İNGİLİZ YETİMİ, İSTANBUL’UN PRENSİ YA DA JAMES W. REDHOUSE VE SÖZLÜĞÜN TUHAF HİKÂYESİ


Harun Tuncer*
30 Aralık 1811’de Londra yakınlarında dünyaya gelen James William Redhouse, erken yaşta yetim kalınca annesi tarafından yoksul çocukları “dünyanın dört bir yanına salınacak seçkinler” olarak yetiştiren Christ’s Hospital’a kaydedildi. Zekâsı dolayısıyla öne çıktığı Kraliyet Matematik Okulunda trigonometri, seyr-i sefâ’in ve haritacılık eğitimi görüyordu; fakat kuralları ısrarla ihlal edişi eğitim hayatına mal oldu. Bir Robenson gibi macera arayan 15 yaşındaki delikanlı, bir İngiliz tüccar gemisiyle yola çıktı ve 1826’da Osmanlı topraklarına ayak bastı. Hayatının ilk yirmi yılı hâlâ birtakım muammalar (Gür Çalışır, 2023) barındıran Redhouse, iki defa evlendi, Erzurum’un çetin iklim şartlarında sağlığını yitirdi, Cambridge Üniversitesinden fahri doktora ve İngiliz sarayından “Sir” ünvanı aldı. Nihayet 3 Ocak 1892’de Londra’da hayata gözlerini yumdu.
Redhouse’un İstanbul’a gelişi; Sultan III. Selim ile başlayıp Sultan II. Mahmud ile hız kazanan askerî ve bahrî reformlar için duyulan yetkin eleman ihtiyacına denk gelmişti. İngiltere’de aldığı teknik altyapı sayesinde Bahriye Mühendishanesine girmekte zorlanmadı. Burada bir yandan haritacılık ve teknik dersler verirken, diğer yandan Başhoca İshak Efendi ve Mehmed Ruhuddin Efendi gibi simaların meclisinde Türkçe, Arapça ve Farsçasını geliştirdi. Şarkiyat altyapısını bizzat Şarklılar eliyle inşa eden Redhouse, Mısır meselesi ve Mora İsyanı gibi iç ve dış gailelerle sarsılan Babıali için kısa sürede vazgeçilmez bir “teknik eleman ve mütercim” oluverdi.
Koca Hüsrev Paşa, Mehmed Namık Paşa, İbrahim Sarım Efendi ve Mustafa Reşid Paşa gibi devrin kilit aktörlerinin radarına girmesi gecikmedi. Bâb-ı Âlî Tercüme Odasından Bahriye Meclisi azalığına, Osmanlı donanmasının Mısır’a kaçırıldığı kriz günlerinden Akka’nın geri alınmasına kadar pek çok hayati safhada kilit tercümanlık ve danışmanlık görevleri üstlendi. Lord Ponsonby ve Stratford Canning gibi İngiliz elçileri ile Osmanlı hükümeti arasındaki mahrem diplomasi trafiği yürüttü. Dört yıl süren çetin Erzurum müzakerelerinde, Osmanlı-İran sınırını belirleyen nihai metni, tek bir kelimesi dahi değiştirilmeyecek bir mükemmellikte kaleme aldı, İran şahı tarafından “Aslan ve Güneş” nişanıyla taltif edildi.
Redhouse; Mühendishane, Bahriye ve Bâb-ı Âlî üçgeninde uğradığı her kapıda, sıradan bir yabancı uzmandan ziyade Osmanlı reform bürokrasisinin diplomatik, müessesevî ve teknolojik boşluklarını becerisi nispetinde dolduran, sistemin kılcal damarlarına nüfuz etmiş önemli bir aktör oldu. Bu hususiyeti sayesinde dönemin reformist öncülerinin dikkatini çekmeyi başarmış, devletin zor zamanlarında ciddi sorumluluklar üstlenmişti. 20 küsur yıllık Türkiye macerasının ardından İngiltere’de de birkaç on yıl boyunca Türkiye’ye ve Türklere yardımcı olmaya devam etti. O dönemde yurt dışına talebeler gönderen devlet adına, Londra’ya giden öğrencilere sahip çıktı, resmî işlemlerini yürüttü, eğitim-öğretime odaklanmaları için onlara “talebe nâzırlığı/müdürlüğü” yaptı, sefarette İngilizce yazışmaların tercümesine yardımcı oldu (BOA, HR.SFR.3 177/69; Bilgegil, 1975).
“Bir Eyüp Sultan İmamı Gibi!”
İngiltere’den 15 yaşında ayrılıp dili, dini ve kültürü kendisine tamamen meçhul bir memlekete gelen James W. Redhouse, Osmanlı mülkünde geçirdiği 20 yılı aşkın sürede çevresiyle dikkat çekici bir uyum yakalamıştı. Elde ettiği becerileriyle bürokrasinin muhtelif birimlerinde ve ayrıca mühendishanedeki çalışmalarıyla bahriyeliler arasında meşhurdu, hatta bu şöhret onun Müslüman olup adının “[İngiliz] Mustafa” diye değiştirildiği şayiasına bile sebep olmuştu. Hâlbuki ihtida eden ve Mustafa adını alan bir İngiliz gerçekten vardı, ama o Redhouse değildi. Patrick Campbell isimli bir İskoç, Redhouse’tan yaklaşık 60 yıl önce Osmanlı mülküne gelmiş, Londra’da aldığı topçuluk eğitimi sayesinde sivrilmiş, Osmanlı ordusuyla savaşa katılmış, nihayet humbaracıbaşılık bile yapmıştı (Tuncer, 2023). Nitekim Babıali’nin 1838’de yaptırdığı tahkikat raporunda Redhouse’un Müslüman olmadığı, ancak “ehl-i İslam suretinde göründüğü” kaydedilmişti (BOA,A.MKT 2385/100).
Buna karşın Redhouse, zihnen ve kalben tam bir “İstanbul efendisi” olarak yaşadı, Türklere ve Türkiye’ye sadakatini sürdürdü. Abdülhak Hamid Tarhan’ın hatıralarında “Eyüpsultanlı bir imam gibi sohbet ederdi” diyerek andığı Redhouse, 80 yaşında bile Türk illerindeki mazisinden bahsederken gözleri parlayan, fesini başından eksik etmeyen derviş-haslet bir imam gibiydi. Osmanlı mülkünü “ikinci vatanım” [BOA. HR.SFR.3 163/21] diye niteleyen Redhouse, ömrünün son günlerinde dahi Ermenice öğrenmeye [NRAS485, GD 261/56-27] çalışacak kadar dil düşkünü, ilim aşığıydı.
Redhouse’un en radikal yanı ise oryantalist ezberleri bozan duruşuydu. Viktorya dönemi taassubuna ve Türk karşıtı propagandalara kendi ülkesinde cesaretle bayrak açtı. Liberal Gladstone’un Osmanlı’yı yok etme planlarını Bâb-ı Âlî’ye mektuplarla ihbar edecek kadar yakın hissediyordu Türklere kendini. “Türklerin lirik damarı yoktur” diyen Batı’ya Fatih’ten II. Mahmud’a uzanan şair sultanları hatırlattı. “Müslümanlar kadınların ruhu olduğuna inanmaz” yalanını Kur’an ayetleri ve hadislerle çürüterek buna “rezil bir günah ve suç” dedi. Hatta çivi yazılarını ilk kullanan Turanî kavimlere atıfla, Türklerin uzak atalarının yazı bildiği çağlarda Yunanlıların henüz okuma-yazma bilmediğini savunacak kadar ileri gitti.
Osmanlı sultanlarının hilafet hakkını savunan makaleler yazan ve 1293 Harbi [1877-78] sürecinde Osmanlı lehine kamuoyu oluşturmaya çalışan Redhouse, bu samimi Türk dostluğu ve Şark hürmetkârlığı sebebiyle kendi ülkesinde âdeta bir “sükût suikastına” uğradı; dönemin köklü İngiliz ansiklopedilerince görmezden gelindi. Yine de o, ömrünün sonuna dek Doğu ile Batı arasında âdilâne bir tavırla salınan bir köprü olmayı sürdürdü. Öyle ki mezar taşı bile üstlendiğini sandığım böyle bir “görev”in nişânesi gibiydi. Vefatının ardından mezarı başına dikilen taşta hem hilâl vardı hem de haç…
Otodidakt Bir Filolog!
Sir James William Redhouse isminin hafızalara silinmez bir şekilde kazınmasının arkasındaki asıl amil, şüphesiz ömrünü adadığı meşakkatli sözlükçülük mesaisiydi. 1838’ten itibaren hayatının son dönemine kadar ara vermeden sürdürdüğü bu yorulmak bilmez çaba, bir dilden diğer bir dile anlamları aktaran kuru bir çeviri faaliyeti olmamıştı. Redhouse, Türkçenin sentaksını, ilmî zenginliğini, mecaz dünyasını ve tarihî derinliğini Batı filolojisinin imkânlarıyla sistemleştiren devasa bir dil abidesi inşa etmişti.
Redhouse’un üzerinde ismini taşıyan ilk basılı çalışması, 1846 yılında Paris’te neşredilen Grammaire Raisonnée de la Langue Ottomane (Türk Grameri) başlıklı Fransızca eseriydi. Osmanlı ülkesinde uzun yıllar bulunmanın ve bizzat devlet dairelerinde tercüme ve telif işleriyle uğraşmanın getirdiği muazzam tecrübeyi bu kitapta toplamıştı. Avrupalılarca Türkçe üzerine hazırlanan önceki dilbilgisi kitaplarının teorik ve pratik eksiklerini gören Redhouse, başlangıçta çekingen davransa da mükemmel bir gramer ortaya koymuştu. Öyle ki dönemin meşhur Alman şarkiyatçısı Andreas D. Mordtmann, Ahmed Cevdet ve Keçecizâde Fuad efendilerin kaleme aldığı meşhur Kavâid-i Osmâniye ile bu eseri kıyaslamış ve Redhouse’un çalışmasını derinlik bakımından daha üstün bulduğunu ifade etmişti.
Bu gramer çalışmasının ardından, Redhouse’un aslında 1842’de hazırladığı ama henüz bastırmadığı ilk Türkçe sözlük macerası başladı: Müntehabât-ı Lügat-i Osmâniye. Türkçede kullanılan ve Türkçeleşmiş Arapça-Farsça kelimeleri ihtiva eden bu çalışmaya Redhouse, ilk başta Türkçe kökenli sözcükleri koymadı. Bu iş “malumat ve gayret-i fâ’ikaları cihatiyle erbâbı olan zevâta sipariş ve havale” edilmişti. Bu çetin iş için dört yıl çabalayan Redhouse, “ifâ-yı vezâ’if-i me’mûriyetten fazla sabah ve akşam vakitler ve tatil günleri”nde (Müntehabât, s. 734) çalışarak tamamladığı sözlüğünü ilk olarak Müntehabât-ı Türkiye adıyla kaleme almış ve sultana ithaf ederek Erzurum Müşiri Kâmilî Paşa aracılığıyla Abdülmecid Han’a takdim ettirmişti. Genç sultan, kâtiplerin ve talebelerin istifade edeceği bu eseri takdirle karşılayarak basılmasını irade buyurmuş ve Redhouse’a şevki artsın diye 10 bin kuruş atiyye-i seniyye ihsan etmişti (BOA. C.MF 25/1237). Ancak bürokratik gecikmeler yüzünden kitabın Matbaa-i Âmire’de basılması ancak 1852-1853 yıllarında gerçekleşebildi. İki cilt hâlinde yayımlanan bu Türkçe-Türkçe sözlük, 18.897 Arapça ve 6.761 Farsça olmak üzere toplam 25.658 kelimeyi ihtiva ediyordu. Türk sözlükçülüğünün henüz emekleme çağında olduğu bir dönemde ortaya konulan bu çalışma, devrin kâtipleri için bir başvuru eseri olmuş ve yüzyılın sonunda hazırlanacak diğer tüm Türkçe lügatlere ilham kaynağı teşkil etmişti.
[FOTO_1: Redhouse’un Müntehabat-ı Türkiyye isimli ilk sözlüğü için aldığı 10.000 kuruşluk ihsanın makbuzu ve altında mührü (BOA. C.MF 25_1237)]
1853 yılında patlak veren Kırım Harbi, Redhouse’un sözlükçülük kariyerinde yeni ve pratik bir sayfa açtı. Müttefik İngiliz ordusunun sefere katılacak subayları için The Turkish Campaigners Vade-Mecum of Ottoman Colloquial Language (1855) başlıklı cep boy bir kılavuz hazırladı. İngilizce kaleme aldığı bu ilk Türkçe gramer, günlük diyalogların yanı sıra iki yönlü muhtasar bir sözlüğü de içeriyordu. Bu ufarak çalışma, Redhouse’un Türkçe-İngilizce ve İngilizce-Türkçe sahasındaki ilk sözlük denemesiydi. Buradan edindiği tecrübeyle vakit kaybetmeden daha geniş bir sözlük için kolları sıvadı ve An English and Turkish Dictionary (1856-1857) başlıklı iki ciltlik eserini Londra’da bastırdı. Yaklaşık 10 bin kelimelik bu çalışmanın en büyük yeniliği, Türkçe kelimelerin sadece imlalarını vermekle kalmayıp telaffuzlarını ve vurgularını da harfiyen göstermesiydi. Eser, 1880 yılında İngiliz Türkolog Charles Wells tarafından gözden geçirilip genişletilerek yeniden basılacaktı.
Fakat Redhouse’un adını dünya filoloji tarihine kazıyacak olan asıl büyük hamle, misyonerlerin ve Anglo-Sakson çevrelerin talepleriyle şekillenen devasa Lexicon dizisi oldu. Kırım Harbi sonrası ortaya çıkan “kalem harbi” döneminde, Türklerin İngiliz edebiyatına artan ilgisini ve dil öğrenme ihtiyacını gören Redhouse, 47 bin kelimelik büyük bir İngilizce-Türkçe sözlük tasarladı. Bütçesi yaklaşık 5000 doları bulan bu devasa projenin yayın masraflarını, Güney Amerika’da nakliyat işleriyle servet kazanmış William Wheelwright isimli Amerikalı bir hayırsever tüccar üstlendi. 1857’de aldığı talimatla işe koyulan Redhouse, çalışmasını 1860’ta tamamladı ve eser A Lexicon, English and Turkish (Kitab-ı Lehçetü’l-Meânî) adıyla 1861’de Londra’da basıldı. Cumhuriyet döneminde de American Board’un gayretleriyle(!) “Yeni Redhouse Lügati” adıyla temel başvuru kaynağı olmaya devam eden bu eser, iki toplum arasındaki fikrî bağları güçlendiren önemli bir araç oldu.
Bu sözlükçülük çabalarının devamı ve hatta zirve noktası ise, 1890 yılında neşredilen A Turkish and English Lexicon (Kitabü Meânî-i Lehçe) oldu. 1865’ten itibaren üzerinde çalıştığı ve 120 binden fazla kelime ile deyimi ihtiva eden bu abidevi lügat, 2224 sayfalık dev bir cilt hâlinde İstanbul’da basıldı. Henry O. Dwight gibi isimlerin editoryal desteğiyle basılan sözlük, Türkçe öğrenmek isteyen yabancılar ve araştırmacılar arasında büyük bir heyecan yaratmıştı. Kelimelerin sadece İngilizce karşılıklarını vermekle kalmayıp etimolojik kökenlerini, kullanım alanlarını ve edebi nüanslarını uzun izahlarla açıklayan bu şaheser, bugün dahi Osmanlı araştırmaları yapan her akademisyenin müstağni olamayacağı önemli bir merci durumunda.
Tüm bu başarılı siciline rağmen, Redhouse’un içinde derin bir ukde olarak kalan iki dev projesi daha vardı. Bunlardan birincisi, Türkçeden Türkçeye, terimleri ve deyimleri kapsayacak 14 ciltlik ve 140 bin kelimelik Hazînetü’l-Azîziyye fi’l-Lügati’l-Osmâniye projesiydi. 1865’te giriştiği bu muazzam işte bir parça yalnız kalmış, zaman zaman çektiği maddi imkânsızlıklar ve ilerleyen yaşı dolayısıyla Osmanlılardan zam ve yardım talep etmişti. İstanbul’a gönderdiği ilk ciltlerin kütüphane raflarında kaybolduğu sanılırken, bu kayıp lügatin “Se-Cim-Çim” harflerini içeren 4. cildi 2017 yılında Londra’da Royal Asiatic Society Kütüphanesi’nde Şermin Kalafat tarafından bulundu.
Redhouse’un tamamlayamadığı ikinci projesi ise dinden astronomiye, hukuktan matematiğe 200 bin kelimeyi ihtiva eden Osmanlıca-İngilizce Büyük Sözlük tasarısıydı. Ömrünün yetmediği bu devasa çalışmanın müsveddeleri bugün British Museum arşivinde çalışılmayı bekliyor. Redhouse, geride bıraktığı bu tamamlanmış ve yarım kalmış muazzam külliyatla, Türk dilinin hafızasını koruyan ve onu Batı dünyasına kabul ettiren dürüst ve gayretkeş bir filolog olarak tarihte sarsılmaz bir mevki elde etti çoktan.
Hazînetü’l-Azîziyye
Redhouse’un sözlükçülük hayatında basılan dev eserlerinin yanında, tamamlayamadığı ve uzun yıllar literatüre “kayıp” olarak geçen yukarıda değinilen abidesi, Türk sözlükçülüğünün en büyük eseri olmaya aday Hazînetü’l-Azîziyye fi’l-Lügati’l-Osmâniye idi. 1865’te başladığı ve başlangıçta Külliyât-ı Azîziyye diye anıp bir yıl sonra adını Hazînetü’l-Azîziyye olarak değiştirdiği bu çalışma; Türkçeden Türkçeye, terimleri, deyimleri ve yabancı kelimeleri kapsayacak 120 ila 140 bin kelimelik, 14 ciltlik devasa bir sözlük tasarısıydı.
[FOTO_4. Redhouse’un yarım kalan dev projesi: Hazinetü’l-Azîziyye’nin ilk cildinin giriş sayfası]
Redhouse bu projeyi tamamlamak için 20 yıl uğraştı; İstanbul’a ve Hariciye Nezaretine defalarca mektup ve arizalar yazarak maddi ve manevi destek istedi. Belki onun beklediği düzeyde olmadı bu destek, ama her şeye rağmen çalışmaları önemseniyor ve kendisine en azından malî açıdan yardımcı olunmaya çalışılıyordu. Nitekim 1878’de, özellikle savaş sebebiyle yaşanan mali zorluklar dolayısıyla devletin maaşlarda düzenleme yapması gündeme gelmişti; kulağına bu tip haberler ulaştığını söyleyen Redhouse’a Hariciye Nazırı Safvet Paşa, “Devlet-i Aliyye’nin onun yaptığı hizmetleri daima takdirle karşıladığı”nı bildirmiş ve hakkında böyle bir tasarruf düşünülmediğini belirtmişti (BOA, HR.SYS.3 260/69). Redhouse 1885’te, yani alfabenin 14. harfi olan “J”ye geldiğinde, 9’u tam, 1’i yarım olmak üzere 10 cilde ulaşan ve 60 bine yakın kelimeyi içeren çalışmasını durdurmak zorunda kaldı. Kendi beyanına göre tamamladığı bu ciltlerin ilk 4’ünü İstanbul’a Bâb-ı Âlî Tercüme Odası Kütüphanesi’ne, 5. cildini 1870’te Hariciye Nazırı Ali Paşa’ya, 6. cildini de muhtemelen Ahmed Vefik Paşa’ya göndermiş (BOA. HR.SYS.3 163/59), son 3 cilt ile yarım kalan 10. cildi ise kendi yanında tutmuştu. Ama muhtemelen Tercüme Odası Kütüphanesi için gönderdiği ilk ciltler kaydedilip orada muhafaza edilmedi. Zira mesela 1859’da Vidin’de memur Enis Efendi’nin terekesinden çıkan ve Vidin Valisi Mehmed İsmet Paşa tarafından satın alınan Bianchi sözlüğü. Tercüme Odası mührü taşıyor diye Hariciye Nezareti aracılığıyla kendisinden istenmiş ve geri alınmıştı (BOA. HR.MKT 311/21). Dolayısıyla kitapların ait oldukları kurumlar konusunda valisine karşı bile hassasiyetini koruyan sistem, şayet Hazine’nin buraya ulaşan ciltleri kataloglanmış ve mühürlenmiş olsaydı bunları bir şekilde takip ederdi. Başlarına her ne geldiyse geldi ve yıllar boyunca bu ciltlerin hiçbirine ulaşılamadı ve eser kayıplara karıştı.
Keşif, İfşa ve Akademik Polemikler
Sözlüğün üzerindeki bu sır perdesi ilk olarak 2017 yılında aralandı. Şermin Kalafat, Londra’daki Royal Asiatic Society (RAS) Kütüphanesinde yürüttüğü çalışmalar sırasında sözlüğün 4. cildini (Se-Cim-Çim harflerini içeren) tespit etti ve neşretti. Kalafat, katalog kaydındaki isim karmaşasını çözerek önemli bir keşfe imza atmış olsa da cildin üzerindeki “el-cildü’r-râbi” (4. cilt) ifadesini sehven “4 cilt” şeklinde okuyarak makalesini 4 cildin birden bulunduğu vehmi üzerine inşa etmişti. Makalenin çevrimiçi yayımlanmasının ardından müdahale edilerek bu hata düzeltildi. Kalafat, bu cildin Ahmed Vefik Paşa’nın vefatından sonra satılan kütüphanesinden Zeki Paşa tarafından satın alınıp RAS’a (Royal Asiatic Society) bağışlandığını ileri sürse de Ahmed Vefik Paşa Kütüphanesinin satış kataloğunda bu sözlük yoktu ve hâliyle bu iddia temelsizdi (Tuncer, 2022).
Asıl önemli gelişme 2021 yılında yaşandı. Yürütülen bir yazma eser tarama çalışması sırasında, Beyazıt Yazma Eserler Kütüphanesi kataloğunda ismi ve müellifi doğrudan geçmediği için erişilemeyen bir kayda ulaşıldı. Tespit edilen bu kayıtlar incelendiğinde, Redhouse’un kayıp Hazînetü’l-Azîziyye’sine ait 6 cildin birden (1, 2, 5, 7, 8 ve 9. ciltler) ilgili kütüphanenin raflarında bulunduğu anlaşıldı.
Bu 6 cildin ardından da yine tarihî bir figür çıktı; Sultan II. Abdülhamid döneminde Londra’ya fevkalade elçi olarak gönderilen ve muhtelif nazırlıklar yapan, Tercüme Odası çıkışlı Hasan Fehmi Paşa’nın koleksiyonundaydı bu altı cilt. Anlaşılan o ki paşa, Redhouse’un “bende duruyor” dediği son ciltlerle 1885’teki Londra görevi sırasında muhtemelen bizzat Redhouse’tan, gönderdiğini belirttiği diğer bazı ciltleri de bir başka şekilde elde etmiş ve hususi kütüphanesine katmıştı.
Sözlüğün İstanbul’da bulunan bu 6 cildi, akademi ve yayın dünyasında yeni bir heyecan ve polemiğe sebep oldu. Bir (rakamla 1) cildi bulan ile altı (rakamla 6) cildi ortaya çıkaranlar arasında bir “keşif ve hak teslimi” tartışması baş gösterse de mühim olan, 10 ciltlik dev külliyatın 7 cildinin artık gün yüzüne çıkmış olmasıydı.
Günümüzde, yarım kalan, bu millî hazinenin geriye kalan eksik ciltlerini arama çalışmaları hâlâ sürüyor elbette; mevcut ciltlerinse “kitle-kaynak” (crowd-sourcing) yöntemiyle Latin harflerine aktarılarak bir veri tabanı üzerinden dijital ortama taşınması ve araştırmacıların karşılıksız hizmetine sunulması için bir proje başlatıldı (2022). Onlarca ismin katıldığı, birkaç yıldır neredeyse bitme noktasına gelen metin çevirisi projenin ilk ve önemli ayağıydı. Fakat daha da önemli olan ikinci ayağına da bu yılın (2026) başında girişildi. Çeviri yazısı hazırlanmış bölümler, Türk diline gönül ve ömür vermiş bir grup akademisyen ve uzmanın çetin mesaisiyle redakte ediliyor, notlandırılıyor ve bir gün okurun karşısına çıkacak heyecanıyla titiz biçimde çalışılıyor. Kim bilir, belki bir gün Redhouse’un ömrünü adadığı ama sağlığında neşrini göremediği Hazîne, yüzyıl küsur yıl sonra raflardan inmiş ve Türk’ün hafızasındaki yerini almış olacak.
* Doç. Dr., İstanbul Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü.
Seçilmiş Kaynakça:
BOA, HR.SYS.3 163/59; BOA, HR.MKT 311/21; BOA, HR.SFR.3 163/21; BOA, C.MF 25/1237; BOA, A.MKT 2385/100; BOA, HR.SYS.3 260/69; J. W. Redhouse, Müntehabât-ı Lügât-ı Türkiyye, H. 1258; Harun Tuncer, “Sakalı Göbeğinde Bir İskoç: Hacı Mustafa Resmî”, İ. Ü. Türkiyat Mecmuası, 33/1 (2023): 178; M. Kaya BİLGEGİL, “Türkiye’nin İlk Talebe Müfettişi Redhouse’dur”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, 4/4 (1975): 26; Harun Tuncer, “Redhouse’un Bulunan Sözlüğü Etrafında: Keşif, İfşa, İftira”, Türk Edebiyatı Dergisi, (Mart 2022), 581: 57-61; Şermin KALAFAT, “Bir Sözlüksel Bilmece: Redhouse’un Kayıp Türkçe Sözlüğüne Ne Oldu?”, Bilig (Yaz 2017), S. 82: 12; Nagihan Gür Çalışır, “Kaderine Terk Edilmiş Bir Arşiv: Redhouse’un Evrâk-ı Metrûkesi ve Bize Söyledikleri”, 60. Doğum yılı Münasebetiyle M. A. Yekta Saraç Armağanı, (İstanbul 2023): 71-97.