İNSANIN ANLAM ARAYIŞININ SAİKLERİ: RİSALET VE HAVÂTIR


Kübra Bahçi*
“Kaygıların hasıyım,
ad oldu insan bana.”
Niyâzî-i Mısrî
İçinde bulunduğumuz sosyal ağların bizlere nasıl davranılması, neyin amaçlanması, neye dair çaba harcanması gerektiğine dair sunduğu hazır cevaplar; insanın bu ön verilerden bağımsız bir şekilde “Niçin varım? Varlığımın anlamı nedir? Neyi yapmalıyım, neyi umabilirim?” gibi soruları sormasını, işleyen bir sistemi boşuna yavaşlatan lüks sorular gibi göstermektedir. Öyle ki bu soruları sormak; dönen bir çarkın dışına çıkmayı, işleyen bir sistemi durdurmayı ve geride kalmayı beraberinde getirmektedir. Hâlbuki dinin imkân şartı, tam da insanın bu anlama dair soruları sorabilmesidir. İnsan ancak tüm sosyal bağlam ve bağlardan bağımsız bir şekilde, bir fert olarak kendi varlığının anlamına dair sorular sorduğunda, hakikat arayışına çıkabilir ve hayatını kendisine ait doğruların gerekçelerini bularak yaşayabilir.
İnsanın bir fert olarak anlama dair soruları sorup araştırmaya koyulması, dine kulak kesilmenin ön şartıdır. Nitekim kelamcılar farklı görüş ve ekollerde olmalarına rağmen ittifakla, insan mükellef olduğunda ona vacip olan ilk şeyin Marifetullah olduğunu kabul ederler. Yani onu yaratan, onu bir teklifle muhatap seçen ve ölümden sonra hesaba çeken bir Varlığın bilgisini edinmesinin gerekli olduğunu vurgularlar. Çünkü dinin temeli bu bilgiye dayanmaktadır. Allah’ın varlığını bilmeyen bir insanın namaz kılması, giyim kuşamını belirli kurallara göre düzenlemesi ya da insanlarla olan muamelelerinde belirli ilkeleri gözetmesi, ancak o kuralları koyan bir vâzıın varlığına iman etmesiyle mümkün olur.
Marifetullah’ın ilk vacip olduğuna dair bu ittifak bulunmasına rağmen, insanı sosyal ön verilerin sunduğu düşünsel konfordan çıkaran ve içinde bulunduğu hakikate dair merakını uyandıran unsurların neler olduğu konusunda kelamcılar arasında tartışmalar vardır. Çünkü vacip olan bir yükümlülüğe ulaştıran vasıta da vaciptir ilkesine göre, insanın anlam arayışına çıkabilmesi için gerekli olan saiklerin neler olduğunu belirlemek zorunludur. İşte bu yazı, insanı anlam arayışına iten saikleri kelamcıların bakış açısından incelemektedir.
İnsanın varlık yapısı içinde kendi konumunu, anlamını ve sorumluluğunu makul bir çerçevede kavraması; temelde onun konumunu, anlamını ve sorumluluğunu belirleyen bir Varlığın var olup olmadığına bağlıdır. O Varlık hakkındaki idrakimiz; teklife, nihayetinde de kendimize ve kendi anlamımıza dair idrakimizi şekillendirir. İnsanın hakikat arayışı, bu nedenle özü itibarıyla kendi anlamını devşireceği kaynağı bulma çabasıyla özdeştir.
Yukarıda ifade edildiği gibi, dinin temelinde insanın bu anlam arayışı yer almaktadır. Kelamcılar, mükellefe ilk vacip olan yükümlülüğün ne olduğuna dair tartışmanın temeline şu ilkeyi koymuşlardır: Vacip olan bir görevin yerine getirilmesi için zorunlu olan vasıta da vaciptir. Dolayısıyla Ma’rifetullah için zorunlu olan şartlar ve durumlar hakkında derinlemesine bir tartışma yürütmüşlerdir. Mutezilî kelamcıların çoğunluğu ve Eşarî kelamcılarından Ebû İshak el-İsferâyînî’nin görüşüne göre, Allah’ı bilme hakkında düşünmek ve nazar etmek ilk vaciptir; çünkü bu, Marifetullah’ı önceler. Eşarî âlimleri Ebû Bekir Bâkillânî, İbn Fûrek ve Cüveynî ise bir adım daha geriye giderek, Marifetullah’a götüren nazarın gerçekleşmesi için ön şart olan nazara yönelmenin (kasıt) gerekli olduğunu söylerler. Ebû Hâşim ise daha ileri giderek, nazara götüren kastın oluşması için ilk olarak bir şüphenin bulunması gerektiğini ifade eder (Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf, I:366). Dolayısıyla insanın Marifetullah’a erişmesi için akli bir düşünme sürecinden (nazar) geçmesi gerekir; bu düşünme sürecinden önce ise kişi düşünmeye kastetmelidir ve bu kasıt için de farklı saikler bulunabilir.
Nazar, bilinmeyene ulaşmak için bilinenleri belirli bir tarzda tertip ve düzenleme işlemidir. Kişi, nazar ve istidlal yönteminde öncelikle bildiklerinden yola çıkar ve bunlar duyuları aracılığıyla elde edilen veya aklın bedihi bilgileri olabilir. Kişi zihninde bilinenleri belirli bir şekilde tertip eder ve bilmediği şeyler bilinir hâle gelir. Bu, sadece bilgi edinme süreci için değil, aynı zamanda insana bir konuyu aktarırken ve öğretirken gözetilen bir sıralamadır. Öncelikle bilinenden başlanır. Fahreddin er-Râzî, Alak suresinin tefsirinde, ilk ayetlerin insanın bir alakadan yaratıldığının ifade edilmesini tam da bu hikmetle bağdaştırır. İnsana öncelikle bildiklerinden haber verilir. Kendi varlığının kaynağını bildiği hususlardan başlayarak anlaması, nazar yöntemi vasıtasıyla mümkün hâle gelir. Râzî’ye göre insanın bir alakadan yaratıldığının vahyedilmesi, hakîm olan Allah’ın, kendisini insanın bildiği bir gerçekten hareketle tanıtmasını sağlar; çünkü kişi, kendisinin bir alakadan var olduğu gerçeğini inkâr edemez. Daha sonra, “her fiilin bir faili vardır” gibi aklın reddetmesi mümkün olmayan bir ilkeye işaret edildiğinde, insanlar kendi yaratılmalarını putlarına nispet edemezler; çünkü onlar kendi elleriyle putları yontanın ve yapanın kendileri olduğunu bilirler. O halde putlar onları yaratan olamaz. Bundan sonra, insanları yaratan bir varlığın tasdik edilmesi ve onun yüceltilmesi gerektiğinin tebliğ edilmesi daha kolay kabul görür (Fahreddin er-Râzî, Tefsir-i Kebir, XXIII, 256-257). Çünkü bilinen bilgilerden başlanılarak yeni bir bilgi edinilmiş olur. Bu minvalde nazari düşünce, insanın kendisine en yakın olan unsurlardan (yani kendi varlığından, bahçesindeki ağaçtan, odasındaki çocuğunun sesinden başlayarak) bu somut varlıkların temelinde yatan varlık nedenini soruşturmaktan başka bir şey değildir. Ancak insanın nimetlere şükretme vücubunu düşünmesi ya da âlemde müşahede ettiği değişimin bir sebebe işaret ettiğini fark etmesi, mebde ve meâd hakkındaki sorularının yanıt bulması, yani bu hakikat arayışının gerçekleşmesi için, birtakım ön şartların olması kaçınılmazdır.
Şüpheden Meraka, Meraktan Anlam Arayışına: Peygamber
İmam Gazzâlî, el-İktisâd fî’l-i’tikâd adlı eserinde, Peygamber’in varlığının ve risalet iddiasının insanı şüpheye ve düşünmeye nasıl sevk ettiğini açıklamaktadır. Peygamberlerin risalet iddiaları, kendi başına ilk adımda ikna edici olmayabilir. Lâkin bu iddia akla Peygamber’in sadık bir haberci olduğuna dair bir ihtimal ve bir şüphe düşürür. Gazzâlî, bu ihtimalin insanda yarattığı durumu şöyle tasvir eder: “İşte bu bedihî olarak ortaya çıkan zan ya da zorunlu olarak mümkün görmek, kalpten itminanı söküp atar ve onu bir ürperti ve korkuyla doldurur. İnsanı araştırmaya ve düşünmeye sevk eder ve ondan rahatı ve kararlılığı alır. Onu vurdumduymazlığın ve ihmalkârlığın sonundan uyarır. Kalbinde şu hakikat yerleşir: Ölüm şüphesiz gelecektir, ölümden sonrası mahlukat için gaybdır ve bu peygamberlerin haber verdiği şeyler imkânsız değildir.” (Gazzâlî, el-İktisâd fî’l-i’tikâd).
Gazzâlî, Peygamber’in peygamberlik iddiasından haberdar olmayı, insanı düşünmeye sevk eden ve kendi hayatında bulduğu düzenliliğin getirdiği konforu sarsan bir unsur olarak ele almaktadır. Bu durumu, evimizde yırtıcı bir hayvanın bulunduğunu bize bildiren haberciye benzetir. Burada o haberciye ilk anda tam olarak inanmamız gerekmez, hatta söylediklerine düşük bir ihtimal dahi verebiliriz. Ancak o habercinin varlığı ve bize bildirdiğinin ihtimal dâhilinde olması, bizi hakikat arayışına sürüklemektedir. Ayrıca Gazzâlî, ölümün kaçınılmaz bir hakikat olduğunu vurgulayarak, bu merakın arkasından gidilmesinin ne kadar zorunlu olduğunu gösterir: “O hâlde ölümden önce en önemli şey, aklın ilk bakışta ve peşin bir nazarla ‚mümkündür‘ diye hükmettiği o sözü araştırmamızdır: Bu söz, derinlemesine incelendiğinde kendi içinde imkânsız mıdır, yoksa şüphe götürmez bir hakikat midir?” Bu durumda Allah’ın insanlara bir peygamber göndermesi, her bir insan ferdini muhatap aldığı için, her bir insan ferdinin peygamberlik iddiasının doğru olup olmadığını araştırmasını ve bununla da kendi ferdî anlam arayışının peşinden gitmesini gerektirmektedir.
Havâtır: Düşünceyi Bilfiil Hâle Getiren Uyarı
Bu noktada Ehl-i Sünnet kelamcıları ile Mu’tezilî kelamcılar arasında önemli bir tartışma noktası ortaya çıkar: İnsanın hakikat arayışına yönelmesinin vücubiyeti nereden kaynaklanır? Bir peygamberin risalet haberinin insana ulaşması mı, yoksa böyle bir haber olmasa da insanın yalnızca akıl sahibi olması mı bu vücubiyeti gerektirir? Mu’tezilî âlimler, insanın kendisine bahşedilen iyiliklere ve nimetlere karşı nankörlük etmesinin kötü bir eylem olduğu bilgisinin, peygamberden bağımsız olarak aklın idrak edebileceği bir hakikat olduğunu savunurlar. Bu sebeple, bir yaratıcı ve nimet verenin bilgisine ulaşmak için aklın yeterli olduğu ve vücubiyetin de akıldan kaynaklandığı sonucuna varırlar.
Mu’tezilî kelâm âlimleri, Ma’rifetullah’a götüren nazarın öncesinde, insanın nazarı kastetmesini sağlayan kilit bir kavram ihdas ederler: Hâtır/Havâtır. Onlar havâtırı, akli düşünceyi (nazar) destekleyen ve bilfiil hâle getiren bir unsur olarak görürler. Havâtır kavramı, tüm insanlarda ortak olan ve mükellef kılınmanın şartı olan akıl yetisiyle doğrudan ilişkilidir. Bir nevi içsel bir peygamber gibi, Allah’ın insanda yarattığı havâtır kişiyi uyarır ve bu uyarı, teklifin geçerliliği için şarttır. Allah bir insanda bir hâtır (düşünce) yarattığında, akıl pasif bir durumdan aktif hâle geçer ve nazara dair kasıt orada gerçekleşir (Durmuş, 2025).
Bu düşüncelerin içeriğine dair yaklaşımlar Mu’tezilî âlimlere göre değişse de temelde belirli eylemlerin iyi ve kötü olduğu bilgisini içerir. Kâdı Abdülcebbâr’a göre, insanda bir hâtır belirdiğinde ve bu hâtır kişide idrak açısından bir değişime yol açıyorsa, nazara yönelmesi vacip olur. (Kâdı Abdulcebbâr, el-Muğni, XII, 363) Ayrıca, insanın zarara uğrayacağı hususlardan sakınması (kerâhet) beklenirken, bu zararın gerçekleşeceğine dair kaygı, insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk eder. Bu bağlamda kaygının önemli bir rol oynadığını görebiliyoruz. Ölümden sonraki hayata dair kaygı, insanı prima facie düşük bir ihtimal verdiği peygamberlik iddiasını (risaleti) araştırmaya ve onun peşinden gitmeye yöneltmektedir (Kâdı Abdulcebbâr, el-Muğni, XII, 316).
Havâtır, akıl ve nazar, insanın anlam arayışına ulaşmasında birbiriyle irtibatlı bir zincir oluşturur. Havâtır, insanın zihnine gelen istemsiz düşüncelerdir ve bu düşünceler kişiyi akli çıkarımlarda bulunmaya, nazar ve istidlal yöntemine uygun bir şekilde anlam arayışına yönelmeye sevk eder. Akıl ise bu kasıt sayesinde aktifleşir ve nazar yöntemi aracılığıyla varoluşsal sorular sormaya başlar. Peygamber’in varlığı ve risalet iddiası, bu akli sorgulamayı somut bir meseleye yöneltir: Ölüm sonrası ahiret gerçek midir?
Yazının başında tasvir ettiğimiz gibi, sosyal yapıların insanın “anlam sorusuna” dair sunduğu konforlu, güvenli ve önceden verili cevaplar, insanı pasifliğe sürüklemektedir. Bu pasiflikten uyanmak için akıldan başka, istemsizce oluşan düşüncelere (havâtır) veya bir peygamberin tarihte yaşadığına dair bir duyumsamaya ihtiyaç vardr. Gazzâlî’nin Peygamber’e atfettiği rolü ve verili ön cevaplara karşı uyandırdığı şüpheyi düşündüğümüzde, Mu’tezilî düşüncedeki havâtır kavramı da benzer bir işlevi yerine getirir. Her ikisi de insanı rasyonel ve gerekçelendirilmiş bir anlam arayışına iten ilk şüphe ve soruyu meydana getirir.
İnsanın mükellef olması için gerekli olan tüm bu şartlar aslında insanın doğasına işlenmiştir. Havâtır aracılığıyla aktifleştirilen akıl, nazar yöntemi sayesinde ilahi hakikatlere ulaşmaya muktedir hâle gelir. Peygamber’in varlığı ve ölüm sonrasına dair duyulan kaygı, bu potansiyeli harekete geçirir.
İnsan merak eden bir varlıktır; bu merak, sosyal ve kültürel koşullardan değil, varoluşunun derin yapısından kaynaklanır. Aslında sosyal ve kültürel bağlarımız, bireye güven verdiği ölçüde bir konfor da sağlar; Kâdî Abdülcebbâr’ın işaret ettiği kaygıyı elimizden alır. Oysa kaygı, hakikate yönelik merakımızın ve anlam arayışına yönelmemizin imkânıdır. Bir başka deyişle kaygı, bize “insan” adının verilmesinin temelidir.
Son olarak, insanın anlam arayışında hakikate yönelik merak ile sorgulamanın merkezde yer aldığına ve bunun, yüzyıllar boyunca Müslümanların talim metoduyla uyum içinde olduğuna işaret edebiliriz. Goethe, yazdığı bir mektupta bunu ayrıntılı bir şekilde tasvir eder. İslam düşünce geleneğinde felsefe eğitimi, her öne sürülen iddiaya karşıt bir görüş bulup dile getirme ilkesine dayanır; bu yöntem, gençlerin zihnini eğiterek düşünme ve müzakerede büyük bir maharet kazandırmayı amaçlar. Bununla birlikte, karşıt görüşlerin ortaya konması, öğrencinin iki görüşten hangisinin gerçekten doğru olduğu konusunda şüpheye düşmesine yol açar. Ne var ki bu şüphede kalınmaz; aksine şüphe, zihnin durağı değil, onu daha derin bir inceleme ve sorgulamaya sevk eden güçlü bir kuvvettir. Bu inceleme ve araştırma süreci eksiksiz bir biçimde gerçekleştirilirse, karşıt görüşlerden hangisinin gerçekten doğru olduğu anlaşılır ve insanın tam bir itminan duyduğu kesinlik ortaya çıkar. İnsanın düşünsel konfordan kaçınması ve sorgulamayı bir alışkanlık hâline getirmesi, hem sahip olduğu düşüncelerde taklitten tahkiki bilgi seviyesine yükselmesini hem de bireysel anlam arayışını sürdürmesini sağlar; bir başka deyişle, ona “insan” adını taşıma imkânı verir.
Kaynakça:
- Durmuş, N. (2025). İstem Dışı Düşünce Olarak Havâtır ve Dinî Sorumluluk Değeri, Fecr Yayınları.
- Eckermann, P. Gespräche mit Goethe in den letzten Jahren seines Lebens 1823-1832 (Heinrichshöfsche Buchhandlung, Magdeburg-1836), s. 350-351.
- Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb: et-Tefsirü’l-Kebir I-XXXII, Beyrût: Dâru’l-Fikr, 1401/1981
- Gazzâlî, İtikadda Orta Yol: el-İktisad fi’l-İtikad, thk. ve çev. Osman Demir, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016
- Kâdî Abdülcebbâr, el-Muğnî fî Ebvâbi’t-Tevhîd ve’l-Adl IV-XX. Hudr Muhammed Nebhâ, Beyrût: Dâru Kütübi’l-İlmiye, 1433/2012.
- Seyyid Şerif el-Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf, çev. Ömer Türker, Türkiye Yazma Eserler Kurumu, 2015.