MANTIKU’T-TAYR’DA SÜLÛK ÖNCESİ TEREDDÜTLER: KUŞLARIN SORULARI VE HÜTHÜT’ÜN CEVAPLARI

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Turgay Şafak

    Feridüddin Attar’ın Mantıku’t-tayr adlı eserinde kuşların Simurg’u bulma arzusuyla yola koyulma hazırlıklarını, daha doğrusu Hüthüt’ün kuşları bu yola ve yolda karşılaşacakları zorluklara karşı hazırlarken kuşlardan bazılarının yola çıkmamak için dile getirdikleri bahaneleri Sabah Ülkesi’nin seksen yedinci sayısında yazmıştım. Mantıku’t-tayr’ın ilk bölümlerinde on kuş, sahip oldukları hususiyetleri de öne sürerek yola çıkmak istemediklerini söylemişti. Hikâyenin ilerleyen kısımlarında Hüthüt kuşlara Şeyh San’an’ın sergüzeştini anlattıktan sonra bazı kuşlar, başlarına neyin geleceğinden emin olamadıkları için yine muhtelif bahanelerle yola çıkmak istemez; yola nasıl çıkacaklarını, neyle karşılaşacaklarını ve akıllarına takılan soruları sormaya başlarlar.

    Hüthüt’ten Şeyh San’an hikâyesini dinleyen kuşları bir korku kaplar ve tehlikelerle dolu bu yola çıkıp çıkmama hususunda şüpheye düşerler. Kuşlar hep bir ağızdan Hüthüt’ten kürsüye çıkmasını ve sahip olduğu tecrübeleri kendileriyle paylaşmasını isterler. Zira Hüthüt Hz. Süleyman’ın huzurunda bulunduğundan usul ve erkândan haberdardı. Kuşlar, onun dünyanın dört bir yanını dolaşması sebebiyle yolların tehlikeli ve güvenli yerlerini iyi bildiğini düşündükleri ve onu kendilerine kılavuz ve önder seçtikleri için akıllarına takılan soruları cevaplamasını isterler.

    Seyrüsülûke başlarken zihinde hiçbir soru ve şüphenin kalmaması gerektiği ve büyük bir teslimiyetle yola çıkılması elzem olduğu için kuşlar da yola koyulmadan önce şüpheye düştükleri konuları Hüthüt’e sormak istediler. Bu bölümde, toplam yirmi iki kuşun sorusu bize aktarılır. Bunlardan bazıları kendi zafiyetlerini veya sahip oldukları bazı özellikleri öne sürerek yola çıkamayacaklarını dile getirirken bazıları da yolda neyle karşılaşacaklarına dairdir. Hüthüt, her birinin sorusuna uygun olarak bazen sert bir üslup kullanarak, bazen muhatabını överek, bazen de azarlayarak cevap verir.

    Sorulan ilk soru “Sen neyle bizim önümüze geçtin? Sen de bizim gibi hakikati aramaktayken seninle bizim aramızdaki farkın kaynağı nedir?” sorusuydu. Hüthüt’ün sahip olduğu özellikleri nasıl elde ettiğini merak eden kuşlara bu makamın altın veya gümüşle kazanılamayacağını, Süleyman Peygamber’in nazarının bir an kendisine düştüğünü ve bu makama bu sayede ulaştığını söyler. Hüthüt bunu belirttikten sonra, evliyanın nazarının tesir edebilmesi için ibadetlerde devamlı olunması gerektiğini de sözlerine ekler.

    Attar bu bölümde; yolu pirsiz katetmenin mümkün olmadığını, pirin mürit için bir sığınak olduğunu ve yola pirle çıkılmazsa mesafe alınamayacağını söyler.

    Bir başka kuş Hüthüt’e yola çıkmak için takatsiz olduğunu söyleyerek yola nasıl çıkacağını sorar. “Kuvvetsiz, güçsüz, aciz bir kuş vadileri nasıl aşar? Ateşten dağları aşmak kolay değildir. Bu yolda binlerce baş kesildi, nice kanlar döküldü. Benim gibi bir zavallı böyle çetin bir yola nasıl çıkar?” diyerek sorularını sürdürür. Hüthüt’ün buna cevabı bu yolda zelil bir şekilde ölmenin burada inleye inleye can vermekten evla olduğudur. İşinin eri olanın bu yola ayak basması gerektiğini dile getirir.

    Bir başka kuş, çok günahkâr olduğunu dile getirir ve bu şekilde Simurg’un huzuruna nasıl çıkacağını sorar. “Makamı Kaf Dağı’nda olan Simurg’un huzuruna bir sinek nasıl erişebilir?” diye sorar. Burada üzerinde durulan konu, Allah’tan ümit kesmemektir. Günah işlenmiş olsa bile tövbe kapısı açıktır. Samimi bir şekilde tövbe kapısından giren kişiye binlerce lütuf ve ihsanın ulaşacağı ifade edilir.

    Attar bu soruları ortaya koyarken aslında farklı ruh hâllerine sahip insanların karşılaşacağı sorunları göstermeyi hedeflemektedir. Her bir soru, sahip olduğumuz farklı bir zafiyete işaret etmektedir.

    Bir başka kuşun sorusu da tabiatı sürekli değişen; bazen rint, bazen zahit, bazen sarhoş, bazen ayık, bazen harabatta, bazen camide görülen kimselerin durumuyla ilgilidir. Hüthüt buna cevap verirken bunun herkeste olabileceğini, insanın ruhunun değişken olduğunu, aynı makamda daima sabitkadem olan kimselerin az bulunduğunu dile getirir. Dikkat edildiğinde fark edileceği gibi Hüthüt kuşların bahanelerine karşı yumuşak bir dil kullanmaktadır. Kestirip atmamakta; insanların sahip oldukları eksikler, hatalar ve zafiyetlerle de hedeflerine ulaşabileceklerini göstermektedir.

    Kuşlardan bir diğeri, nefsinin kendisine düşman olduğunu belirterek kendisine eşlik eden bir yankesiciyle nasıl yolculuk yapıp kendini güvende hissedebileceğini sorar. Burada nefis, insanın hakikat yolculuğunda karşısına çıkan, yolunu kesen bir köpeğe benzetilir. Hüthüt’ün buradaki tavsiyesi, nefsin kendisini ayaklar altına alıp rezil etmesinin önüne geçmesidir. Nefsine kul köle olanın üzerine şehvetten bir ateş atılmıştır.

    Hüthüt’e yöneltilen bir başka soruda kuşlardan biri; kalp huzuruna erdiği zaman şeytanın birden önüne çıkıp yolunu kestiğini, onunla başa çıkamamaktan korktuğunu ve nihayetinde kalbine bir perişanlık çöktüğünü söyler. Bunun üzerine Hüthüt nefsin elinden kurtulmadıkça huzura erilemeyeceğini, dünya sevgisinin ve arzuların şeytan olduğunu dile getirir. İnsan dünya malına meylettikçe şeytanın hedefi olmaktan kurtulamaz. Dünya malından el çektiği takdirde rahata erecektir. Yolunu kesen şeytandan kurtulmak için atılması gereken adımlar vardır. Dünyaya haddinden fazla değer veren, ömrünü ona ulaşma arzusuyla geçiren kişi, sonunda ondan daha aşağı bir makama erişir.

    İnsanın sahip olduğu zafiyetler, kötü hasletler ve kötü huylar hakkında Hüthüt’e yönelen sorulardan bir diğeri altın sevgisidir. Kuşlardan biri ortaya çıkıp altını çok sevdiğini, altına olan sevgisi yüzünden canından bile vazgeçebileceğini söyler. Buna cevap olarak Hüthüt şöyle der: “Ey surete takılıp kalmış olan gönlünde mana sabahı gizlenmiş senin!” Hüthüt’ün buradaki tavsiyesi, suretten kurtulup manaya yönelmeleri, manayı aramaları ve manayı bulmalarıdır.

    Bir başka kuş, doğup büyüdüğü, yaşadığı yerleri terk edip Simurg’u bulmak üzere yola çıkamamaktan dert yanar. Yaşadığı yer son derece güzeldir; altın bezemeli sırça bir köşkü vardır ve bu köşk, bakanların canına can katmaktadır. Böyle bir köşkü bırakıp hiçbir yere gidemeyeceğini, bu rahatı terk ederek zorlu vadilerde yolculuğa çıkamayacağını ve bu konfor olmadan yaşayamayacağını belirtir. Hüthüt burada daha önceki üslubunu biraz sertleştirerek cevap verir.

    “Bu aşağılık dünyanın değeri bir hamamın külhanı kadardır. Ecel gelince bütün bunlar anlamsız hâle gelecek, ebedî yurtta sana hiçbir katkısı olmayacaktır.”

    Sevgilisini bırakıp yola çıkma hususunda tereddüt yaşayan kuşlardan biri Hüthüt’e sevgilisinin aşkının kendisini buralara bağladığını, onsuz hiçbir yerde karar kılamadığını ve sevdiğini terk etmenin kendisi için küfürle eş değer olduğunu söyler. Kuş derdini anlattıkça âdeta derdi katlanır. Onu görmeden yolda bile yürüyemez hâle gelmiştir; derdinin dermanı kalmamış, içindeki ateş de küfür ile iman da o sevgilinin aşkından neşet etmiştir. İçine düştüğü aşk onu takatsiz bırakmıştır. Hüthüt, aşkından divaneye dönen bu kuşa, suretlere kapıldığını ve bu yüzden de bulanık suya dalan birine benzediğini söyler. Sureti bırakıp hakikat deryasına dalması gerektiğini belirtir; mecazi aşkı bırakıp hakiki aşkı bulması gerektiğini tavsiye eder. Geçici ve eksik aşkı bırakıp hakiki olanı bulmadıkça zevale uğraması sabit olan mecazi aşk gibi zevale uğrayacaktır.

    Hüthüt kürsüdeyken meydanı tıklım tıklım dolduran kuşlar, akıllarına takılan soruları sormaya devam ederler. Sırada ölüm korkusu yaşayan bir kuş vardır. Elbette bu korkuyu yaşayan yalnızca o değildir; bir bakıma, ölüm korkusunun sardığı tüm insanlığın sözcülüğünü üstlenmektedir. Ölümden korktuğunu, azıksız ve hazırlıksız yakalandığını belirten kuş, bu korku yüzünden daha ilk menzilde can vereceğini düşünmektedir. Ecelin kılıç darbesi indiğinde ne hayattan eser kalır ne de hazırlıktan.

    Hüthüt’ün cevabı; dünyanın zaten geçici bir yer olduğu, herkesin ölüp gideceği ve uzun da yaşasa, kısa da yaşasa ölüm gelip her kapıyı çalacağı yönündedir. Ona göre dünya hayatı, yalnızca ölüme hazırlık için verilmiştir. İnsan dünyaya hükmetmiş olsa bile günün sonunda can verecek ve sahip olduğu her şey yele savrulacaktır.

    Başka bir kuş, dünyada muradına eremediğinden şikâyetçidir. Ömrü boyunca dert çekmiş, gün yüzü görmemiştir; çektiği acılar yüzünden sürekli matem hâlindedir. Bir an bile mutluluğu tatmamış biri olarak Simurg’u aramak için nasıl yola koyulabileceğini sorar; yolculuktan lezzet alabilecek bir ruh hâline sahip olmadığından dem vurur. Hüthüt bu kuşa verdiği cevapta da dünyanın gelip geçici zevklerine aldanmamak gerektiğini, ömrün kısalığını ve baki olmayan şeylere gönülden bağlamamak icap ettiğini belirtir.

    Bir başka kuş, kendisine verilen emri yerine getirmesi hâlinde başına neler geleceğini sorar. Hüthüt, soruyu soran kuşun kemal sahibi olduğunu belirterek emre itaat edenin zelil olmaktan kurtulacağını ifade eder. İnsanın, kendisine emredildiği üzere tek bir anını bile ibadetle geçirmesinin, emre itaat etmeksizin geçen koca bir ömürden daha evla olduğunu dile getirir. Ona göre kul olmak için yaratılan insan, kul gibi yaşamalıdır.

    Kuşlardan biri ise hak yolunda temizliğin nasıl olacağını sorar. Sevgilinin yüzünü görebilmek için de elinde avucunda ne varsa feda etmeye hazır olduğunu söyler. O, bu yola çıkmayı hak eden, Simurg’a varmaya lâyık olan kuşlardandır. Hüthüt de onun bu sözlerini teyit ederek yolun gerçek saliki olabilmek için en sevilen şeylerden vazgeçmek gerektiğini belirtir. Burada Hoca Ahmed Yesevi’den kısa bir hikâye aktarır. Hikâyeye göre Ahmed Yesevi şöyle demiştir:

    “Benim çok sevdiğim iki şeyim var: Biri atım, diğeri oğlum. Oğlumun ölüm haberini alırsam atımı bağışlayacağım. Zira görüyorum ki bu iki şey benim gönül gözümde put hâline gelmiştir.”

    Hüthüt’e sorulan sorulardan bir diğeri, himmet sahibi olmanın seyrüsülûke etkisinin olup olmayacağı hakkındadır. Bu soruyu yönelten kuş; görünüşte zayıf olduğunu, tâat ve ibadet bakımından bazı eksikleri bulunduğunu ama himmetinin yüce olduğunu söyleyerek himmetin tesirini sorar. Hüthüt bu soruya karşılık; yüce himmet ve gayret sahibi olmanın, elest bezmi âşıklarının mıknatısı olduğunu, her şeyin himmetle keşfedilebileceğini ve zerre himmeti olanın güneşi bile geride bırakacağını söyler: “Âlemlerin mülkünün özü himmettir, canların kolu kanadı himmettir.”

    Kuşlar, yola çıkmadan önce akıllarındaki son soruları, kendilerini şüpheye düşüren meseleleri sormaya devam etmektedirler.

    Kuşlardan bir diğeri, padişahın katında insaf ve vefanın ne anlama geldiğini, nasıl olması gerektiğini sorar. Hüthüt, bu soruyu yönelten kuşa; insafın kurtuluşun anahtarı olduğunu, insaf sahibi olan kimsenin haddi aşmaktan uzak duracağını ve insafın, ömür boyu rükû ve secde etmekten evla olduğunu söyler. İnsaflı olmanın yanına adaletli olmanın önemini de ekleyerek iki cihanda insaf ve adaletten daha üstün bir değer bulunmadığını dile getirir. İnsaflı ve adaletli davranmak, insanı aynı zamanda riyakârlıktan da uzak tutar.

    Hüthüt, riyakârlıktan uzak durmanın öneminden bahsettikten sonra, soru soran kuşun tavrını kuru laf kalabalığı olarak görür. Kuş, sorusunda kendisini; aşkı uğruna her şeyi göze alan, uzlete çekilip yalnızca O’nun adını zikreden, işinin gücünün onun sevdası olduğunu söyleyen biri olarak takdim eder. Hüthüt ise sadece sözle Kafdağı’na varılamayacağını belirtir; kuşa, her daim O’nu zikrettiğini söyleyip durmamasını, çünkü bunun herkesin harcı olmadığını hatırlatarak onu samimiyete davet eder.

    Kemale ulaştığını iddia eden bir başka kuş Hüthüt’e hem uzlete çekilip çile çektiğini hem de kemale erdiğini söyler. Orada işlerinin belli bir düzene girdiğini, bu yüzden oradan ayrılmasının çok zor olduğunu belirtir; defineyi bulan birinin bulduklarını terk edip gittiğinin nerede görüldüğünü sorar. Hüthüt bu kibir ve gurur dolu sözlere karşı öfkeli ve sert bir üslup kullanır. Kibir ve gurura kapılanların hakikatten uzaklaşacağını belirterek şöyle devam eder:

    “Ey gurur dolu, iblis tabiatlı, benlikte kaybolmuş olan, muradımdan uzak düşmüşsün. Hayal dünyasına dalıp aldanma! Senin nur olarak gördüğün, senin ateşin olur. Kendini vecd ve fakr makamlarında farzetmen hayalden ibarettir.”

    Kuşlardan biri, yolculuk esnasında gönlünü neyle mutlu edebileceğini sorar. Bu konuya açıklık getirilmesi hâlinde gönlünün ferahlayacağını, yolculuk öncesi içine düştüğü perişanlığı üzerinden atacağını dile getirir. Hüthüt ona, yaşadığı sürece onunla şad olması gerektiğini, başka sözlere aldırış etmemesini söyler. Onunla şad olması gerektiğini, dünyada da ahirette de erenlerin gönülleri sadece onunda şad olur. O hâlde sen de onunla neşelen, onun neşesiyle diril.

    Bir başka kuş, yolculuk tamamlanıp Simurg’un huzuruna varınca ondan ne talep etmesi gerektiğini Hüthüt’e sorar. Hüthüt, O’nun huzuruna varıldığında talep edilecek en önemli şeyin yine O’nun kendisi olduğunu söyler. İnsanın ne istediğini bilmesi evladır; fakat O, zaten o senin isteyebileceğin her şeyden daha evladır.

    Simurg’un huzuruna varırken ona hediyeler götürmek isteyen bir kuş Hüthüt’e, “Ey Hakk’ın dergâhına varmış olan, söyle bakalım, orada hangi mal makbuldür?” diye sorar. Zira padişahın huzuruna varırken değerli hediyeler götürmek gerekmektedir. Elinde bir armağanla gelmeyenin cimriliğine hükmedilir. Hüthüt buna cevap olarak oraya, o makamda bulunmayan bir şeyin götürülmesi gerektiğini, dünyada mevcut olan bir varlığın orada da bulunması hâlinde bunun bir değer taşımayacağını söyler. Oraya götürülecek en değerli hediyenin “sûz-i cân ile derd-i dil” olduğunu dile getirir ve dertli bir âhın, yanık gönülleri Hakk’ın huzuruna kadar götüreceğini ekler.

    Kuşlar arasında Hüthüt’e soru soran son kuş, ölümcül tehlikelerle dolu olan yolun kaç fersah olduğunu sorar. Hüthüt, bu yolu katettikten sonra geri dönen kimse olmadığını, bu sebeple yolun uzunluğunu kimsenin bilemeyeceğini söyler.

    Kuşların Hüthüt’e sorularından oluşan bu bölümün sonunda Hüthüt, Attar’ın seyrüsülük anlatısının en önemli mefhumlarından olan yedi vadiden bahseder. Bunlar sırasıyla talep, aşk, marifet, istiğna, tevhit, hayret ve fakr u fena vadileridir.