündüğünde sınırlarını daha kolay aşabilir. Galadriel’in Yüzük’ü reddetmesi bu nedenle basit bir fedakârlık değildir. Kendi doğrularının mutlak hâle gelmesine izin vermemesidir. O, gücün kendisine sunduğu ideal dünyanın bile özgürlükten daha değerli olmadığını fark eder.

    Bilginin Kibre Dönüşmesi: Saruman

    Gücün yalnızca kaba kuvvetten ibaret olmadığını Saruman gösterir. Çünkü iktidarın bir başka kaynağı bilgidir. Bilmek insana güç verir. Dünyanın nasıl işlediğini anlayan kişi, onu değiştirme kapasitesine de sahip olur. Ancak bilgi, ahlaki bir sorumlulukla birleşmediğinde kontrol arzusuna dönüşebilir. Saruman’ın trajedisi, bilgisinin artmasıyla bilgeliğinin artmamasıdır.

    O, dünyayı anlamak isterken dünyayı yönetmek istemeye başlar. Kendisini diğerlerinden daha fazla bilen biri olarak gördükçe, diğerlerinin kararlarını da kendi bilgisine göre düzenleme hakkını kendisinde görür. Bu noktada Saruman ile Sauron arasında görünmez bir bağ ortaya çıkar. Biri kaba kuvvetle, diğeri bilgi ve teknolojiyle aynı sonuca ulaşmak ister: Dünyayı tek bir iradenin düzenine sokmak.

    Bu iki karakter arasındaki ortaklık, iktidarın biçiminin değişebileceğini fakat mantığının aynı kalabileceğini gösterir. Ancak Yüzük’ün dünyasında iktidar yalnızca bireyleri değiştirmez. Toplumları da şekillendirir. Bunun karşısında ise Merry ve Pippin gibi küçük görünen karakterlerin hikâyesi başka bir insanlık ihtimalini ortaya çıkarır.

    Küçük Olmanın Değeri: Merry ve Pippin

    Merry ve Pippin başlangıçta tarihin merkezinde değildir. Onlar krallar veya büyük savaşçılar değildir. Dünyayı değiştirecek özel bir güçleri yoktur. Fakat hikâye ilerledikçe tarihin yalnızca büyük güçlerin hareketinden oluşmadığı ortaya çıkar. Bazen küçük görünen insanlar büyük dönüşümlerin taşıyıcısı olabilir.

    Bu karakterler, Yüzük’ün büyüklük anlayışına karşı sıradanlığın değerini temsil eder. Yüzük insana “daha güçlü ol” der. Hobbitlerin dünyası ise “sahip olduğun küçük şeylerin değerini bil” der. Bir evin, bir dostluğun, bir bahçenin, bir sofranın ve huzurlu bir hayatın değeri, iktidarın ölçüleriyle hesaplanamaz. Belki de Yüzük’ün yok edilmesi gereken en temel düşüncesi budur: Hayatın değerini güçle ölçmek.

    Ön Yargının Aşılması: Legolas ve Gimli

    Legolas ve Gimli’nin ilişkisi, Yüzük’ün bölücü mantığının karşısında gelişen bir dostluk biçimidir. Başlangıçta birbirlerine ait oldukları toplulukların tarihsel ön yargılarını taşırlar. Fakat birlikte yaşadıkları deneyimler bu ön yargıları dönüştürür. Bu dönüşüm, insanın karşısındaki kişiyi bir kimliğe indirgeme eğiliminin aşılmasıdır.

    İnsan çoğu zaman karşısındakini gerçekten tanımadan onun hakkında bir hükme varır. “O onlardan biri” dediği anda bireyin kendisini görmeyi bırakır. Legolas ve Gimli’nin dostluğu, “öteki” kavramının ortadan kalkabileceğini gösterir. Böylece Yüzük’ün insanları bölerek güç kazandığı dünyada, dostluk farklılıkları aşan bir karşı güç hâline gelir.

    İktidarın Korkuya Dönüşmesi: Denethor

    Denethor, iktidarın başka bir yüzünü temsil eder. Onun problemi yalnızca güç istemesi değildir. Gücü kaybetmekten korkmasıdır.

    İnsan iktidara sahip olduğunda başlangıçta özgürleştiğini düşünebilir. Fakat zamanla iktidar korunması gereken bir varlığa dönüşür. İnsan artık dünyayı yönetmekten çok elindekini kaybetmemeye odaklanır. Böylece güç korku üretmeye başlar. Denethor’un trajedisi, gelecekteki kayıpların bugünün gerçekliğini ele geçirmesidir. Korku arttıkça insan olayları olduğu gibi görmez. Onları kaybetme ihtimali üzerinden değerlendirir.

    Bu nedenle iktidar ile korku arasında paradoksal bir ilişki oluşur. İnsan daha fazla güç sahibi oldukça daha güvende olması gerekirken, aslında kaybedecek daha fazla şeyi olduğu için daha fazla korkabilir. Güç, böylece özgürlüğün değil, kaybetme endişesinin kaynağına dönüşebilir.

    Güç Yerine Seçimin Ahlakı: Arwen

    Arwen’in hikâyesi Yüzük’ün iktidar anlayışının karşısına farklı bir özgürlük biçimi koyar. Burada mesele başkalarını kontrol etmek değil, kendi hayatı üzerinde karar verebilmektir.

    İnsan çoğu zaman güvenlik ile anlam arasında seçim yapmak zorunda kalır. Güvenli olan, belirsizliği azaltır. Fakat anlamlı olan her zaman güvenli değildir. Arwen’in seçimi, hayatın yalnızca korunacak bir şey olmadığını, aynı zamanda anlamlandırılacak bir şey olduğunu gösterir.

    Bu nedenle onun hikâyesi iktidarın değil, özgür iradenin hikâyesidir. Başkalarının belirlediği bir kaderi kabul etmek yerine kendi seçiminin sorumluluğunu taşımaktır.

    Sonunda Kalan Soru: Yüzük ve İnsan

    Bütün bu karakterler bir araya getirildiğinde Yüzük’ün tek bir nesne olmadığı anlaşılır. O, insanın güç karşısındaki bütün ihtimallerinin ortak sembolüdür.

    Sauron gücün mutlaklaşmasıdır. Boromir iyi niyetin gücü meşrulaştırmasıdır. Faramir vazgeçebilme özgürlüğüdür. Gandalf öz denetimdir. Aragorn sorumluluktur. Gollum arzunun benliğe dönüşmesidir. Frodo gücün altında ezilen iradedir. Sam sadakattir. Galadriel iyilik adına bile olsa mutlak gücün tehlikesidir. Saruman bilginin kibirle birleşmesidir. Denethor kaybetme korkusudur. Merry ve Pippin sıradanlığın değeridir. Legolas ve Gimli ise farklılıkların ötesinde kurulabilen bağın imkânıdır.

    Bu karakterlerin her biri Yüzük’ün başka bir yüzünü gösterir. Fakat hepsini birbirine bağlayan tek bir soru vardır: İnsan sahip olduğu güçle ne yapar ve daha önemlisi, o güç insanı neye dönüştürür?

    Bu soru yalnızca Orta Dünya’ya ait değildir. İnsanın elindeki para, bilgi, teknoloji, makam, statü, şöhret veya toplumsal güç de aynı soruyu doğurur. Her güç biçimi insana dünyayı kendi istediği biçimde değiştirme ihtimali verir. Fakat her değişim arzusu aynı zamanda insanın kendisini değiştirme ihtimalini taşır. Bu yüzden mesele gücün iyi veya kötü olması değildir. Mesele, insanın güçle karşılaştığında kendi sınırlarını unutup unutmadığıdır.

    Yüzük’ün Sonu, Sorunun Başlangıcıdır

    Yüzük’ün yok edilmesiyle Orta Dünya kurtulur. Fakat felsefi açıdan hikâye tam burada bitmez. Çünkü Yüzük yok edildiğinde insanın güç arzusu ortadan kalkmaz.

    Sauron yenilir; fakat Sauron’un temsil ettiği düşünce insanın içinde yaşamaya devam edebilir. Gollum ölür; fakat sahip olma arzusu insan ruhundan silinmez. Boromir düşer; fakat iyi amaçlar uğruna gücü meşrulaştırma eğilimi sona ermez. Saruman yok olur; fakat bilginin kibirle birleşmesi insanın dünyasında varlığını sürdürür. Denethor’un korkusu ortadan kalkar; fakat insanın kaybetme korkusu yaşamaya devam eder. Yüzük yok edilir; fakat insanın içinde yeni yüzükler doğabilir.

    Bu nedenle Yüzüklerin Efendisi’nin asıl meselesi bir yüzüğün nasıl yok edileceği değildir. Asıl mesele, insanın kendisini güç karşısında nasıl koruyacağıdır. Çünkü insanın gerçek sınavı güce sahip olduğunda başlamaktadır.

    Güçsüzken ahlaklı olmak görece kolaydır. Elinde hiçbir şeyi değiştirecek imkân bulunmayan insanın kendisini sınaması ile her şeyi değiştirebilecek güce sahip olan insanın kendisini sınaması aynı şey değildir. Gerçek ahlaki sınav, insanın istediği şeyi yapabilecek durumda olduğu hâlde yapmamayı seçtiği anda başlar. Bu nedenle Gandalf’ın reddedişi, Faramir’in vazgeçişi, Galadriel’in geri çekilişi ve Aragorn’un sorumluluğu aynı noktada birleşir: İnsan, gücünü sınırlandırabildiği ölçüde özgürdür.

    Frodo ise bu düşüncenin en acı tarafını taşır. Çünkü insan bazen ne kadar direnirse dirensin kendi sınırına ulaşabilir. Bu sınır bir başarısızlık değil, insan olmanın koşuludur. Sam’in hikâyesi ise bu sınırın karşısına başka bir imkân koyar: İnsan tek başına kurtulmak zorunda değildir. Bazen insanı gücün elinden kurtaran şey daha büyük bir güç değil, başka bir insanın sadakatidir.

    Belki de Yüzüklerin Efendisi’nin en derin düşüncesi burada saklıdır. İnsan dünyayı ele geçirme gücüne sahip olduğunda değil, dünyayı ele geçirebilecekken bundan vazgeçebildiğinde kendisine yaklaşır. Çünkü güç insana önce dünyayı değiştirebileceğini söyler. Sonra başkalarını değiştirebileceğini söyler. En sonunda ise kendisini değiştirmeye başlar. Yüzük’ün gerçek büyüsü budur. O, insana görünmezlik vermez yalnızca; insanın kendisinden sakladığı tarafları görünür kılar. O, insana iktidar vermez yalnızca; iktidarı neden istediğini sorar. O, insana başkalarını yönetme imkânı sunmaz yalnızca; kendi arzularının onu ne ölçüde yönettiğini gösterir. Bu yüzden Yüzük aslında insanın elinde değil, insanın içindedir.

    Her insanın içinde bir Sauron kadar hükmetmek isteyen, bir Boromir kadar haklı çıkmak isteyen, bir Gollum kadar sahip olmak isteyen, bir Denethor kadar kaybetmekten korkan, bir Galadriel kadar dünyayı güzelleştirmek isteyen, bir Gandalf kadar direnmek isteyen, bir Aragorn kadar sorumluluk almak isteyen ve bir Sam kadar yalnızca sevdiğinin yanında kalmak isteyen taraf bulunabilir. İnsanı belirleyen, bu arzuların hiçbirine sahip olmaması değildir. İnsanı belirleyen, hangisinin peşinden gideceğine karar vermesidir. Bu nedenle Yüzük’ün asıl sorusu “Güce sahip olabilir misin?” değildir. Asıl soru çok daha ağırdır: Güce sahip olduğunda hâlâ kendin olarak kalabilir misin?

    Ve belki de insanın bütün hayatı, bu soruya verdiği cevaptan ibarettir. Çünkü gerçek özgürlük, istediğimiz her şeyi yapabilmek değildir. Gerçek özgürlük, yapabileceğimiz her şeye rağmen kendimizi kaybetmemektir.