DİASPORA, GURBET VE YURT TUTMAK: KENDİ TECRÜBEMİZİ KENDİ KAVRAM DÜNYAMIZDA YORUMLAMAK TÜRKLERİN YURT DIŞINDAKİ TECRÜBESİNİ KENDİ KAVRAM DÜNYASI İÇİNDEN YENİDEN DÜŞÜNMEK


Yasin Salmaz
Giriş
İnsan, yaşadığı dünyayı yalnızca deneyimleriyle değil o deneyimleri adlandırdığı kavramlarla da anlamlandırır. Bir olgunun hangi isimle anıldığı yalnızca dilsel bir tercih değildir aynı zamanda o olgunun nasıl yorumlanacağını, hangi tarihsel bağlama yerleştirileceğini ve hangi anlam dünyası içerisinde okunacağını da belirler. Bu nedenle sosyal bilimlerde kullanılan kavramlar, yalnızca tanımlayıcı araçlar değil aynı zamanda düşünme biçimlerini şekillendiren epistemolojik çerçevelerdir.
Son yıllarda Avrupa’da yaşayan Türk topluluklarını tanımlamak için en yaygın kullanılan kavramlardan biri „diaspora“ olmuştur. Akademik yayınlarda, kamu kurumlarının raporlarında ve siyasal söylemlerde bu kelime giderek daha fazla kullanılmakta, Avrupa’daki Türk nüfusunun tamamına yakınını kapsayan genel bir üst başlık hâline gelmektedir. İlk bakışta bu tercih doğal görünebilir. Zira geniş bir coğrafyaya yayılmış, anavatanıyla ilişkisini sürdüren ve bulunduğu ülkelerde çeşitli kurumsal yapılar oluşturan topluluklar için diaspora kavramı açıklayıcı gibi görünmektedir.
Ancak kavramların yaygınlaşması, onların her durumda doğru olduğu anlamına gelmez. Aksine bir kavram çok farklı tarihsel tecrübeleri aynı başlık altında toplamaya başladığında açıklayıcı gücünü de kademeli olarak kaybetmeye başlar. Sosyal bilimlerde kavramsal genişleme çoğu zaman analitik daralmayı beraberinde getirir. Her göç, diasporaya dönüştüğünde diaspora artık belirli bir tarihsel tecrübeyi değil neredeyse bütün uluslararası göç hareketlerini ifade eden belirsiz bir üst kategoriye dönüşür.
Türklerin Avrupa’ya göçü de tam bu noktada yeniden düşünülmeyi hak etmektedir. Çünkü bu göç hareketi, klasik diaspora örneklerini ortaya çıkaran tarihsel şartlardan önemli ölçüde ayrılmaktadır. Türk işçileri; ülkelerinden sürülerek ayrılmamış, siyasal olarak yurtsuz bırakılmamış ve ana yurtlarını kaybetmemiştir. Büyük çoğunluğu ekonomik gerekçelerle geçici bir süre çalışmak amacıyla yola çıkmış; geride ailelerini, köylerini, şehirlerini ve mezarlarını bırakmıştır. Zaman içinde geçicilik kalıcılığa dönüşmüş fakat bu dönüşüm ana yurdun kaybı anlamına gelmemiştir. Türkiye, göç edenler için daima somut bir coğrafya, canlı bir aidiyet ve ulaşılabilir bir dönüş ihtimali olarak varlığını sürdürmüştür.
İşte tam da bu nedenle Türk göçünü açıklarken kullanılan kavramların yeniden gözden geçirilmesi gerekir. Çünkü her kavram belirli bir tarihsel hafızayı da beraberinde taşır. Diaspora kavramı; sürgün, kopuş ve kaybedilmiş yurt tecrübesi üzerine inşa edilmiş bir düşünce geleneğinin ürünüdür. Oysa Türklerin hafızasında çok daha eski, çok daha yerleşik ve gündelik hayata nüfuz etmiş başka bir kavram bulunmaktadır: “Gurbet”.
Gurbet yalnızca fiziksel uzaklığı ifade etmez. Aynı zamanda insanın yurdundan ayrı kalırken onunla kurduğu duygusal, kültürel ve ahlaki ilişkinin adıdır. Bu nedenle gurbet, göçün yalnızca mekânsal yönünü değil insanın varoluşsal tecrübesini de görünür kılar. Gurbette bulunmak, yurdu kaybetmek değil yurdu uzaktan yaşamaya devam etmektir. Hasret, dönüş ümidi, sıla özlemi, memleket anlatıları ve kuşaklar boyunca aktarılan aidiyet duygusu bu kavramın ayrılmaz parçalarıdır.
Ne var ki Türklerin Avrupa serüveni yalnızca gurbetten de ibaret değildir. İlk kuşakların geçici gördüğü hayat zamanla kalıcı hâle gelmiş; yeni kuşaklar Avrupa’da doğmuş, eğitim almış, çalışmış ve aile kurmuştur. Böylece göç deneyimi yalnızca memleket özlemiyle açıklanamayacak yeni bir aşamaya ulaşmıştır. İnsanlar artık yalnızca uzakta yaşamamış; yaşadıkları yerleri de kendi hayatlarının doğal mekânına dönüştürmüşlerdir. Bu süreç, Türkçede güçlü bir karşılığı bulunan başka bir kavramı gündeme getirir: “Yurt tutmak”.
Yurt tutmak, eski yurdu inkâr etmek değildir. Yeni bir coğrafyada kök salarken eski aidiyeti de birlikte taşımaktır. Avrupa’nın birçok kentinde kurulan mahalleler, camiler, dernekler, esnaf ağları, mezarlıklar ve aile ilişkileri yalnızca kültürel dayanışmanın değil aynı zamanda yeni bir hayat kurma iradesinin de göstergesidir. Dolayısıyla Türk göçü; kaybedilmiş bir yurdun hikâyesinden çok uzakta yaşanan bir gurbet ile yeni bir yurt inşa etme çabasının, iç içe geçtiği karmaşık bir tarihsel süreçtir.
Bu makalenin temel iddiası, Avrupa’daki Türk tecrübesinin yalnızca diaspora kavramı üzerinden okunmasının önemli bir anlam kaybına yol açtığıdır. Diaspora belirli yönleri açıklayabilir ancak bu tecrübenin duygusal, kültürel ve tarihsel katmanlarını bütünüyle karşılayamaz. Buna karşılık gurbet, sıla ve yurt tutmak kavramları birlikte düşünüldüğünde Türk göçünün hem geçmişini hem de bugünkü dönüşümünü daha isabetli biçimde anlamaya imkân vermektedir.
Bu nedenle mesele, diaspora kavramını bütünüyle reddetmek ya da yerine tek bir kelime koymak değildir. Asıl mesele, Türklerin yurt dışındaki hayatını kendi tarihsel ve kültürel hafızasının ürettiği kavramlar üzerinden yeniden okumaktır. Çünkü bazen bir toplumu en iyi anlatan kavramlar, başka dillerden ödünç alınanlar değil o toplumun kendi tecrübesinden doğan kelimelerdir.
I. Yurtsuzlaştırılmanın Hafızası
Bugün sosyal bilimlerde yaygın biçimde kullanılan diaspora kavramı, çoğu zaman uluslararası göçün genel bir adıymış gibi kullanılmaktadır. Oysa kavramın tarihsel serüveni çok daha dar ve belirli bir tecrübeye dayanır. Diaspora; başlangıçta herhangi bir göç hareketini değil ana yurdundan zorla koparılan, farklı coğrafyalara dağılan ve bu kopuşu kolektif hafızasının merkezine yerleştiren toplulukları ifade etmek için geliştirilmiştir.
Kelimenin kökeni Eski Yunancadaki diaspeirein fiiline dayanır ve „saçılmak“, „dağılmak“ anlamına gelir. Ancak bu etimoloji tek başına kavramın bugünkü anlamını açıklamaya yetmez. Diasporaya esas tarihsel içeriğini kazandıran süreç, Yahudi halkının sürgün tecrübesidir. Babil Sürgünü’nden başlayarak yüzyıllar boyunca farklı coğrafyalara dağılan Yahudiler için diaspora yalnızca coğrafi dağılmayı değil kaybedilmiş ana yurdun hafızası etrafında şekillenen ortak bir tarih bilincini ifade etmiştir. Bu nedenle diaspora düşüncesinin merkezinde her zaman geri dönülemeyen ya da geri dönülmesi tarihsel olarak son derece güç olan bir yurt fikri bulunur.
William Safran’ın klasik çalışması, diasporayı tanımlarken bu tarihsel çekirdeği korur. Safran’a göre diasporik topluluklar ortak bir ana yurt hafızasını yaşatır; bu ana yurdu idealize eder, kendilerini yaşadıkları toplumdan bütünüyle özdeşleştirmez ve ana yurtla kurdukları bağı kolektif kimliklerinin temel unsurlarından biri olarak muhafaza eder. Robin Cohen ve Khachig Tölölyan gibi araştırmacılar daha sonra diaspora kavramını genişletmiş olsalar da sürgün, kopuş ve tarihsel dağılma olgusu kavramın merkezindeki yerini korumuştur.
Zamanla küreselleşmenin hızlanmasıyla birlikte diaspora kavramı çok daha geniş bir kullanım alanı kazandı. İşçi göçleri, ticaret ağları, eğitim amaçlı uluslararası hareketlilik ve hatta yüksek nitelikli profesyonellerin dolaşımı bile kimi zaman diaspora başlığı altında değerlendirilmeye başlandı. Bu genişleme, kavramın farklı göç biçimlerini karşılaştırma açısından önemli avantajlar sağladı ancak aynı zamanda tarihsel özgüllüğünü de zayıflattı. Çünkü sürgün ile gönüllü göç, yurtsuzlaştırma ile ekonomik hareketlilik veya devlet şiddeti ile çalışma amacıyla yapılan göç aynı tarihsel deneyimler değildir.
Tam da bu noktada Türklerin Avrupa’ya göçü dikkatle incelenmelidir. 1960’lı yıllarda başlayan işçi göçü, esas itibarıyla iki devlet arasında yapılan iş gücü anlaşmalarının sonucunda gerçekleşmiştir. Bu insanlar ülkelerinden kovuldukları için değil çalışmak ve ailelerinin ekonomik şartlarını iyileştirmek amacıyla yola çıkmışlardır. Çoğu, birkaç yıl içinde geri döneceğine inanmış; evlerini satmamış, topraklarını terk etmemiş, Türkiye ile bağlarını koparmamıştır. Bavullarında yalnızca giysilerini değil dönüş planlarını da taşımışlardır.
Bu yüzden Türk göçünün ilk kuşağını anlamak için „yurtsuzlaştırılma“ kavramı açıklayıcı değildir. Onlar yurtlarını kaybetmemiştir yalnızca ondan uzak yaşamışlardır. Aradaki fark, ilk bakışta küçük görünse de göç tecrübesinin bütün anlamını değiştirecek kadar derindir
II. Gurbet: Kaybedilen Değil, Uzakta Yaşatılan Yurt
Türklerin Avrupa’ya göçünü anlamaya çalışırken çoğu zaman gözden kaçan temel mesele, göçün yalnızca fiziksel bir yer değiştirme olmadığıdır. İnsan, yaşadığı coğrafyayı değiştirebilir fakat aidiyetini, hafızasını ve yurt tasavvurunu aynı hızla değiştiremez. Bu nedenle göç, yalnızca kilometrelerle ölçülebilecek bir hareket değildir. Aynı zamanda insanın zamanla, mekânla ve kimliğiyle kurduğu ilişkinin yeniden biçimlenmesidir.
Türkçede bu tecrübeyi karşılayan en köklü kavramlardan biri “gurbet”tir.
Bugün günlük dilde çoğu zaman yalnızca „yurt dışında olmak“ anlamında kullanılan gurbet kelimesi, aslında bundan çok daha derin bir anlam dünyasına sahiptir. Divan edebiyatından halk şiirine, tasavvuf geleneğinden anonim türkülere kadar uzanan geniş bir kültürel hafızada gurbet, yalnızca uzaklığı değil ayrılığı, hasreti, sabrı, bekleyişi ve kavuşma umudunu ifade eder. Gurbet, insanın kendi yurdundan mahrum bırakılmasını değil yurdundan ayrı düşmesini anlatır. Bu ayrılıkta acı vardır fakat bu acı, geri dönülemeyecek bir kopuşun değil uzakta da olsa varlığını sürdüren bir aidiyetin acısıdır.
Bu nedenle gurbetin merkezinde kayıp değil mesafe bulunur.
Diaspora literatüründe ana yurt çoğu zaman tarihsel olarak yitirilmiş, ulaşılması güç ya da siyasal olarak geri dönülmesi mümkün olmayan bir merkezdir. Oysa gurbet tecrübesinde yurt hâlâ vardır. Köy yerindedir. Mahalle yerindedir. Anne-baba aynı evdedir. Mezarlık aynı tepede durmaktadır. Çocukluk hatıraları silinmemiştir. İnsan yalnızca onlardan uzaktadır.
Bu fark, ilk bakışta yalnızca duygusal gibi görünse de aslında sosyolojik açıdan son derece belirleyicidir. Çünkü kaybedilmiş bir yurt ile uzakta kalınan bir yurt aynı davranış kalıplarını üretmez. Kaybedilen yurt, hafızada idealize edilen geçmişe dönüşür. Uzakta bırakılan yurt ise günlük hayatın canlı bir parçası olmaya devam eder.
Nitekim Avrupa’ya giden ilk kuşak Türk işçilerinin hayatına bakıldığında bunun sayısız örneği görülmektedir. Çoğu işçi; maaşının önemli bir bölümünü Türkiye’ye göndermiş, köyünde ev yaptırmış, tarla satın almış veya mevcut mülkünü korumuştur. Yaz tatilleri yalnızca dinlenme amacı taşımamış, memlekete dönüş ritüelinin önemli bir parçası hâline gelmiştir. Çocukların Türkçe öğrenmesi, akrabalarla bağların sürdürülmesi, düğünlerin Türkiye’de yapılması ya da cenazelerin memlekete götürülmesi, ana yurdun gündelik hayatın dışında kalmadığını açıkça göstermektedir.
Bu durum diaspora literatüründe sıkça vurgulanan „kolektif hafızanın korunması“ olgusundan farklıdır. Çünkü burada hatırlanan yalnızca geçmiş değildir aynı zamanda bugün de yaşanmaya devam eden bir ilişki vardır. Türkiye, Avrupa’daki milyonlarca insan için nostaljik bir sembolden ibaret olmamıştır. Televizyon yayınları, gazeteler, telefon görüşmeleri, internet, sosyal medya ve ucuzlayan ulaşım imkânları sayesinde ana yurt, gündelik hayatın sürekli temas edilen bir parçası olarak varlığını sürdürmüştür.
Bu yüzden gurbet, donmuş bir hafızadan çok yaşayan bir ilişkinin adıdır.
Hasret de tam bu noktada ortaya çıkar. Hasret, olmayan bir şeye değil var olan fakat ulaşılamayan bir şeye duyulur. Gurbet türkülerinde sıkça tekrar edilen sıla özlemi, bunun en açık göstergesidir. Sıla, yalnızca doğulan yer değildir insanın kendisini tamamlanmış hissettiği aidiyet alanıdır. Bu nedenle gurbet ile sıla birbirini var eden iki kavramdır. Gurbet ancak sıla varsa anlam kazanır; sıla da ancak gurbet yaşandığında özleme dönüşür.
Türk halk edebiyatında ve anonim kültürde gurbet temasının bu kadar güçlü olmasının nedeni de budur. Âşık Veysel’in dizelerinde, Karacaoğlan’ın şiirlerinde, yüzlerce halk türküsünde gurbet yalnızca coğrafi bir uzaklık değildir. İnsan, kendi yurdundan uzakta eksik kalan bir varlık olarak resmedilir. Fakat bu eksiklik umutsuz değildir. Çünkü gurbetin içinde her zaman kavuşma ihtimali yaşamaya devam eder.
Avrupa’ya göç eden ilk kuşakların zihinsel dünyası da büyük ölçüde bu düşünce etrafında şekillenmiştir. Almanya, Hollanda, Belçika ya da Fransa, uzun yıllar boyunca „çalışılan yer“ olarak görülmüş; Türkiye ise „yaşanacak yer“ olmayı sürdürmüştür. Emeklilikten sonra kesin dönüş planları, memlekette yapılan yatırımlar ve çocukların bir gün Türkiye’ye döneceğine ilişkin beklentiler bu zihniyetin doğal sonuçlarıdır. Her ne kadar bu planların önemli bir kısmı gerçekleşmemiş olsa da onların varlığı bile gurbetin diasporadan farklı bir aidiyet biçimi ürettiğini göstermektedir.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır. Gurbet, romantize edilmesi gereken bir durum değildir. Avrupa’daki Türk işçiler ağır çalışma koşullarıyla karşılaşmış, ayrımcılık yaşamış, dil bilmeden yeni bir hayata tutunmaya çalışmış ve çoğu zaman yalnızlık duygusuyla mücadele etmiştir. Gurbet; acıyı dışlamaz, tam tersine onu görünür kılar. Ancak bu acının kaynağı ana yurdun kaybı değil ana yurttan uzak kalmaktır. İşte bu nedenle gurbet, sürgünden farklıdır.
Edward Said sürgünü, insan ile yurdu arasındaki onarılamaz yarılma olarak tanımlar. Sürgünde dönüş ihtimali ya tamamen ortadan kalkmıştır ya da siyasal koşullar nedeniyle son derece güçleşmiştir. Gurbet ise böylesi kesin bir kopuş içermez. Dönüş mümkündür hatta çoğu zaman sürekli ertelenen bir ihtimal olarak insanın zihninde yaşamaya devam eder. Gerçekleşmese bile bu ihtimalin varlığı, aidiyet duygusunu canlı tutar.
Tam da bu nedenle Avrupa’daki Türklerin hafızasında „gurbetçi“ kelimesi, „diaspora mensubu“ ifadesinden çok daha doğal ve sahici bir karşılık bulmuştur. İnsanlar kendilerini uzun yıllar boyunca diaspora olarak değil gurbetçi olarak tanımlamışlardır. Bu tercih yalnızca dilsel bir alışkanlık değildir göçün nasıl deneyimlendiğine ilişkin güçlü bir ipucudur. Çünkü insanlar; çoğu zaman kendi hayatlarını, akademik literatürün değil yaşadıkları tecrübenin ürettiği kavramlarla anlatırlar.
Ne var ki Türklerin Avrupa hikâyesi yalnızca gurbet kavramıyla da bütünüyle açıklanamaz. Zaman ilerledikçe ilk kuşağın geçici gördüğü hayat kalıcı hâle gelmiş, ikinci ve üçüncü kuşaklar Avrupa’da doğmuş, eğitim almış, çalışmış ve kendi geleceklerini bu ülkelerde kurmaya başlamıştır. Böylece göç yalnızca uzakta yaşanan bir hayat olmaktan çıkmış, yeni bir toplumsal gerçekliğe dönüşmüştür.
İşte bu noktada karşımıza başka bir kavram çıkar: “Yurt tutmak”.
III. Yurt Tutmak: Kalıcılığın İnşası
Göç üzerine yapılan tartışmaların önemli bir kısmı, insanların bir yerden başka bir yere gitmesiyle ilgilenir. Oysa en az bunun kadar önemli olan başka bir soru daha vardır: İnsan, gittiği yerde nasıl yaşamaya başlar? Göçün ilk anı kadar, göçün zaman içinde nasıl bir toplumsal gerçekliğe dönüştüğü de dikkatle incelenmelidir. Çünkü hiçbir göç deneyimi yalnızca hareketten ibaret değildir. Asıl belirleyici olan, hareketin ardından kurulan hayattır.
Türklerin Avrupa tecrübesi de bu açıdan dikkate değerdir. İlk kuşak işçilerin büyük bölümü birkaç yıl çalışıp Türkiye’ye dönmeyi planlamıştı. Bu nedenle yaşadıkları ülkeler uzun süre „geçici çalışma alanı“ olarak görüldü. Ancak ekonomik şartlar, çocukların eğitimi, aile birleşimleri, kurulan sosyal ilişkiler ve zamanın kendisi bu geçiciliği giderek kalıcılığa dönüştürdü. Birkaç yıl sürmesi beklenen hayat, onlarca yılı kapsayan yeni bir yaşam biçimine evrildi.
İşte bu dönüşüm, yalnızca gurbet kavramıyla açıklanabilecek bir süreç değildir.
Çünkü gurbet, yurtla kurulan mesafeyi anlatırken zaman içinde yaşanılan yerde oluşan yeni aidiyet biçimlerini tek başına açıklamakta yetersiz kalır. İnsan yalnızca özlem duyan bir varlık değildir. Aynı zamanda yaşadığı yerde düzen kuran, ilişkiler geliştiren, çocuk yetiştiren, hatıralar biriktiren ve zamanla bulunduğu mekâna kök salan bir varlıktır.
Türkçede bu süreci karşılayan güçlü bir ifade vardır: “Yurt tutmak”.
Yurt tutmak, yeni bir coğrafyayı yalnızca ikamet edilen yer olmaktan çıkarıp hayatın doğal mekânına dönüştürmektir. Buradaki „tutmak“ fiili son derece anlamlıdır. Çünkü yurt; hazır bulunan bir şey değildir, zaman içinde kurulan, emek verilen ve yaşanarak inşa edilen bir aidiyet alanıdır. İnsan yalnızca bir ev satın alarak yurt edinmez. Komşuluk ilişkileri kurarak, çocuklarını büyüterek, ölülerini toprağa vererek, gündelik hayatın ritmini oluşturarak yurt tutar.
Bu yönüyle yurt tutmak, asimilasyonla karıştırılmamalıdır.
Asimilasyon, önceki kimliğin çözülmesini ve baskın kültür içinde erimesini ima eder. Oysa yurt tutmak, eski aidiyetin inkârı üzerine kurulmaz. İnsan hem geldiği yeri unutmadan hem de yaşadığı yere bağlanarak yeni bir hayat kurabilir. Bu nedenle yurt tutmak, iki aidiyet arasında zorunlu bir tercih değil iki farklı hayat alanını aynı anda taşıyabilme becerisidir.
Avrupa’daki Türk topluluklarının gelişimi bu durumu açık biçimde göstermektedir. İlk yıllarda yalnızca işçi yurtları ve fabrikalar etrafında şekillenen hayat; zamanla mahallelere, esnaf ağlarına, camilere, kültür derneklerine, spor kulüplerine ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarına dönüşmüştür. Berberler, fırınlar, kasaplar, restoranlar, yayınevleri, hukuk büroları, sağlık merkezleri ve eğitim kurumları yalnızca ekonomik faaliyetlerin değil aynı zamanda kalıcı bir toplumsal hayatın göstergeleridir.
Bu kurumlar çoğu zaman yanlış biçimde „kültürel kapanma“ olarak yorumlanmıştır. Oysa sosyolojik açıdan bakıldığında bunlar, göçmen toplulukların yeni hayatlarını sürdürebilmeleri için geliştirdikleri doğal dayanışma mekanizmalarıdır. Tarih boyunca farklı göç hareketlerinde benzer örnekler görülmüştür. İtalyanların Little Italy mahalleleri, Çin mahalleleri, Yahudi cemaatleri veya Ermeni ticaret ağları da benzer biçimde hem kültürel süreklilik sağlamış hem de yeni toplumla ilişki kurmanın araçlarından biri olmuştur.
Türklerin Avrupa’da oluşturduğu kurumlar da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bunlar, yalnızca Türkiye’nin uzantıları değildir aynı zamanda Avrupa’da kurulan yeni hayatın parçalarıdır. Çocukların eğitim aldığı okullar, yerel seçimlerde görev alan siyasetçiler, üniversitelerde çalışan akademisyenler, sanatçılar, girişimciler ve farklı meslek gruplarında yetişen yeni kuşaklar, artık bu ülkelerin toplumsal dokusunun da ayrılmaz bir parçasıdır.
Yurt tutmanın en güçlü göstergelerinden biri ise çoğu zaman gözden kaçan bir olgudur: “Mezarlıklar”.
Bir topluluğun ölülerini nereye defnettiği, onun geleceğe dair tasavvurunu da gösterir. İlk kuşak Türk işçilerinin önemli bir kısmı cenazelerinin Türkiye’ye götürülmesini istemiştir. Çünkü nihai aidiyet hâlâ memleket olarak görülmektedir. Ancak sonraki kuşaklarla birlikte Avrupa’daki Müslüman mezarlıklarının sayısı artmış, birçok aile yakınlarını yaşadıkları şehirlerde toprağa vermeyi tercih etmeye başlamıştır. Bu yalnızca pratik bir tercih değildir. Aynı zamanda „burası da artık bizim hayatımızın parçasıdır.“ düşüncesinin sessiz fakat güçlü bir ifadesidir.
İnsan; çocuklarını büyüttüğü, ömrünü geçirdiği ve ölülerini emanet ettiği yere karşı bambaşka bir bağ geliştirir. Bu nedenle mezarlıklar, yurt tutmanın en görünür sembollerinden biridir.
Ancak yurt tutmak, ana yurdun unutulması anlamına gelmez. Avrupa’daki Türklerin önemli bir kısmı hâlâ Türkiye ile yoğun ekonomik, kültürel ve duygusal ilişkilerini sürdürmektedir. Yaz tatilleri, aile ziyaretleri, düğünler, cenazeler, akrabalık bağları ve kültürel alışkanlıklar iki ülke arasında canlı bir dolaşım oluşturmaktadır. Günümüz iletişim teknolojileri de bu bağı önceki göç hareketlerine kıyasla çok daha güçlü hâle getirmiştir.
Bu durum klasik diaspora modellerinden farklı fakat küreselleşme çağının çok katmanlı aidiyet biçimlerine daha yakın bir tablo ortaya çıkarmaktadır. İnsanlar artık yalnızca tek bir yere ait olmak zorunda değildir. Birden fazla mekâna aynı anda aidiyet geliştirebilir farklı toplumsal çevreler içinde birden fazla kimliği birlikte yaşayabilir. Türklerin, Avrupa tecrübesi de tam olarak bu çoğul aidiyet biçimini yansıtmaktadır.
Bu nedenle Avrupa’daki Türklerin hikâyesi yalnızca geçmişe dönük bir özlem hikâyesi değildir. Aynı zamanda geleceğe yönelik bir inşa hikâyesidir. Gurbet; geçmişle bağı canlı tutarken yurt tutmak, geleceği kurma iradesini ifade eder. Birincisi hafızayı, ikincisi hayatı temsil eder. Türk göçünün özgünlüğü de tam burada ortaya çıkar. Avrupa’da yaşayan milyonlarca insan ne ana yurdunu tamamen geride bırakmış ne de yaşadığı ülkeyi yalnızca geçici bir konaklama alanı olarak görmüştür. Aksine iki farklı aidiyet alanı arasında kendine özgü bir yaşam biçimi geliştirmiştir.
Bu nedenle Türklerin Avrupa serüveni ne yalnızca diaspora kavramıyla ne de yalnızca gurbet kavramıyla bütünüyle açıklanabilir. Ancak bu üç kavram “gurbet, sıla ve yurt tutmak” birlikte düşünüldüğünde bu tarihsel tecrübenin hem duygusal hem toplumsal hem de kültürel boyutları daha görünür hâle gelir.
- Sonuç: Türklerin Avrupa Tecrübesini Kendi Kavramlarıyla Düşünmek
Kavramlar yalnızca bir olguyu adlandırmaz, aynı zamanda onu belirli bir bakış açısından görünür kılar. Bu nedenle hangi kavramı kullandığımız yalnızca terminolojik bir tercih değil aynı zamanda nasıl düşündüğümüzün de göstergesidir. Türklerin Avrupa’daki tarihsel serüveni söz konusu olduğunda da mesele, yalnızca „hangi kelimenin daha doğru olduğu“ değil bu tecrübeyi, hangi anlam dünyası içerisinde okuduğumuzdur.
Diaspora kavramı, sosyal bilimlerde önemli bir açıklama gücüne sahiptir. Özellikle ana yurdundan zorla koparılan, siyasal ya da tarihsel nedenlerle dağılan ve kolektif kimliğini kaybedilmiş bir yurt etrafında yeniden kuran toplulukları anlamada vazgeçilmez bir kavramsal çerçeve sunmaktadır. Ancak bu kavramın tarihsel bağlamı dikkate alınmadan her uluslararası göç hareketine uygulanması, açıklayıcı gücünü zayıflatmaktadır.
Türklerin Avrupa’ya göçü, klasik diaspora örneklerinden önemli ölçüde ayrılır. Bu göç, sürgünle başlamamıştır. İnsanlar ana yurtlarını kaybetmemiş, yurtsuz bırakılmamış ve geri dönüş ihtimalinden tamamen mahrum kalmamıştır. İlk kuşaklar, çoğu zaman birkaç yıl çalışıp memlekete dönme düşüncesiyle yola çıkmış; zaman içerisinde bu geçicilik kalıcı bir hayata dönüşmüştür. Ancak bu dönüşüm, ana yurtla kurulan ilişkinin sona erdiği anlamına gelmemiştir.
Öyle ki Türkiye uzun yıllar boyunca Avrupa’da yaşayan milyonlarca insan için yalnızca doğdukları ülke değil ailelerinin, akrabalarının, çocukluk hatıralarının ve kültürel aidiyetlerinin merkezi olmaya devam etmiştir. Yaz tatilleri, düğünler, cenazeler, bayramlar, televizyon yayınları, gazeteler ve daha sonra dijital iletişim araçları, bu bağı sürekli canlı tutmuştur. Böyle bir tecrübeyi yalnızca „diaspora“ kavramıyla açıklamaya çalışmak, göçün en belirgin yönlerinden birini görünmez hâle getirmektedir.
İşte bu noktada gurbet kavramı farklı bir yorum imkânı sunmaktadır.
Gurbet, kaybedilmiş bir yurdu değil; uzakta yaşatılan bir yurdu anlatır. İnsanın aidiyetini geride bırakmadan başka bir coğrafyada yaşamasını ifade eder. Bu nedenle gurbet, yalnızca mekânsal uzaklığı değil; hasreti, bekleyişi, dönüş düşüncesini ve sılayla sürdürülen canlı ilişkiyi de kapsar. Avrupa’daki ilk kuşak Türk işçilerinin hayatına bakıldığında bu kavramın, onların tecrübesini açıklamada çok daha doğal bir karşılık ürettiği görülmektedir.
Bununla birlikte göçün zaman içerisindeki dönüşümü, yalnızca gurbet kavramıyla da açıklanamaz. Çünkü Avrupa’da doğan yeni kuşaklar artık yalnızca uzakta yaşayan insanlar değildir. Onlar eğitimlerini burada almış, mesleklerini burada edinmiş, ailelerini burada kurmuş ve hayatlarını büyük ölçüde bu toplumların içinde şekillendirmiştir. Böylece göç yalnızca ana yurtla sürdürülen ilişkinin değil aynı zamanda yeni bir hayat kurma iradesinin de hikâyesine dönüşmüştür.
Bu dönüşümü görünür kılan kavram ise “yurt tutmak”tır.
Yurt tutmak, eski yurdu terk etmek değildir. Aynı şekilde yeni yurdu mutlaklaştırmak da değildir. İnsan; geldiği yeri unutmadan yaşadığı yere bağlanabilir, iki farklı aidiyet alanını aynı hayat içerisinde birlikte taşıyabilir. Avrupa’daki Türklerin kurdukları mahalleler, camiler, dernekler, işletmeler, kültür merkezleri, siyasal temsil biçimleri ve hatta mezarlıkları, bu uzun tarihsel sürecin somut göstergeleridir. Bunlar yalnızca kültürel kimliğin korunmasına değil aynı zamanda yeni bir toplumsal hayatın kurulmasına da işaret etmektedir.
Dolayısıyla Türklerin Avrupa tecrübesi, tek bir kavramın içine sığdırılamayacak kadar çok katmanlıdır. Bununla birlikte bu tecrübeyi anlamaya çalışırken kavramların tarihsel yükünü göz ardı etmemek gerekir. Diaspora, belirli bir tarihsel hafızanın ürünüdür. Gurbet ise Türkçenin yüzyıllar boyunca biriktirdiği kültürel ve varoluşsal tecrübenin adıdır. Yurt tutmak ise göçün zaman içerisinde ürettiği yeni hayatı ifade eder.
Bu üç kavram arasında hiyerarşik bir ilişki kurmaktan ziyade, bu kavramlardan her birinin farklı bir boyutu görünür kıldığı söylenebilir. Ancak Avrupa’daki Türklerin hikâyesinin merkezine yerleştirilecek temel kavramın hangisi olduğu sorulduğunda cevap büyük ölçüde değişmektedir. Eğer bu hikâye; sürgünün, yurtsuzlaştırılmanın ve kaybedilmiş ana yurdun hikâyesi olarak okunacaksa “diaspora” kavramı ön plana çıkar. Fakat mesele ana yurduyla bağını hiçbir zaman koparmamış; uzun yıllar boyunca sılayı, hayatının merkezinde tutmuş ve zamanla yaşadığı ülkelerde yeni bir hayat kurmuş milyonlarca insanın ortak tecrübesini anlamaksa “gurbet” ve “yurt tutmak” çok daha güçlü açıklama imkânları sunmaktadır.
Belki de bu nedenle Avrupa’daki Türkler, onlarca yıl boyunca kendilerini „diaspora“ olarak değil „gurbetçi“ olarak adlandırmışlardır. Bu tercih; yalnızca gündelik dilin bir alışkanlığı değildir yaşanan hayatın, kavramsallaştırılma biçimidir. İnsanlar; çoğu zaman kendi tecrübelerini en doğru biçimde, kendi dillerinin ürettiği kavramlarla anlatırlar.
Sonuç olarak Türklerin Avrupa’daki tarihsel serüveni yalnızca göç tarihinin değil aynı zamanda kavramlar tarihinin de yeniden düşünülmesini gerektirmektedir. Toplumların; kendilerini hangi kelimelerle anlattıkları, en az yaşadıkları olaylar kadar önemlidir. Çünkü bazen bir kelime, uzun bir tarihin taşıyamadığı kadar derin bir hafızayı içinde barındırır.
Kaynakça
- Abadan-Unat, Nermin. Bitmeyen Göç: Konuk İşçilikten Ulusötesi Yurttaşlığa. İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.
- Anderson, Benedict. Hayali Cemaatler. İstanbul: Metis Yayınları.
- Brubaker, Rogers. “The ‘Diaspora’ Diaspora.” Ethnic and Racial Studies, 2005.
- Clifford, James. “Diasporas.” Cultural Anthropology, 1994.
- Cohen, Robin. Global Diasporas: An Introduction. Routledge.
- Faist, Thomas. The Volume and Dynamics of International Migration and Transnational Social Spaces. Oxford University Press.
- Kaya, Ayhan. Islam, Migration and Integration. Palgrave Macmillan.
- Mandel, Ruth. Cosmopolitan Anxieties: Turkish Challenges to Citizenship and Belonging in Germany. Duke University Press.
- Safran, William. “Diasporas in Modern Societies: Myths of Homeland and Return.” Diaspora, 1991.
- Said, Edward W. Reflections on Exile and Other Essays. Harvard University Press.
- Tölölyan, Khachig. “The Nation-State and Its Others.” Diaspora, 1991.
- Vertovec, Steven. Transnationalism. Routledge.
- Alman Federal Siyasi Eğitim Merkezi (Bundeszentrale für politische Bildung – bpb), göç ve diaspora yayınları.
- DOMiD – Dokumentationszentrum und Museum über die Migration in Deutschland, göç tarihi arşivleri.