DÜŞÜNMEYEN İNSAN BİLGİYE ULAŞABİLİR Mİ?

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Taner Doğan*

    Tarih boyunca insanlık bilginin peşinden koştu. Kütüphaneler kurdu, üniversiteler inşa etti, ansiklopediler yazdı, matbaayı icat etti, interneti geliştirdi ve sonunda yapay zekâ üretti. Belki de ilk kez, bilgiye ulaşmanın neredeyse hiçbir çaba gerektirmediği bir çağdayız. Fakat tam da bu yüzden şu soruyu yeniden sormamız gerekiyor: Bilginin arttığı bir çağda, neden hikmet yoksunluğu içindeyiz?

    Platon’a göre insanların en büyük çıkmazı karanlıkta yaşamaları değildi. Asıl problem, gölgeleri hakikat sanmalarıydı. Aradan iki bin beş yüz yıl geçti. Bugün, Modern Çağ’da artık mağaradan çıktığımızı, eğitimle hakikate erdiğimizi düşünüyoruz. Oysa bugün de gördüklerimizi hakikatin kendisi sanma tehlikesi ortadan kalkmış değildir; yalnızca gölgelerin biçimi değişmiştir.

    Hakikatle karşılaşmak
    Bilgi, insanı dönüştürdüğü ölçüde hakiki bilgiye dönüşür. Fakat dönüşüm, yalnızca bilgiye erişmekle değil, onunla meşgul olmakla mümkündür. Martin Heidegger’e göre deneyim emek gerektirir. Düşünce de ancak bu emeğin içinden filizlenir. Bugün ise düşünür (Heidegger düşünürlerin yanına şairleri de ekler) kurduğumuz ilişki giderek yüzeyselleşmektedir, Heidegger’in dikkat çektiği gibi, sanki onlara istediğimiz zaman uğrayıp ayrılabileceğimiz kişiler gibi yaklaşmaktayız. Oysa asıl sorgulamamız gereken, tam da bu ilişki kurma biçimidir. Heidegger’in ifadesiyle bu, gerçek bir karşılaşma değil, yalnızca Umgehendir; yani uğrayıp geçmek, temas edip yoluna devam etmektir. Gerçek ilişki, bir düşüncenin içinde uzun süre kalmayı, onun sorularını ciddiye almayı ve zamanla dönüştürülmeyi gerektirir. Alman düşünüre göre bu yüzeyselliğin temelinde Gerede, yani lakırdı vardır. Lakırdı, hakikati arayan bir konuşma değil; düşünmeden dolaşıma giren sözlerin sürekli yeniden üretilmesidir. Medya, siyaset, iletişim araçları, sanat ve tüketim dünyası bu dolaşımı hızlandırarak insan yaşamını sürekli konuşma, üretme ve tüketme döngüsü içinde tutan kesintisiz bir akış oluşturmaktadır.

    Bu noktada Heidegger’in kullandığı bir başka kavram olan Neugier, yani merak devreye girer. Söz konusu olan, hakikati arayan merak değildir. Sürekli yeni olana yönelen, hiçbir yerde uzun süre kalmayan, yalnızca bir sonrakini görmek isteyen bir meraktır. Seçeneklerin çoğalması, insanın dikkatini tek bir mesele üzerine yöneltmesini zorlaştırmakta, merakın artmasına vesile olmaktadır. Çokluk ilk bakışta bir zenginlik gibi görünse de çoğu zaman anlamın derinleşmesine değil, dağılmasına neden olur. Bugün düşünemeyişimizin temelinde yalnızca dikkat dağınıklığı değil, insan nefsini sürekli cezbeden alternatiflerin artması yatmaktadır. Gazâlî’nin ifadesiyle nefis, hevâya meyleden bir yapıya sahiptir; sürekli yeni istekler ve meşguliyetler üretir. Dijital çağ ise bu eğilimi sınırlandırmak yerine onu sürekli beslemekte, insanın bir düşünce üzerinde uzun süre kalmasını giderek zorlaştırmaktadır.

    Neoliberal düzen, yalnızca alternatifler üretmekle kalmamakta, alternatifin de alternatifini üretmektedir. Böylece insan kendisini sonsuz bir seçenekler dünyasının içinde bulmaktadır. Bu durum dışarıdan bakıldığında renklilik ve çeşitlilik olarak görülebilir. Ancak bu çeşitlilik, düşünceye ve düşüncenin derinleşmesine elverişli bir zemin oluşturmamaktadır. İnsan sürekli yeni olana yönelirken, hiçbir düşüncenin içinde yeterince uzun süre kalamamaktadır.

    Bu anlayış modern eğitim sistemine de sirayet etmiştir. Bilmek, çoğu zaman bilgi sahibi olmakla eş anlamlı görülmektedir. Oysa Heidegger için bilmek, birlikte dönüşmektir. Bir metni okumak onu tüketmek değil, düşünürün yoluna girmek, onun dünyasına dâhil olmaktır.

    Bu noktada Friedrich Schleiermacher’in hermenötik anlayışı hatırlanmalıdır. Ona göre mesele yalnızca okumak değil, anlamaktır. Anlamak ise söylenen sözün ötesindeki anlam ufkuna nüfuz edebilmektir. Bugün ise okuma, çoğu zaman görünür bir faaliyete dönüşmektedir. Paylaşılan kitaplar, alıntılar ve fotoğraflar, okumanın kendisinden çok görünürlüğünü öne çıkarmaktadır. Bunlar okumanın gerçekten deneyimlendiği anlamına gelmez. Deneyim, metni tüketmek değil, metnin insan üzerinde çalışmasına izin vermektir.

    Tamamlanmışlık yanılsaması
    Anlamak, yalnızca metinle kurulan ilişkinin değil, bilgiyle kurulan ilişkinin de meselesidir. İlim peşinde olmak insana “biliyorum” hissi vermez; bilakis onu sürekli arayışta tutar. Teknoloji ve dolayısıyla malumat ise insana tamamlanmışlık hissi verir. Eksiklik insanın kusuru değil, yolculuğunun imkânıdır. İnsan kendisini tamamlamak için dünya ve eşyayla ilişki kurar. İbn Arabî’nin düşüncesinde ise insanın fakrı, giderilmesi gereken geçici bir noksanlık değil, varoluşunun temel bir hâlidir. İnsan kendi kendine yeterli değildir; kemal de bu muhtaçlığı ortadan kaldırmakta değil, onu idrak etmekte aranmalıdır. Fakat teknoloji[1], insana eksikliklerini giderebileceği değil, eksiksiz olabileceği vaadinde bulunur. Böylece kusursuzluk arzusunu besler. Oysa kusur, insanın tamamlanma yolculuğunun vazgeçilmez bir parçasıdır. Tamamlanmak kusurla mümkündür.

    Bugün aradığımız bilgiye birkaç saniye içinde ulaşabilmek, eksiklik hissini de ortadan kaldırıyormuş izlenimi vermektedir. Oysa Heidegger’e göre insanı dönüştüren şey, aldığı cevap değil; soruyla kurduğu varoluşsal ilişkidir. İnsan, bir sorunun içinden geçerek düşünür. Soru, yalnızca cevaba ulaştıran bir araç değil, insanı dönüştüren bir tecrübedir.

    İlim, insanı dönüştürürken aynı zamanda ona haddini bildirir. Malumat ise çoğu zaman yalnızca bilme hissi verir. Fakat bu his, bilginin ahlaki terbiyesini kazandırmaz. Kibir de tam burada ortaya çıkar. Çünkü kibir, bilginin insana sağladığı görünürlük ve üstünlük hissine tutunur. Gazâlî’nin ifadesiyle ilim, nefsi beslemek için değil, nefsi terbiye etmek için talep edilir. Bu nedenle hakiki ilim insanı kendinden emin kılmaz; aksine eksikliğini ve sınırlılığını daha derinden fark ettirir.

    Yapay zekâ ile üretilen belâgat, bu gerilimi daha da keskinleştirmektedir. İnsan, düşüncenin emeğinden geçmeden düşünmüş, idrakin dönüşümünü yaşamadan bilmiş, kelimenin ağırlığını taşımadan konuşmuş gibi görünebilir. Böylece söz pürüzsüzleşirken, insan derinleşememektedir.

    Okumanın sessizliği
    Düşünmenin yolu okumaktan geçer. Fakat mesele yalnızca çok okumak değildir. Hâlâ şairlerin ve düşünürlerin ülkesi miyiz? kitabında Walter Dirks, Almanlar ne okur? başlıklı bir bölüm kaleme alır. Aslında eser, Hessische Rundfunk’ta 1963/64 yılları arasında yayımlanan radyo konuşmalarının metinlerinden oluşmaktadır. Altmış yıl önce yapılan bu tartışmaların merkezinde de Almanya’da okuma kültürünün zayıfladığına dair ciddi endişeler yer almaktadır.

    Dirks, 1960’lı yılların Almanyasında modern tüketim toplumunun etkisiyle kitabın televizyon, gazete ve diğer medya araçlarıyla rekabet etmek zorunda kaldığını belirtir. Gençler Goethe’yi, Schiller’i ya da Hölderlin’i doğrudan okumak yerine, onları okul derslerinden veya özet kitaplardan tanımaya başlamıştır.

    Dirks, Almanya’nın büyük isimler yetiştirmiş olmasına rağmen, bu zengin edebî mirasın uzun yıllar boyunca geniş halk kitlelerine ulaşamadığını da vurgular. Reform sonrasında gelişen eğitim sistemi, eğitimli sınıf ile halk arasında belirgin bir kültürel ayrım oluşturmuştur. “Yüksek edebiyat” büyük ölçüde seçkinlerin alanı olarak kalırken, halk daha çok halk şarkıları, takvimler, dinî metinler ve sözlü kültür aracılığıyla şekillenmiştir.

    Dirks’in dikkat çektiği bir başka nokta ise çok satanlar listeleridir. Ona göre bu listeler, bir toplumun okuma kültürü hakkında tek başına sağlıklı bir fikir vermez. Çünkü bir ülkede hangi kitapların çok sattığını bilmek, o toplumun nasıl okuduğunu göstermeye yetmez. Okuma kültürünü anlayabilmek için eğitim düzeyi, okul sistemi, kütüphaneler, kitapçılar ve medyanın kitapla kurduğu ilişki birlikte değerlendirilmelidir.

    Bugün bu satırlar bize hiç de yabancı gelmemektedir. OECD’nin PISA verileri, 2015 yılından itibaren birçok ülkede evlerde bulunan kitap sayısının azaldığını göstermektedir. Avrupa Birliği verilerine göre ise 16 yaş ve üzerindeki nüfusun yalnızca yaklaşık yarısı son on iki ay içinde en az bir kitap okuduğunu belirtmektedir.

    Elbette burada asıl mesele, ne kadar kitap okunması gerektiği değildir. Asıl soru, nasıl okuduğumuzdur. Bununla birlikte nicelik de bütünüyle önemsiz değildir. Çünkü nicelik, toplumun kitabı düşünsel ve kültürel hayatının neresine yerleştirdiğine dair önemli ipuçları verir. Kitabın gündelik hayattan çekilmesi, düşüncenin de gündelik hayattan çekilmesi anlamına gelir.

    Bir toplumun fikrî dönüşümü, edebiyatla kurduğu ilişkiden bağımsız düşünülemez. Toplum, düşünceye ve edebiyata ihtiyaç duyduğunda nitelikli eserler ortaya çıkar; nitelikli eserler de toplumun bilinç düzeyini yükseltir. Böyle bir bağ kurulabildiğinde edebiyat, yalnızca okunan bir faaliyet olmaktan çıkar, toplumu dönüştüren bir imkâna dönüşür.

    Bilginin bize ulaşması
    Bunun gerçekleşebilmesi için insanın dünyaya yalnızca fayda ve hız açısından bakmayı bırakması gerekir. Modern insan ise sürekli üretmek ister. Sürekli üretmek, sürekli görünür olmak ve sürekli yeni bir şey ortaya koymak zorundaymış gibi hisseder. İnsanın bu arzusu sadece gürültü üretmektedir. Görünür olma arzusu, düşünme sabrının önüne geçer.

    Oysa düşünce, dikkat, sabır ve içselleştirme ister. İnsan ancak bir düşüncenin içinde yeterince uzun süre kaldığında onun tarafından dönüştürülebilir. Nihayetinde mesele bilgiye ulaşmak değil, bilgiyle nasıl bir ilişki kurduğumuzdur. Bilgiyle kurduğumuz ilişki, dünyayla, eşyayla ve nihayetinde kendimizle kurduğumuz ilişkiyi de belirler.

    İbn Arabî’nin düşüncesinden hareketle, bilmek ile bilinen hakikatin insanda bir hâle dönüşmesi arasında bir ayrım yapmak mümkündür. Bilgi, insanın dışında duran ve sahip olunan bir şey olarak kaldığında henüz tamamlanmış değildir; insanın hâline sirayet ettiği ölçüde anlam kazanır.

    Düşünmeyen insan bilgiye erişebilir; ancak bilgiyle hakiki bir ilişki kuramaz. Belki de bugün sormamız gereken soru, bilgiye ulaşıp ulaşmadığımız değil; bilginin bize ulaşıp ulaşmadığıdır.

     

    *Öğretim Üyesi, Queen Margaret Üniversite; Misafir Araştırmacı, London School of Economics and Political Science (LSE)

     

    [1] Bu yazıda teknoloji kavramı, özellikle dijital teknolojileri ve bunların insanın bilgiyle, zamanla ve dünyayla ilişki kurma biçimlerini ifade etmektedir. Teknoloji burada modernliğin hız ve verimlilik anlayışından bağımsız değil, bu anlayışın günümüzdeki tezahürlerinden biri olarak ele alınmaktadır.