HAKLILIĞIN GASPINI ÖNLEYECEK BİR MEDYA VE ÖZGÜRLÜK ARAYIŞI


Hediyetullah Aydeniz
Medya ve iletişim tarihi, Batı’nın tarihsel gelişiminde daha çok baskı ve zora karşı bir özgürlük mücadelesi, kötüden iyiye doğru bir gelişme süreci olarak çerçevelenmiştir. Modern toplumun oluşum sürecinde Batı’nın kendi içinde aristokrasi, kilise, monarşi, burjuvazi ve işçi sınıfı arasındaki kavganın, gerilimin ve mücadelenin küre ölçeğinde genel bir tarih anlatısına dönüştürülmesi ise geleneksellik-modernlik, ilerilik-gerilik, kalkınmışlık-kalkınmamışlık dikotomileri etrafında inşa edilmiştir. Baskın anlatı olarak bu tarihyazımı, ilerlemeci paradigma ve Batı-merkezci tarih anlayışını yansıtır. Hâlbuki gazetecilik özelinde medyanın ortaya çıkışı Batılı yayılmacılığın ve daha genel bir ifade ile sömürgecilik faaliyetlerinin bir ürünüdür. Proto-gazeteler olarak görülebilecek 16.yüzyıldaki elle çoğaltılan haber mektuplarından başlayıp 17.yüzyılda başlayan ilk gazetelerden itibaren yani varoluşundan bu yana habercilik sektörü ve genelde de medya, sömürgeciliğin keşif kollarından biridir. Başlangıçta sömürgeciliğin bir sonucu iken belli bir aşamadan sonra da sömürgeciliğin keşif kolu ve gücü olan kurumsal yapılardan biri hâline gelmiştir. Bunun yirmi birinci yüzyıldaki en sofistike hâli ve açık eden örneği ise İsrail’in Filistin’de derinleştirdiği soykırımın haberleştirilmesinde görülebilir. Bu durum unutulduğunda, zaman ve mekândan bağımsız tek genel geçer bir medya ve iletişim tarihi, “ilerleme ve özgürlük” kavramları etrafında “tarih üstü” bir anlatıya dönüşür. Bu gerçeğin farkında olunmadan, mevcut literatür ve mesleki uygulamalar yeniden gözden geçirilmeden yeni versiyonu ile İsrail’in devam ettirdiği sömürgeciliğin de açık ettiği “medya özgürlüğü”, “ifade hürriyeti”, haber alma hakkı, enformasyona erişim hakkı gibi temel hakların Batılı medya kuruluşlarınca niçin ihlal edildiği de pek anlaşılmayacaktır. “Topluluk kuralları” gibi tamamen keyfi bir gerekçe ile bir kullanıcının ifade hürriyeti, kendini ifade etme hakkı, herhangi bir idari ve hukuki güvenceden yoksun olarak dijital oligarklar olarak da tanımlanan sosyal medya platformlar tarafından ihlal edilebiliyor olması da bunun bir yansımasıdır. Teknofaşizm ve teknofedoalizm kavramları etrafından yürütülen tartışmaların açık ettiği sosyal medya şirketlerinin bu tavrı hem tarihte çokça örneği olan hem de Filistin örneğinde olduğu gibi günümüzde canlı örneğine şahitlik ettiğimiz yeni sömürgeciliklere, katliamlara, etnik temizlik çabalarına ve soykırıma karşı meşru bir hak olan direnmeye, insanlığa karşı suçları önlemeye de ilişkin çabalara karşı bir savaştır.
Onun için modernlik, ilerilik-gerilik, kalkınmışlık-kalkınmamışlık dikotomileri etrafında oluşturulan Batılı medya ve iletişim tarihinin yerleşik anlatısı ile medyanın özgürlük arayışı ve sistem içindeki konumuna ilişkin teorik ve uygulamalı birikimlerinin yeniden gözden geçirilmesi, temel bir ihtiyaçtır. İhtiyaçtan öte günümüz medya işleyişinin büyük katliamlara, etnik temizlik ve soykırım faaliyetlerine karşı bir mukavemet alanı olarak norm ve değer üretecek şekilde yapılandırılması, BM’nin kurulması ile 1945 sonrasında “tekrar asla” prensibi ile oluşturulan kurala dayalı uluslararası düzenin de zorunlu bir gereğidir. Bu tür bir çaba, BM etrafında üretilen uluslararası hukukun olduğu kadar temel düzeyde insani bir sorumluluktur da. Bu noktada medya ve iletişim alanını yeniden bir okumaya tabi tutmanın akademik ve entelektüel düzeyde temel bir ihtiyaç olduğu kadar sektörel düzeyde bir uygulama ve mesleki işleyiş açısından da bir gerekliliktir.
Medya ve iletişim alanını yeniden okumaya tabi tutmanın başlangıç noktalarından biri, günümüz teorik ve pratik zeminlerin de dayandırıldığı Batı merkezci, ilerlemeci tarih anlatısıdır. Bu anlatıda medya özgürlüğü meselesi, daha çok medyanın siyasal iktidardan, reklam verenden (sermaye gruplarından) ve çeşitli baskı gruplarından bağımsız olarak haber üretebilme, yayınlayabilme ve dağıtabilme hakkı gibi tek eksene indirgenerek ele alınır ve tartışılır. Medya özgürlüğünün bu ekseni, haber sektörünün öznesi olan şirketlerin ve haber profesyonellerinin (habercinin, yayıncının, medya kuruluşunun) özgürlüğünü yansıtır. Oysa özgürlük meselesinin ikinci ekseni, medya özgürlüğünün de üzerine inşa edildiği, meşruiyetini bulduğu okurun, izleyicinin, dinleyicinin yani enformasyonu alanın özgürlüğüdür. Bu ikinci eksen, modern siyasal-toplumsal düzenin kendisini üzerine inşa ettiği, meşruiyetini temellendirdiği bireyin ve halkın haber alma hakkı ile ifade hürriyetini yansıtır.
Bu iki özgürlük ekseninin ötesinde medya özgürlüğünü konuşmayı gerekli kılan üçünü boyut ise hem haber üretim, dağıtım ve erişim boyutu ile hem de okuyucu boyutu ile Batı-dışı dünyanın sömürgecilik ve emperyalizm karşısında mukavemet gösterme ve özne olarak tarihte var olma çabasına ilişkin özgürlük ve hak arayışıdır. Bu gerçek unutulduğunda hem medya özgürlüğü hem de okur özgürlüğü meselesi, sadece Batılı tarihsel bir deneyimin evrenselleştirilmesinden ibaret kalır; Batı dışı dünyanın varoluşu, karşılaştığı baskılara ve sömürüye karşı mukavemet göstermesi ve bağımsızlık (dekolonizasyon) tecrübesi görünmez hâle getirilmiş olur.
Sömürgecilik ve emperyalizm olgusu yokmuş gibi bir “tarih üstü” anlatı ile medya ve iletişim tarihi kurgulandığında, daha çok özgürlük mücadelesi örneği olarak anlatılan Batılı medyanın tarihi altı evreye ayrılabilir. Bu özgürlük mücadelesinin ilk evresi, medyanın doğuşu ve gelişim sürecidir. Doğuş süreci, 1600’lerin başlarında ortaya çıkan ilk gazeteden itibaren Fransız Devrimi öncesine kadarki süreçte “utanmaz”, “yalancı”, “mesleğin icrası için her şeyi yapan” gazeteci kişiliği ve kabulü, kapitalistleşen yeni bir iş alanı olarak medyanın “matbuat kapitalizmi”nin bir parçası olarak kendini kabul ettirme çabasıdır. Gazeteciler örneğinde medyanın sahip olduğu bu ilk algının Batı içinde olumluya dönüşmeye başlaması, 1776 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) kurulması ve 1789 Fransız Devrimi sonrasındaki tarihî gelişmelerle başlatılır. Buradaki ana motivasyon ve meşruiyet zemini de kapitalizmin siyasal alanı da yeniden yapılandırma çabasının bir parçası olarak siyasal meşruiyetin halkla dayandırılması prensibine dayalı modern siyasal-toplumsal sistemin yapılanma çabalarıdır. Batının tarihsel seyri içinde devrimler dönemi olarak isimlendirilebilecek 1776-1815 arası evre ise medyanın sistem içinde konumunun anayasal düzeyde tahkimi ve 4.kuvvet olarak konumlandırılması tartışmalarının belirginlik kazanmasına sahne olacaktır. Viyana Kongresi ile başlayıp Birinci Dünya Savaşı ile sona erecek 1815-1914 arası yüzyıllık dönem ise Batı-içi savaş, çatışma ve çekişmelerin büyük oranda sonlandırıldığı, “Avrupa Uyumu” olarak tanımlanan, liberal medya anlayışının merkezde olduğu gazeteciliğin melekleşmesinin tamamlanmasına ve kurumsallaşmasına sahne olacaktır.
Modern siyasal-toplumsal düzenin kuruluş sancılarının yaşandığı ve kurumsallaşmasını tamamladığı bu iki tarihi evrede, on dokuzuncu yüzyıl boyunca basılı medya elitler ve toplum nezdinde belli oranda iyimser bir konumda yer alır. Basın, tamamen piyasa koşullarına bağlı bir özgürlük anlayışı ile çoğulcu bir haber organı, aydınlanmış düşüncelerin kaynağı, demokratik idealiyle bir güvenin oluşmasına katkı sağlayan yeni siyasal toplumsal düzenin vazgeçilmez kurumları arasında olduğu söylemi öne çıkar. İlerlemeci paradigmanın söylem üretici bir kurum olan medya aynı zamanda bu söylemi toplumsallaştıran bir kurum olarak Batı’nın tarihsel tecrübesinde, yüz yılın başında var olan iyimser beklenti on dokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başlarında 17 ve 18.yüzyıllardaki olumsuz algının daha da karamsar hâle geldiği bir tartışmanın konusu olacaktır. Bu süreçte medyaya ilişkin temel algı, modern siyasal düzenin kurumsallaşmasına karşın medyanın sosyal düzeni bozmakta olduğu kabulüdür. Bu süreçteki temel tartışmalar ve kabullerden birisi basılı medyanın ve dolayısıyla gazeteciliğin üstlendiği rol dikkate alındığında gazeteciliğin kendi ağırlığı altında ezilmesidir yani görevini yerine getirememesidir. Medyanın bu süreçteki yönelimine paralel olarak oluşan algı, bir tehdit, bir manipülasyon, bir tiksinti nesnesi ve korkutucu bir iş pratiği olarak görülmesidir. Bu algının somut ve açıklayıcı örneklerinden birisi yeni bir bilen tipolojisi olarak entelektüellerin ortaya çıkış süreci olan Dreyfus Olayı’ında olumlu yönde medyanın gördüğü işlevin yanında Emile Zola’nın metinlerinde çok net ifade ettiği olumsuz yönlerinin daha baskın hâlde olduğu konusundaki algı ve realitedir. Bu sürecin akademik literatürdeki izlerini ise “kitle kültürü” kavramı etrafındaki tartışmalarda görmek mümkündür. 1895 yılında yayımlanan Gustave Le Bon’nun Kalabalıkların Psikolojisi (Türkçedeki ilk çevirisi 1908 yılında Ruh’ul Cemaat ve ikinci çeviri ise 1924 yılında İlmî Ruhi İctimaî adıyla yapılmıştır,) kitabında dile getirdiği modern toplumun yeni kitlesel niteliğinin yani kitle mobilizasyonu ve kalabalıklar eliyle yıkıma doğru, hatta faşizme doğru gittiği yönündeki analizleridir. Meşruiyet kaynağı olarak görülen kamunun/halkın (public) tüm mensuplarının politik tartışmalara katılımı ve bununla ilgili sosyal hareketlilikler yeni düzenin elitleri tarafından bir tehdit olarak algılanır. Aynı tartışmanın ve iddianın devamı ise Sigmund Freud, Walter Lippmann, John Dewey ve Ortega Y Gasset’in aynı yöndeki metinlerinde de izlenebilir. Sigmund Freud’un 1921 tarihli Kitle Psikolojisi, Lippmann’ın 1922 tarihli Public Opinion (kamuoyu) ve özellikle de 1922 tarihli Phantom Public (hayali kamusallık) ve Ortega Y Gasset’ın 1930 tarihli Kitlelerin Başkaldırısı/Kitlelerin İsyanı kitapları, modern toplumun kurucu unsuru olarak kabul edilen özne ve bireyden başlamak üzere siyasal meşruiyet mekanizmasını odağa alan tartışmalarda kamu, kamusallık, kamuoyu, rıza üretimi ve benzeri güncelliğini yitirmeyen kavramlar etrafındaki analizler, faşizm ve nasyonal sosyalizmin Avrupa’daki yıkıcı etkileri ile adeta teyit edilmiştir. Bu kavramlar ve olgular üzerindeki tartışmalar, daha sonraki akademik literatürde bir akademik ve entelektüel gelenek olarak kabul edilecek olan Şikago Okulu ve Frankfurt Okulu’nun da ana gündemlerinden olduğunu belirtmiş olalım.
Medyanın Batı tarihinin dördüncü evresi, kriz ve travma kavramı ile nitelenen 1914-1945 arası dönemdir. İki dünya savaşı, 1815 Viyana Kongresi gibi Batılı ülkelerin uluslararası düzende belirleyici olabilecek yeni bir iç barış arayışı (Cemiyet-i Akvam), faşizm, basından medyaya dönüşümün olduğu bu evre ise totaliter medya anlayışının sistemleştiği bir süreçtir. Dönemlendirmenin beşincisi olan 1945-1990 Soğuk Savaş dönemi ise kriz ve travmaların tekrar yaşanmayacak şekilde yeniden yapılanma çabasının odakta olduğu sistemin restorasyonu kavramı ile ifade edilebilir. BM düzeninin kurulması, ulusal düzeyde medyanın sistem içinde yeniden konumlandırılması, televizyon ve internetin genel kullanıcıya ulaştığı, özgür ve sorumlu medya anlayışı ile katılımcı-demokratik medya düzeni kavramları etrafında yürütülen tartışmalarla restorasyon süreci tamamlanmaya çalışılır. Altıncı dönemlendirme olan1990 tarihinden sonrası ise yeni dünya düzeni arayışlarının öne çıktığı dijitalleşme, düzensizlik, kaos, savaşlar, katılımcı demokratik bir medya arayışı, enformasyon düzensizliği kavramları etrafında bir medya ve iletişim dünyasının olduğu bir süreç olarak literatürde yer alır ve tartışılır.
Mukavemet ve Haklılığın Gaspını Önleme Çabası
Medya özgürlüğüne ilişkin 1776-1945 arası tarihsel tecrübenin devrimler, Avrupa Uyumu, kriz ve travma ile restosyon olarak dönemlendirilmesi, yalnızca Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’nın kendi iç tarihini yansıtır. Bu anlatıda Batı dışı dünyanın hemen hemen hiçbir yeri yoktur. Söz konusu tarihsel evre, sömürgeciliğin zirve yaptığı ve Batı-dışı dünyada bağımsız kalabilen ülkelerin sayısının çok az olduğunu da unutmamak lazım.
Sömürgeci güçler tarafından kullanılmasının ötesinde medya, Batı dışı toplumlarda ise sömürgeciliğe ve yayılmacılığa karşı mukavemet ve varlığını sürdürme aracı olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye tecrübesinde ilk Türkçe gazete olan Vekâyi-i Mısriyye (1828) ile İstanbul’da çıkarılan Takvim-i Vekâyi (1831) gazetelerini de güç kaybını önlemeye çalışan bir imparatorluğun güçlenerek varlığını sürdürme çabalarının bir parçası olarak görmek ve konumlandırmak daha doğru ve yerinde olacaktır. Rusya’nın yayılmacılığı karşısında 1837’de İran’da çıkan ilk gazete de benzer bir mukavemet refleksiyle ilişkilidir. Afrika ve Asya’da Batılı sömürgecilere karşı gösterilen mukavemetler de aynı zamanda o bölgelerin de medya tarihini başlatacaktır. İslam dünyası özelinde Kahire, İstanbul ve Tahran gibi merkezlerde medya, sömürgeciliğe mukavemet gösterme ve varlığını sürdürme aracı olarak doğarken, Afrika ve Asya’nın diğer toplumlarında benzer şekilde sömürgeciliğe mukavemet gösterme ve dekolonizasyon süreçleriyle doğrudan ilişkili olarak ortaya çıkan bir medya tecrübesi söz konusudur.
Batı’da ilerlemeci bir tarih anlayışın ile “fikir pazarı”na ve dördüncü kuvvet olmaya dayanan bir medya özgürlüğü ve tarihi anlatısına karşın Batı dışı dünyanın tecrübesi ise sömürgeciliğe karşı mukavemet ve bağımsızlığa dayanan bir medya pratiği ve müktesebatını yansıtır. Ancak bu tarihsel tecrübe, yukarıda çerçevesini vermeye çalıştığımız medya tarihi kapsamında yer almaz; olsa bile ikincil konumda ek bir anlatı olarak kendisine yer bulur. Bunu mümkün kılan husus da medya işleyişinin meşruiyetini dayandırıldığı Batılı bilgi hiyerarşisi anlaşırdır. Batılı bilgi hiyerarşisi, modern bilginin üretimi, geçerliliği ve dolaşımında Avrupa/Batı menşeli düşünce ve bilgi sistemlerini, “evrensel, rasyonel ve nesnel tek ölçüt” kabul eden, Batı dışı bilgi biçimlerini ise “yerel, arkaik, rasyonel olmayan veya hurafe” olarak ikincilleştiren yapısal düzeni ifade eder. Batı merkezli bilgi hiyerarşisi, yeni biçimleriyle sömürgeciliğin ve yeni tahakküm türlerinin üretilmesini sağlarken Batı dışı dünyanın medya ve iletişim alanı ile ilişkili gündemini gelişme sorunsalı etrafında çerçevelemiştir. Böylece hem uygulamada hem teoride ana odak, medya ve iletişim alanı ile kalkınma-gelişme ilişkisinde kalmıştır. Bu tür bir çabanın baskın hâle gelmesi, medyanın sömürgecilik ile ilişkisini ve Batı dışı dünyanın mukavemet ve dekolonizasyonun odakta olduğu medya tecrübesini de perdelemiştir. Bu durum, medya ve özgürlük ilişkisine dair üçüncü boyut olan mukavemet ve dekolonizasyon konusuna işaret eder. Bu noktada hatırlanması gereken “epistemik dekolonizasyon” kavramı, yani medya ve iletişim alanının bilgi üretim biçimlerinin Batı-merkezli karakterinin sorgulanması, medya özgürlüğü tartışmasının üçüncü ayağını oluşturur. Bu ayağın okur özgürlüğü ile de doğrudan bir bağlantısı vardır. Zira sömürgeci ve yerleşimci sömürgeci pratiklerin en sofistike hâli, tam da bu pratiklerin haberleştirilme biçiminde, yani mağdurun sesinin ve bağlamının hem Batılı okurdan hem de Batı dışı okurdan sistematik olarak gizlenmesinde görülür. Bir başka deyişle, sömürgecilik yalnızca medya özgürlüğünü bir güç aracına dönüştürmekle kalmaz, aynı zamanda sömüren toplumun okurunun da sömürülen toplumun okurunun da olup biteni hakkıyla bilme hakkını, yani okur özgürlüğünü de gasp eder. Dekolonizasyon, meşruiyet zemini, mesleki normları ve işlevleriyle medyanın kimin sesiyle konuştuğu sorusu ile okurun kimin gerçeğine erişebildiği sorusunu birlikte cevaplandırmayı gerektiren epistemik boyutu kapsar.
Medya özgürlüğüne ilişkin literatürün akademik alanın merkezi konuları arasında girmesi ve buna ilişkin teorik çerçevelerin tahkim edilmesinin İkinci Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşiyor olması, yukarıda değindiğimiz bilgi hiyerarşisi olgusu ile doğrudan ilişkilidir. Faşizmin ve nasyonal sosyalizmin Avrupa’yı sürüklediği yıkımda medyanın oynadığı suç ortaklığı rolü, pür serbest piyasa kurallarına dayanan liberal medya anlayışının yeniden gözden geçirilmesini beraberinde getirmiştir. 1944 yılında Şikago Üniversitesi Rektörü Robert Hutchins’in başkanlığında kurulan Basın Özgürlüğü Komisyonu, 1947 yılında Özgür ve Sorumlu Bir Basın (A Free and Responsible Press) başlıklı raporunu yayımlar. Bu rapor ve onun devamında 1956 yılında Fred Siebert, Theodore Peterson ve Wilbur Schramm tarafından kaleme alınan Basının Dört Teorisi (Four Theories of the Press), medya özgürlüğü tartışmasına “sosyal sorumluluk” kavramını dâhil eder. Medyanın özgür olması kadar sorumluluğu da önemlidir ve bu sorumluluk, esasen okura, yani kamuya karşıdır. Bu çalışma, modern toplum yapılanmasında elde ettiği konum ve meşruiyet çerçevesinde özellikle de modern bir demokraside medyanın nasıl davranması ve iş üretmesi gerektiği konusundaki tartışma ve arayışları sistematik bir bilgiye dönüştürmüştür. İlerlemeci paradigma içinde Batılı tecrübeyi merkeze medya tarihi anlatısını da medyaya ilişkin teorik çerçeveyi ortaya koyan bu sistematik bilgi üretimi, dekolonize edilmesi gereken tarih anlatısını da dijitalleşme ile günümüzde değişim ve süreklilik çerçevesinde enformasyon ekosistemi etrafındaki tartışmaları da anlamamıza katkı sunacak teorik bir çerçeve sunar. O da özgürlük ve sorumluluk dengesinde medyanın siyasal-toplumsal düzen içindeki konumu ve işleyişi ile medyanın mesleki hakları ve sorumluluklarıdır.
Bu çaba ile 1776’dan 1945’e kadarki tarihsel tecrübeden hareketle Batılı aktörler, liberal medya kuramının revizyonu olarak da görülebilecek yeni bir öneri gündeme getireceklerdir. Bu da sosyal sorumluluk medya kuramıdır. Burada kamu yararı, kamunun bilme hakkı, medyanın özdenetim mekanizmaları gibi uygulamalarla yaşanan kriz ve travmaların tekrar yaşanmaması için özgür olduğu kadar sorumluluğunu da unutmaması gerektiren bir medya anlayışı öne çıkarılır. Medyanın bilgilendirici işlevini yerine getirirken haber-yorum ayrımının netleştirilerek verilmesi, sadece gerçeğin haberleştirilmesi değil aynı zamanda gerçek hakkında da haberlerin verilmesi yani bağlam ve gerçeğin bütün boyutlarının da haberleştirilmesi (context, the whole truth) temel prensipler arasında sayılır. Burada da medya özgürlüğünün ana dayanağı ise tüm kamusal tartışmaların ortak taşıyıcısı olmasına bağlanır. Üzerinde durulan ve medyanın işleyen bir demokrasideki işlevine ilişkin öne çıkan bazı ilkeler ve kavramlar ise şunlardır: Kabul edilmiş değerlere saygı ve geleneksel değerleri gösterme sorumluluğu, ifade hürriyeti, günlük gelişmelerin tümüne erişim, enformasyon özgürlüğü, serbest haber akışı, enformasyona erişim hakkı, negatif özgürlük ve pozitif özgürlük.
Negatif özgürlük, pür serbest piyasa koşullarında işleyen “fikir pazarı”na dayanan bir özgürlük anlayışıdır. Pozitif özgürlük ise medyanın ve bireylerin özgürlüğünün yasal ve anayasal olarak tanınmasının ötesine geçilerek bu özgürlüklerin kullanılabildiği bir kamu düzenini yani özgürlüğünün uygulanabilir bir hak hâline getirilmesine işaret eder. Özgürlük alanının genişlemesi ile sunduğu hizmetin alıcısı olan bireyin ve toplumun haklarını ihlal etmeden sorumlulukla davranan bir medya ekosisteminin oluşturulması üzerinde çalışılır.
Doğru ile yanlışı, gerçek ile sahteyi ayırt edebilen, enformasyon endüstrisi karşısında otonomisini ve rasyonalitesini koruyabilen, kendi sözünü oluşturup farklı mecralarda ifade edebilen bireyler için, olup biteni hakkıyla bilmeye imkân verecek bir enformasyon ekosisteminin varlığı, temel bir ihtiyaç ve haktır. Bu ihtiyaç ve hak, bireyler kadar sivil toplum, kamu ve özel sektör için de önemli ve vazgeçilmezdir. Bu hak ve gereklilikten hareketle Hutchinson Komisyonu raporu ve devamındaki çalışmalarda dile getirilen özgür ve sorumlu bir medya düzeninin sağlanması ve korunması için hem hukuki hem de etik boyutuyla kurumsallaşmış bir enformasyon ekosisteminin kurulması, BM düzeni içindeki en önemli konulardan biri olagelmiştir. Daha çok Batı’nın kendi içi sorunlarını aşma ve restore etme çabası içindeki bu medya düzeninin temel prensipleri, 1970’lerden itibaren dekolonizasyon sürecinin bir parçası olarak Batı dışı dünya için de adil ve eşit bir şekilde uluslararası düzlemde hayata geçirilmesi talebi güçlü bir şekilde dile getirilir.
Özgür ve sorumlu bir medya yapılanması açısından ise şeffaflık, hesap verebilirlik, bir toplumsal gerçeklik olarak hakikati ve gerçeği aramak ve aktarmak, olup bitenin hakkıyla bilinmesini sağlayacak bir anlatıcı/nakledici olarak gazetecinin konumunun korunması, belli odakların çıkarlarından uzaklaşarak habercilik yapmak, güven, doğruluk ve dürüstlük ilkelerini gözetecek bir arayışın gündemde olduğunu da belirtmek gerekir. Tüm bu çabaların ve tartışmaların merkezinde, özgürlüğünü ve özerkliğini koruyabilen insanın varlığı yer alır. Burada da okur, izleyici, dinleyici ve kullanıcının özgürlüğü, hakları ve sorumlulukları önem kazanır. Bir meslek alanı ve sektör olarak sadece medyanın özgürlüğüne indirgemeden bu özgürlüğü tanımlamada dört unsur ile kapsayıcı bir özgürlük çerçevesi belirlenebilir. Birincisi, erişim boyutudur. Çoğullaştırılmış bilgi kaynakları ile okurun, izleyicinin, dinleyici ve kullanıcının kendisini ilgilendiren güncel gelişmelere, farklı bakış açılarına ve bu gelişmelerin bağlamına erişebilmesidir. İkincisi, özerklik boyutudur. Bireye sunulan enformasyonu, üreticisinin çıkarlarından ve yönlendirme niyetinden bağımsız biçimde değerlendirebilecek bir eleştirel donanıma, yetkinliğe ve bu değerlendirmeyi yapabileceği bir ortama sahip olmasıdır. Üçüncüsü ise korunma boyutudur. Kamu gücünün ötesinde devletin sansüründen değil, bizzat enformasyon üreticisinin gücünden bireyin kasıtlı çarpıtma, propaganda, dezenformasyon ve manipülasyona karşı korunabilmesidir. Dördüncüsü, dijital çağda giderek belirginleşen mülkiyet ve güvence boyutudur. Her bir internet kullanıcısının artık yalnızca pasif bir alıcı değil aynı zamanda bir içerik ve veri üreticisi (prosumer) olduğu bir ortamda, ürettiği bu dijital içerikler birer ekonomik varlıktır. Her bir internet kullanıcısının birer medya profesyoneli gibi enformasyon üretim ve dağıtımında rol aldığı bu süreçte ürettiği dijital varlıklar üzerinde bir mülkiyet hakkına ve bu hakkın keyfi biçimde gasp edilmeyeceğine dair bir güvenceye sahip olması gerekir. “Topluluk kuralları” gibi keyfi bir gerekçe ile kullanıcının sosyal medya hesabını kapatan tekno-oligarklara karşı ulusal veya uluslararası düzeydeki hukuk ve idari güvence, pozitif özgürlük kavramının dijital dünyadaki uygulamasın anlamına gelmiş olur. Aksi takdirde Filstin’le ilgili bir haberi paylaşan bir kullanıcının hesabı herhangi bir açıklama bile yapılmadan kapatılmaktan kurtulamaz. Bu dört boyut bir arada düşünüldüğünde, okur özgürlüğü, basının “ne yayınlayabileceği” sorusundan bağımsız olarak, okurun “neyi, ne kadar doğru, tarihsel-toplumsal bağlım içinde gerçeğin tümünü bilebileceği” ve “ürettiği değer üzerinde ne ölçüde söz ve mülkiyet sahibi olabileceği” sorularını da kapsamış olur. Bu tür bir çerçeve ile tanımlanan ve netleştirilen bir özgürlük ayırımı, medya özgürlüğü ile okur özgürlüğünü birlikte ele almaya imkân verir. Her ne kadar medya, özgürlüğünü okurun haklarına aracılık etme üzerine meşrulaştırsa da bu iki özgürlük her zaman aynı yönde ilerlemez. Medyanın özgürlüğü genişlerken okurun-izleyicinin-dinleyicinin özgürlüğü daralabilir; zira adil, kapsayıcı ve eşitlikçi normlardan ve denetimden uzak kalan medya, sadece siyasal iktidarın değil, sömürgeci güçlerin, medya sahiplerinin, reklam verenlerinin, ideolojik konumlanışının veya salt ticari kaygılarının aracına dönüşür. Nitekim yirminci yüzyıl boyunca medya sektöründeki sahiplik yoğunlaşması ve monopolleşme eğilimi, tam da bu riski somutlaştırmıştır. Medya, devletten özgürleştikçe, bu sefer az sayıda sermaye grubunun elinde, okurun-izleyicinin-dinleyicinin karşısına çıkan seçenekleri daraltan bir yapıya dönüşmüştür. Buna ilave olarak bir de “merkez-çevre” ayrımı ile Batılı hegemonik güçlerin Batı-dışı dünya üzerinde kurduğu yeni tahakküm biçimlerinde ise küre ölçeğinde üretim ve dağıtım boyutuyla enformasyon ekosistemini domine eden Batılı medya kuruluşları ile siyasal ve ekonomik iktidarların örtüşmesini de eklemek gerekir. Bu iktidar örtüşmesinin dayandığı bir başka zemin de “bilgi hiyerarşisi” kavramı ile ifade edilebilecek olan medyanın işleyiş normlarının belirlenmesinde Batılı bilgi ekosisteminin oluşturduğu tahakkümdür. Bu iktidar alanlarındaki örtüşme, soykırımcı bir sömürgeci güce karşı Filistinlilerin mukavemet gösterme ve egemen bir devlet olarak var olma hakkının gayr-i meşru ilan edilmesindeki haber dili örneğinde olduğu gibi Batı-dışı dünya için ayrı bir özgürlük gaspına yol açar. Bu noktada “özgür medya” ile çoğulcu bir medya ekosisteminde okurun olup biteni hakkıyla bilmesine imkân veren özgürlüğün aynı olmadığı ve örtüşmediği de acıktır. Batılı medya kuruluşları, bilgi hiyerarşisini ve sömürgeciliğin mirasını yeni araçlarla sürdürürken haklılığın gaspını da yeniden üreten bir medya ve habercilik pratiğini ortaya koymaktadırlar.
Küre ölçeğinde adil, çoğulcu, eşitlikçi ve etkili bir medya ve iletişim düzeninin yokluğu, buna ilişkin kurucu çabaları da gerekli ve zorunlu kılıyor. Bu noktadaki çaba ve arayışların bir sonuç üretmesi, bir meslek ve kurumsal yapılanma olarak medyanın meşruiyeti, işlevi, sorumlulukları ve varoluşuna dair tartışma ve yaklaşımları epistemik dekolonizasyona tabi tutmaktan geçer. Epistemik alandaki norm belirleme iktidarının katılımcı, adil ve kapsayıcı bir şekilde yeniden düzenlenmesinin ardından, aynı prensipler çerçevesinde adil ve kapsayıcı bir özgürlük ve sorumluluk tanımı ile uygulama alanı düzenlenebilir. Adil bir medya düzeni çabasının teorik temellerini inşa etmek, aynı zamanda uygulanabilir, saygın ve küresel ölçekte etkili olabilen medya meslek ilkelerinin ve buna uygun bir enformasyon ekosisteminin oluşmasını da beraberinde getirecektir.