İKİ HAZİRE, NİCE HİKÂYE: AŞIK PAŞA CAMİİ VE SEYYİD VELÂYET TÜRBESİ HAZİRELERİNDEKİ MEZAR TAŞLARI

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Oktay Türkoğlu

    Suriçi İstanbul, irili ufaklı birçok hazireye ev sahipliği yapar. Bunlardan biri şimdi pek hatırlanmayan ismiyle Haydar semtinde yer alan Aşık Paşa Camii ile yanı başındaki Seyyid Velâyet Türbesi hazireleridir. Bu yapılar hakkında yazılmış bazı metinler mevcuttur. Biz bu kısa yazımızda ilgili yerler hakkında uzun uzadıya bilinen şeyleri tekrarlamak yerine, mezar taşları odağında literatürdeki eksikleri kapatmaya ve bazı dikkatlerimizi paylaşmaya çalışacağız.

    Fatih ilçesi Yavuz Selim Mahallesi’nde bulunan Aşık Paşa Camii’nin banisi, yazdığı Tevârîh-i Âl-i Osmân adlı kroniğiyle tanınan Aşıkpaşazâde Şeyh Ahmed Efendi’dir. Şeyh Ahmed’in kendi ismiyle değil de yalnızca Aşıkpaşazâde diye tanınması büyük dedesinin şöhretinden ileri gelmektedir. Mutasavvıf bir şair olan Aşık Paşa (ö. 1332) yazdığı Garibnâme adlı eseriyle edebiyat tarihimizde kendisine yer etmiş şahsiyetlerden biridir. Şeyh Ahmed de büyük dedesinin ruhunu şâd etmek için camisine onun ismi vermiştir.

    Tarihçiliğinin yanı sıra Aşıkpaşazâde’nin de büyük dedesi gibi tasavvufi yönü vardır. Bir Zeynî şeyhi olan Aşıkpaşazâde, Bursa’da hususi türbesine defnedilmiş olan Zeynüddin-i Hâfî’nin halifelerinden biridir. Banisi olduğu caminin kıble istikametindeki türbede metfundur. Caminin tarihî serencam içerisinde defalarca elden geçtikten sonra bugünkü görünümünü kazandığını düşünmek gereklidir. Bununla beraber cami genel hatlarıyla ve bilhassa sokağa bakan cephedeki kitabeli çeşmesiyle on altıncı asrın karakteristiğini yansıtmaktadır.

    Yaklaşık bir asır önce Zeyrek tarafından Aşık Paşa Camii ve çevresine bakış. (Encümen Arşivi)

    Hemen her Suriçi camisinde olduğu gibi caminin etrafında zamanla bir hazire alanı teşekkül etmiştir. Aşık Paşa Camii’nin kıbleye doğru sol tarafında yer alan bu nispeten küçük mezarlığında dikkat çekici bazı mezar taşları bulunmaktadır. Biz bunlardan iki tanesinden bahsetmek istiyoruz…

    İlki talihsiz bir mezar taşı. Sebebi; bir parçasının kayıp, bir parçasının bu hazirede, bir parçasının ise şu sıralar Seyyid Velâyet Türbesi’nin önünde (kapısının önü) bulunuyor olmasıdır. Kırık iki parçanın aynı mezar taşı olduğunu hem tipoloji hem de kitabedeki hattından anlayabilmek mümkündür.

    Emetullah Kadın’a ait olduğu anlaşılan mezar taşının dikkat çekici bir Yesârîzâde öncesi ta’likle yazılmış kitabesi vardır. Hakkında maalesef yeterli bilgi edinemediğimiz bu mezar taşının sahibi muhtemelen nüfuzlu bir ailenin ferdiydi. Bunu kitabesinin iyi bir hattata yazdırmış olmasının yanı sıra manzumesinin de bir şaire ısmarlanmış olmasından anlayabiliyoruz. Nimetullah Efendi’nin (1700-1773) yazdığı bu tarih manzumesini, bahsini ettiğimiz sebeplerden dolayı okuyamadığımız gibi divanında da mukayyet olmadığından tamamlayamıyoruz. Buna rağmen kitabedeki okunabilen son beyti nakletmiş olalım:

    Ni’metâ didi duâ ile ânın târîhini

    Cây ide Firdevs’i Mevlâ Emetullâh Kâdın’a | fî 1156 (1743-44)

     

    Diğer mezar taşı ise dikdörtgen şekliyle bir şahideden ziyade bir inşa/ihya kitabesine benzemektedir. Taşın bir kenara atılmış vaziyette olması belki vaktiyle bir mezar taşının önündeki muvacehe penceresinin üzerinde olduğu izlenimini vermektedir. Bu taşta dört beyitlik bir kitabe mahkûktur. 1149 (1736-37) tarihinde irtihal etmiş olan Mehmed Said Bey’e ait bu taşın üzerinde şunlar yazmaktadır:

    Hayfâ ki bâd-ı sarsar-ı demserdi-i ecel

    Huşk itdi bih ü berkini nahl-i ümmîdimin

    Bülbül gibi enîs-i enîn eyledi beni

    Pâmâli-i fenâsı gül-i nevdemidimin

    Dünyâ bana bu derd ile mâtem-serâ eder

    Min-ba’d gam olur eseri sûr u ıydimin

    Târîh-i sâl-i rıhleti düşdü bir âh ile

    Cennet makarrı oldu Mehmed Saîd’imin

     

    Tarih manzumesinde herhangi bir şair mahlası geçmediği için kime ait olduğunu bilemiyoruz. Fakat bu beyitlerin romancı Peyami Safa’nın pederi İsmail Safa’nın (1866-1900) Zavallı İhtiyar adındaki manzum bir hikayecikte kayıtlı olduğunu tespit ettik. Safa’nın anlatısında Eyüp’te rastladığını söylediği bir mezar taşındaki bu mısraılar hakkında, ‘‘Mahfûzum kalmış bir kitâbe-i mezârdır. Nâzımı mechûl’’ diye not düşmüştür.[1]

     

    Seyyid Velâyet Türbesi ve Hattat Ketânîzâde Ali

    Hemen karşı cenahta Seyyid Velâyet’in türbesi bulunmaktadır. Muntazam kesme küfeki taşından oluşan cephesi ve kurşun kubbesiyle tam anlamıyla klasik bir görüntü arz ediyor. Seyyid Velâyet’in (ö. 1522) burada metfun olmasının sebebi Aşıkpaşazâde’nin halifesi ve damadı olmasıdır. Vakfiyesinde Aşık Paşa Camii’nin yakınında bulunan evi için ‘‘kendü fevt olduklarından sonra kendülere türbe ola’’ denildiğine göre Seyyid Velâyet’in evine gömüldüğü, ardından kabrinin üzerine bugünkü türbenin yapıldığı anlaşılmaktadır.[2]

    Yakın zamanda elden geçirilen ve kubbesini sarmış olan incir ağaçlarından en azından bir süreliğine kurtulan türbenin içinde Seyyid Velâyet ve hanımı Rabia ile birlikte on iki kabir bulunmaktadır. Türbenin küçük avlusuna açılan mermer söveli kapısının üzerinde istifli celi sülüs hatla yazılmış bir kitabe bulunmaktadır. Seyyid Velâyet’in veliliğini metheden bu kitabede şu yazar:

    Hâzâ türbetü’s-Seyyid Velâyet Kutbi’l-ârifîn câmiʻi evliyâi Ebu’l-feth Sultânü’s-selâtin Rahmetu’l-Bârî aleyhi ve aleyhim ecmâʻîn

    Seyyid Velâyet Türbesi’nin kapısındaki Ketânîzâde Ali hattı kitabe.

    Seyyid Velâyet Türbesi’nin kapısındaki kitabenin Encümen Arşivi’nde tutulmuş rika hattı ile tutulmuş kaydı.

    Kitabenin sol alt köşesinde bir hattat imzası okunur: ‘‘Resemehû Alî el-arîf bi-Ketânîzâde’’. Araştırmalarımız neticesinde bu imzanın kaynaklarda hep yanlış okunduğunu gördük. Pek tabii yanlış okuma bu konuda herhangi bir yorum yapamamayı da beraberinde getiriyor. Biz bu imzanın Hattat Ketânîzâde Ali Efendi’ye (ö. 1778) ait olduğunu düşünüyoruz. Kitabede tarih olmaması bu düşüncemizin sıhhatine gölge düşürüyor olabilirdi fakat mezkûr hattatın biyografisinde bize yardım edecek çok önemli bir bilgiye tesadüf ediyoruz. Tuhfe-i Hattâtîn müellifi Müstakimzâde onun hakkında, ‘‘Mevlidi Âşık Paşa Mahallesi olup Kahriye Camii kurbünde sâkindir.’’ demektedir.[3]

    Bir süredir yaptığımız saha çalışmaları sırasında gözlemlediğimiz şeylerden biri de hattatların muhitleriyle olan sıkı ilişkisidir. Yani bir hattat mukim olduğu yerde bulunan bir yapının (sözgelimi bir cami, bir mektep vs.) kitabesini yazması sık karşılaşılan bir durum olarak göze çarpıyor. Bu örnekte de doğum yerinin Aşık Paşa Mahallesi olduğunu söylenmesi ile bu türbenin üzerindeki kitabede onun imzasına rastlanması arasında açık bir irtibat olduğu anlaşılıyor.

    Ayrıca Müstakimzâde, Ketânîzâde Ali Efendi’nin tuğrakeşlik, kemankeşlik ve musikişinaslık gibi konularda da behresi olduğunu söyledikten sonra, ‘‘Tatar Ahmed Efendi’den ahz-ı nisbet-i Nakşbendân eylemiş’’ olduğunu da zikrediyor. Tatar Ahmed Efendi hakkında bilgilere Ayvansarayî’nin Vefâyât’ında rastlıyoruz. Bahsi geçen kaynakta Ahmed Kırımî adıyla kaydedilen mezkûr şahsiyetin Şeyh Ahmed-i Yekdest’in halifesi olduğunu (Mehmed Emin Tokadî’nin pir-daşı olmuş oluyor böylece), Ayvansaray’daki el’an duran Emir Buhari Tekkesi’nin şeyhliğini yaptığı ve 1156 (1743) yılında irtihal ettiğini söyleniyor.[4]

    Bu durum konumuz bağlamında spekülatif olsa da şunu gündeme getirmemize imkân tanıyor. Bir Vefaî-Zeynî şeyhi olan Seyyid Velâyet’in vefatından sonra tekke bir süre onun soyundan gelenlerce bu tarikata bağlı olarak faaliyet sürdürmeye devam etmiş. Fakat tekkenin tarihinde bundan sonra bir kopukluk meydana geliyor ve ancak on dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde önce Halvetî, sonra da Nakşibendî tekkesi olarak kullanıldığı bilinebiliyor.[5] Şu hâlde Seyyid Velâyet’in türbesinin kitabesini Nakşî halifesi olan bir hattatın yazmış olması burasının aynı zamanda bir Nakşî-Müceddidî tekkesi olarak kullanıldığı anlamına da gelebilir. Elbette bu ancak ileride ortaya çıkacak yeni bilgi ve belgelerle desteklendiğinde bir mana kazanacaktır.

    Son olarak Ketânîzâde Ali Efendi’yle ilişkili olarak bir der-kenar kaydı düşmek isteriz. Müstakimzâde onun defnedildiği yer hakkında bilgi vermez.[6] Ancak hattat olan kardeşi Mustafa’nın, ‘‘1140 târîhinde rıhlet ve Hazret-i Ebi Eyyüb-i Ensârî hâricinde Pertev Paşa Türbesi’yle Feridun Ahmed Bey’in türbesi miyânında defîn-i türbet oldu(ğunu)’’ söyler.[7] Bugün bu mezar taşının Eyüp Sultan Camii’nin kıble istikametinde caminin cephesine çok yakın bir konumda olduğunu tespit ettik. Şahidenin topraktan kolayca ayrılabilecek denli ‘‘seyyar’’ vaziyeti muhtemelen Müstakimzâde’nin dile getirdiği yerden buraya taşındığına bir işaret olarak görebiliriz. Hattatın mezar taşında şu ibare yazıyor:

     

    Hüve’l-bâkῑ

    Merhûm Ketânîzâde

    Hattât Mustafa

    Efendi’nin rûhiyçün

    el-fâtiha | fî 4 c sene 1140 (17 Ocak 1728)

     

    Şimdi gözlerimizi Seyyid Velâyet Türbesi’nin yanındaki hazireye çevirelim. Burası esasen bir tekke kabristanı hüviyeti taşıdığı için burada yatanları da tekkenin müntesibi kimseler olduğu düşünülebilir. Bunların arasında devlet erkânından bazı kimseler de bulunmaktadır. Örneğin bir platform üzerinde duran üzerinde çapa figürlerinin olduğu lahitli mezar taşı, kitabesinde geçtiği cihetle Bahriye Reisi el-Hâc Mustafa Paşa’ya aittir. Mustafa Paşa’nın 1863’te, bir aydan kısa kaptan-ı deryalık/bahriye nazırlığı yapmış olan ‘‘İngiliz Mustafa Paşa’’ olduğunu tespit ediyoruz.[8] Buraya gömülü olmasını anlamlandırabilmek adına Aşık Paşa Camii’nin yanı başındaki zaviyenin kitabesine bakmak gerekiyor. Bu kitabede üç satır hâlinde şunlar yazıyor:

    Sinâneddîn Yusûf Zâviyesi

    Bânî-i sânî Ferikân-ı Bahriyye’den merhûm es-Seyyid Mustafa Paşazâde Ferik Ahmed Paşa 1310 (1892-93)

    Sinâneddîn Yusûf Zâviyesi’nin kitabesi.

    Bahriye Reisi ‘‘İngiliz’’ Mustafa Paşa’nın mezar taşı ve fotoğrafı (İkincisi Salt Araştırma Arşivi’nden).

     

    Zaviyenin ilk satırda da geçtiği şekilde ilk olarak Mimar Sinan-ı Atik veya Azatlı Sinan (ö. 1471-72) tarafından inşa edildiği biliniyor.[9] Kitabenin ilerleyen ifadelerinde ise zaviyeyi ikinci defa inşa eden kişinin bahsini ettiğimiz paşanın oğlu olduğunu anlıyoruz.

    Sokağa bakan cephede ‘‘şârih-i Mülteka’’ olduğu kitabesinde geçen İstanbul kadısı Seyyid Şerif Mehmed Efendi’nin (ö. 1104/1692-93) kabri bulunmaktadır. Efendi’nin, İbrahim el-Halebî’nin Hanefî fıkhına dair yazdığı meşhur eseri Mülteka’l-Ebhur’u şerh eden birçok âlimden biri olduğu görülüyor.

     

    Haziredeki kadim mezar taşlarından biri lahitli, üstüvani baş ve ayak taşlarından müteşekkil Mustafa bin Abdullah el-Gazalî’ye (ö. 972/1564) aittir. Bu zât Seyyid Velâyet’in oğullarından Şeyh Mehmed’in damadı ve halifesi Gazalizâde Şeyh Abdullah Efendi’nin oğlu olmalıdır.[10]

    Hazirenin dikkat çekici hususlarından biri de cephesinin lokma demir parmaklıkla çevrili olmasıdır.[11] Böylece sokaktan geçen zevatın hemen tüm mezar taşları görülebilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca üç adet kitabeli muvacehe, hacet veya dua penceresi diye adlandırılan bölümlerin varlığıdır. Buranın arşivlerde bulduğumuz eski fotoğraflarını incelediğimizde zamanla bazı unsurların ortadan kalktığı görülmektedir. Bugün Deftedar-ı Şıkk-ı Evvel Sadullah Efendi (ö. 1161) ile onun kerimezâdesi Seyyid Sadullah Bey’e (ö. 1175) ait olan muvacehe pencereleri yan yanadır. Halbuki eski fotoğraflarda ikisinin arasında bir pencere daha olduğu, hatta bir fotoğrafta manzum bir kitabe dahi olduğu gözükmektedir.[12]

     

    Hazirenin en önemli sakinleri: Taşköprizâdeler

     

    Taşköprizâdeler deyince akla gelen ilk isim eş-Şakāiku’n-Nuʻmaniyye müellifi Taşköprizâde Ahmed Efendi’dir (ö. 1561). Bir tabakat, yani biyografi/terceme-i hâl kitabı olan bu eser, kendi türü için bir başyapıt kabul edilmiş ve ondan sonra birçok kişi kitabına zeyller yazmıştır.

    Taşköprizâde’nin Seyyid Velâyet’in türbesinin yakınına defnedildiği onunla ilgili tüm kaynaklarda kaydedilmektedir. Buraya defnedilmesinin sebebi olarak muasırı olduğu Seyyid Velâyet’e olan muhabbeti etkili olmuşa benziyor. Bu yorumu bahsi geçen meşhur kitabındaki onun hakkında verdiği bilgilerden rahatlıkla anlayabiliyoruz.[13] Bununla birlikte aralarında bir şeyh-mürit ilişkisi olup olmadığı konusunda bir netlik söz konusu değildir.

    Peki Taşköprizâde’nin kabri hazirede nerededir? İşte bu konu çok netamelidir, çünkü haziredeki kitabeli mezar taşlarının hiçbirisinde onun adı geçmez. Fakat hazirede tam beş tane kitabesiz mezar taşı bulunmaktadır. Bu da Taşköprizâde’nin mezarının bunlardan biri olabileceğini akla getirmektedir.[14] Elbette bu konuda yine kati bir kanaat bildirmek mümkün gözükmese de biz bu kitabesiz mezar taşlarından cesamet itibarıyla en gösterişli olanının ona ait olduğunu düşünüyoruz. Baş ve ayak taşları üstüvani olan bu mezar taşının lahit kısmında büyücek bir gülbezek motifi bulunmaktadır.

    Taşköprizade’ye ait olduğunu düşündüğümüz (solda) ile Bezirganbaşı Hüsrev Çelebi’nin mezar taşları.

    İstanbul hazirelerinde buna benzer, büyüklüğüyle dikkat çeken ancak kitabesi olmayan başka mezar taşları da var mıdır diye sorulursa buna olumlu cevap verilebilir. On altıncı asırda vefat etmiş iki kişiye ait mezar taşından örnek vermek gerekirse… Biri Ayvansaray’da İvaz Efendi Camii’nin banisinin haziredeki mezarı, diğeri Kocamustafapaşa’daki Ramazan Efendi Camii’nin banisi Bezirganbaşı Hüsrev Çelebi’nin mezarıdır. Bilhassa ikincisi ile Taşköprizâde’nin mezarı olduğunu düşündüğümüz arasındaki tipolojik benzerlik dikkat çekicidir.

    Taşköprizâde’nin ilmi bakımdan en önde gelen oğlu Kemaleddin’in de buraya defnedildiği kaynaklarda dile getirilmektedir. Aynı bakış açısıyla haziredeki kitabesiz mezar taşlarından babasının taşına nispetle küçük ama diğer kitabesiz taşlardan daha büyük olan ona izafe edilebilir.

    Bahsini ettiğimiz iki kitabesiz taşın bu kişilere ait olup olmadığı yine altını çizmek gerekir ki en azından şimdilik bir katiyet taşımamaktadır. Buna karşın uzun bir tecessüs ve fikir teatisi sonucunda bu beş kitabesiz taştan birinin kime ait olduğu hakkında nihayet bir neticeye ulaşabilmek mümkün olmuştur. Kitabesiz diyoruz ancak bu mezar taşını tanımlayan bir kitabe aslında mevcut. Fakat bu kitabe baş veya ayak taşlarında değil, şahidenin önündeki muvacehe penceresinin üzerinde yer almaktadır.

    Mezar taşının baktığı cephe tam sokağın türbeye dirsek yaptığı, Aşık Paşa külliyesinin çeşmesine bakan taraftır. Rumili bir tezyinatla çevrili lahde sahip şahidenin penceresi iki bölüme ayrılmış ve hemen hemen mezarın boyutlarıyla eş değer genişliktedir. Pencerenin üzerinde dört paftaya ayrılmış iki beyitlik celi sülüs bir kitabe yer almaktadır. Kitabede ne yazdığına bakalım:

     

    Yine bir mahdûm-ı fâzıl eyledi azm-i bekā

    Kim getürmez mislini hergiz bu çerh-i köhne sâl

     

    Fâizî didi teessüfle ânın târîhini

    Eyledi azm-i cinân ol sânî-i ibn-i Kemâl

     

    Bu tarih manzumesini devrin şöhretli şairlerinden Kāfzâde Fâizî (ö. 1622) söylemiştir. Manzume şairin divanında da çok küçük farklarla mukayettir.[15] Bu kitabe iki açıdan enteresandır. Öncelikle şunu söylemek gerekir ki Osmanlı şehirlerindeki manzum kitabelerde ebcede başvurulması son derece yaygın bir gelenek olsa bile, rakamın da kitabelerde genellikle yer aldığı görülür. Bu kitabede ise rakamla tarih yoktur. Bu da ebcedini hesaplamayı zaruri kılmaktadır. Diğer husus ise çok daha ilginçtir. O da manzumeden anlaşılacağı (daha doğrusu anlaşılamayacağı!) üzere metfun kişinin ismi açıkça belirtilmemiş, ‘‘sânî-i ibn-i Kemâl’’ denilerek bir teşbih yapılmıştır.

    Şimdi bu iki ‘‘kördüğümü’’ çözümleyelim. Kitabenin son mısraındaki harflerin rakamsal karşılığı hicrî 1018 tarihine isabet etmektedir. Bu da metfun kişinin vefat tarihini bize vermektedir. Kitabedeki ‘‘sânî-i ibn-i Kemâl’’in kime delalet ettiğini bulmak ise bu kadar kolay değil. İbn-i Kemâl ifadesi aklımıza hemen şeyhülislam ve tarihçi Kemalpaşazâde’yi getirmektedir. Ona nispetle tanımlanan bir kişinin ilmî yönünün ön plana çıkarıldığından şüphe yok. Ancak kim bu kişi?

    Genel araştırmalarımız sırasında bahsi geçen tarihlerde yaşamış ve İbn-i Kemal ile ilişkilendirilen ulemadan bir zata tesadüf etmedik. Bu sırada aklımıza tekrar burada Taşköprizâdelerin gömülü oldukları geldi. Bunun için ailenin şeceresini tetkik ettiğimizde karşımıza bir kişi çıktı: Taşköprizâde’nin Kemaleddin Efendi’den olan torunu Şeyh Mehmed Efendi. Onun 18 Rebiülahir 1018’de (21 Temmuz 1609) vefat edip buraya defnedildiği ve tıpkı kökleri gibi ilimle mücehhez bir şahsiyet olduğu da kaydediliyor.[16] Şair Kāfzâde Fâizî ona, bir parça da mübalağa ile, ‘‘sâni-i İbn-i Kemâl’’ derken hem Kemalpaşazâde’nin ilmi seviyesine yakınlığını hem de babasının ismini dillendirmiş oluyor. Son derece üstü kapalı bu ifadeler çözümlendiğinde henüz 28 yaşında hayata veda etmiş bu mezarın sahibi de böylece ortaya çıkmış oluyor.

     

    [1] İsmail Safa, Hissiyat, İstanbul: 1328, s. 57-60. İsmail Safa’nın kitabede yazan manzumeden farklı olarak kaydettiği tek nokta son mısraıdaki Mehmed Said yerine Mehmed Ferid ismidir. Bunu neden yapmış olabilir? Kitabedeki mısraıların beylik laflar olmayıp aksine son derece girift ifadeler ihtiva eden kelimelerden oluşmuş olduğunu göz önünde tuttuğumuzda İsmail Safa’nın bunu hafızasında değil de bir kenara kaydettiğini düşünmek gerekiyor. Böyle olunca sadece isimdeki bu farklılığı açıklamak zorlaşıyor. Bununla birlikte en nihayetinde hikayenin ‘‘kurgusallığı’’ gereği böyle bir tasarrufta bulunması da hoş görülebilir. Belki de ebcedle tarih veren bu son mısraıda Said yerine Ferid’i kullanarak (böylece 1149 olan tarih, 1299 oluyor) tarihi kendi yaşadığı dönemle ilişkilendirebilmemize imkân sağlıyor. Nitekim kitabında da 1299 (1881-82) tarihini rakamla yazmış olması da buna işaret ediyor sanıyoruz.

    [2] M. Baha Tanman, ‘‘Âşık Paşa Külliyesi’’, DBİA, İstanbul: 1993-95, c. 1, s. 366.

    [3] Müstakimzâde Süleyman Saadeddin Efendi, Tuhfe-i Hattâtîn, İstanbul: Türk Tarihi Encümeni, 1928, s. 326-27.

    [4] Hafız Hüseyin Ayvansarâyî, Vefayât-ı Ayvansarâyî, (Haz.: Ramazan Ekinci), Ankara: TC Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2007, s. 100.

    [5] Baha Tanman, a.g.m., s. 365. Öte yandan Cemalettin Server Revnakoğlu Zeyniyye’nin inkıraz bulduğu tarihi takriben H. 1000 tarihi olarak zikrettikten sonra, buranın önce Cerrahiyye sonra Nakşibendiyye-i Behcetiyye’ye intikal ettiğini söylüyor. Tekkenin postnişinleri olarak ismini verdiği kişilerin vefat tarihleri ise on dokuzuncu asrın ikinci yarısı olarak kaydediyor. Bkz. Mustafa Koç (Haz.), Revnakoğlu’nun İstanbul’u: Suriçi’nden Boğaziçi’ne, İstanbul: Ketebe, 2026, c. 4, s. 412. Böylece bu tabloda dahi Zeyniyye’nin bitişi ve Cerrahiyye’ye geçiş arasında yaklaşık 250 sene olduğu görülüyor. Bu da bizim tahminimizin önünü açıyor.

    [6] Ayvansarayi ise onun ‘‘Otakçılar kurbünde Maktûl Mustafa Paşa zâviyesi mukābilinde defn olunmuş.’’ olduğunu söyler. Bkz. Hâfız Hüseyin Ayvansarâyî, Mecmuâ-i Tevârih, (Haz. Fahri Ç. Derin ve Vâhid Çabuk), İstanbul: Edebiyat Fakültesi Basımevi, 1985, s. 356-57. O sahada yaptığımız araştırmalarımız neticesinde hattatın mezar taşına denk gelmedik.

    [7] Müstakimzâde, a.g.e., s. 540.

    [8] Sinan Kuneralp, Son Dönem Osmanlı Erkân ve Ricali (1832-1922): Prosopografik Rehber, İstanbul: İSİS, 1999, s. 2, 110.

    [9] Baha Tanman, a.g.m., s. 364-65.

    [10] Baha Tanman, a.g.m., s. 366. Gazalîzâde Şeyh Abdullah’ın ölüm tarihi olarak 1570 tarihini verdiğine göre oğlunun daha önce vefat etmiş olduğu anlaşılıyor.

    [11] 1960’daki restorasyona ait fotoğraflarda hazire duvarının bugünkünden daha farklı ve düz duvarla çevrili olduğu görülmektedir. Bkz. https://libdigitalcollections.ku.edu.tr/digital/collection/CTA/id/6122 (24.08.26)

    [12] Bu kitabenin satır ve kartuş düzenine baktığımızda (hazirenin üç farklı zamandaki fotoğraflarına dikkatle bakılırsa en eski olanda göze çarpıyor) bahsi geçen Mehmed Said’e ait

    olabileceği göz önünde tutulabilir. Ayrıca Encümen Arşivi notlarında hazire hakkında bilgi verilirken şöyle bir kayda rastlanıyor: ‘‘Darphane emini ve nişancılıkta bulunan elhaç Sadullah [E]fendi (1161), oğlu Mehmed Said bey (1149) (…) mezkur hazirede yatar.’’

    [13] Taşköprülüzâde Ahmed Efendi, Eş-Şekâ’iku’n-Nu’mâniyye fî Ulemâi’d-Devleti’l-Osmâniyye: Osmanlı Âlimleri, Haz. Muhammet Hekimoğlu, İstanbul: TÜYEK Başkanlığı Yayınları, 2019, s. 550-56.

    [14] Müstakim Arıcı ve Mehmet Arıkan (Haz.), Taşradan Merkeze Bir Osmanlı Ulemâ Ailesi: Taşköprülüzâdeler ve İsâmüddin Ahmed Efendi, İstanbul: İLEM Yayınları, 2020, s. 38-40.

    [15] Halil İbrahim Okatan, ‘‘Kafzâde Fâ’izî: Hayatı, Eserleri, Sanatı-Tenkitli Divan Metni’’, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İzmir: Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1995, s. 258.

    [16] Nev‘îzâde Atâyî, Hadâ’iku’l-Hakâ’ik fî Tekmileti’ş-Şakâ’ik: Nev‘îzâde Atâyî’nin Şakâ’ik Zeyli, (Haz. Suat Donuk), İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları 2017, c. 2, s. 1379-80. Ayrıca ilginçtir, herhangi bir tarikat şeyhliği ilgili olmayan bu şahsiyetin isminin ‘‘Şeyh’’ olduğu anlaşılıyor.