DİN DÜŞÜNCESİNİN ÜÇ GÜNCEL MESELESİ: ŞİDDET, HEDONİZM, YAPAY ZEKÂ


İshak Arslan*
Bu kısa değerlendirmede, Din Düşüncesi: Dinselin Ekonomisi, Dönüşümü, Geleceği (Küre Yayınları, İstanbul, 2024) başlıklı kitapta önerdiğim çerçeve ışığında çağdaş din düşüncesinin üç güncel meselesine değineceğim. İlki, içeriği ve yoğunluğu zamana ve mekâna göre değişen dinsel gerilim ve şiddetin niçin binlerce yıldır sonlanmadığı ve neredeyse her nesilde yeniden ortaya çıktığıdır, ikincisi din-dışı ve dinimsi aktörler arasında dinselin en güçlü rakibinin hedonizm olabileceği varsayımından hareketle, yakın gelecekte hedonist toplulukların zuhur etme ve sağ kalma ihtimalidir. Üçüncüsü ise hâlihazırda devam eden yapay zekâ (YZ) devrimine bağlı olarak yapay zekâlı varlıkların dinsel statüsünün ne olacağı; başka bir deyişle, yapay genel zekânın (Artificial General Intelligence/AGI) niyet, karar ve eylemlerinin dinselin alanına dâhil edilme olasılığıdır.
Bu ve benzeri sorular açısından hesaba katılması gereken hususlardan ilki; dinsellik, dindarlık, din dışı, din karşıtı gibi kavramların hangi din tanımına göre, hangi sınıflandırma ve haritalandırma bağlamında ele alınacağıdır. Sadece belirli bir dinsel geleneğin (örneğin Hristiyanlık) veya belirli bir disiplinin (örneğin Din Felsefesi veya Dinler Tarihi) esas alınmasından kaynaklanan zaaflar ile dinsel görünümlü politik ve ideolojik hesaplaşmalar da bu kapsama dâhildir. Din Düşüncesi’nde klasik oikonomia, tedbir ve dispozitif janrı içinde ele alınan dinsel, “tekil kişinin toplulukla tekil kişinin toplulukla karşılaştığı arayüzde görünürlük kazanan; temel bileşenleri fedakârlık, ölçülülük ve ümitvarlıkla (üçlü sarmal) ilgili borçlanma, paylaşma ve ödeşme işlemlerini sevk ve idare eden bütünleyici bir ekonomi” olarak tanımlanmış (Din Düşüncesi, s. 11), bu tanım dindarlık kavramına da birebir uygulanmıştır: “Dinsel, tekil kişi-topluluk arayüzünde, üçlü sarmalın paylaşımını düzenleyen bütünleyici bir ekonomi olarak tanımlandığına göre topluluk nezdinde yeterince fedakâr, yeterince ölçülü, yeterince ümitvar sayılan tekil kişiler de dindardır. Bencillik, ölçüsüzlük, ümitsizlik özelliklerini kasıtla ve sistematik olarak sergileyenler ile nihilizme, intihara, isyana ve teröre tevessül ederek topluluktan kasıtla ayrışanlar ise bu tanımın dışında bırakılır” (Din Düşüncesi, s. 42, 43).
Dinsellik ve dindarlıkla ilgili söz konusu tanımlar ışığında girişteki soruları yeniden ele alalım. Orta Çağ Avrupası’nda Yüz Yıl Savaşları ve Otuz Yıl Savaşları’yla zirveye ulaşan dinsel şiddet, 17. yüzyıldan itibaren yeni bir evreye girmiş; modernleşme ve aydınlanma sürecinde yaşanan sosyal, siyasal, ekonomik ve bilimsel gelişmelere paralel olarak kurumsal Hristiyanlığın yaptırım gücü ortadan kalkmıştır. Modern dünyada Amerika’dan Orta Doğu’ya, Afrika’dan Hindistan’a kadar hemen her toplulukta tezahür eden dinsel ihtilaf ve çatışmalar; esasen tekil kişiler ile grupların din ve dinsellikle ilgili kavram ve kurumları, kendi öznel hareket alanlarını genişletecek ve fiilen benimsedikleri yaşam tarzlarını haklı çıkaracak şekilde tanımlama, belirsizleşen sınırları kendi lehlerine yeniden belirleme çabalarının uzantısıdır. Her dönemde yeni kisvelere bürünen dinsel gerilim ve şiddet; kökeni itibarıyla tekil kişilerin veya grupların, bir topluluğun içine doğmaktan ve orada yaşamak zorunda olmaktan kaynaklanan kapatılamaz, ontolojik borç ve yükümlülüklerini olabildiğince azaltma, buna karşılık sosyal servetten paylarına düşen hak, kazanım ve ödülleri ise olabildiğince artırma çabasıyla doğrudan ilişkilidir. Bu çabanın psikolojik (içsel) yönü, zamanla içi boşalan fedakârlık, ölçülülük ve ümitvarlık kavramlarının ihya edilmesi ihtiyacına; sosyolojik (dışsal) yönü ise devralınan sözleşmeleri değişen koşullara göre kendi çıkarları doğrultusunda düzenlemeye veya güncellemeye çalışan özel ve tüzel kişilerin pragmatik tutumlarına işaret eder. Girişte vurgulandığı üzere, hemen her toplulukta siyasal, etnik, kültürel ve ekonomik karakterli çoğu ihtilaf ve tartışmanın din kisvesi altında yürütüldüğü de unutulmamalıdır. Bu bağlamda, Aydınlanma ve Sanayi Devrimi sonrasında Hristiyanlığın yaptırım gücünü kaybettiği Batı dünyasında yoğunlaşan din tartışmalarının ana izlekleri, diğer topluluklar için de yol göstericidir:
“On yedinci yüzyılda Descartes, Leibniz ve Spinoza’nın öncülüğünde kurumsallaşmış teolojik sistemlere rasyonel bir zemin aranırken, on dokuzuncu yüzyılda Endüstri Devrimi’nden beslenen İngiliz, Fransız, İtalyan ve Alman modernleşme hareketlerinde çok yönlü ve kökten bir din/Hristiyanlık eleştirisi ortaya çıkmış; eleştiriler, karşı tepkiler ve yeni arayışlar belli başlı düşünce hatlarında belirginleşmiştir: İlki, aydınlanmacı filozofların (Hume, Rousseau, Kant, Voltaire, Diderot vd.) metinlerinde hem derinlik hem de popülerlik kazanan “doğal din” arayışları ve Hümanizm; ikincisi, Modernleşme ve Aydınlanma hamleleri karşısında gerileyen Kilisenin maddi-manevi otoritesini restore etmek amacıyla Hristiyanlık doktrinini ve pratiklerini değişen/modern koşullara uyarlamaya çalışan revizyonist çabalar (Karl Barth, Paul Tillich, Pierre Teilhard de Chardin, Maurice Blondel vd.); üçüncüsü, kurumsal Hristiyanlıktan ümidini kesmekle birlikte insanın anlam ve yücelik arayışını felsefi, sanatsal, estetik motivasyonlarla sürdüren, gündelik lisanda kullanılan kelimelerin anlamlarının genişletilmesine ve değiştirilmesine dayalı –mantıksal, transandantal, varoluşçu vb. nitelikteki– metafizikler ve performanslarla Hristiyanlığı ikameye çalışan Fenomenoloji geleneği (Hegel, Kierkegaard, Husserl, Heidegger vd.); dördüncüsü, dinseli toplumsal işlevleri ve politik-ekonomik içerimleriyle birlikte sosyal bilimlerin yöntem ve araçlarıyla analiz edilebilir doğal/sosyal bir fenomen olarak ele alan ve çoğunlukla kültürel antropoloji alanında yoğunlaşan “bilimsel” yaklaşımlardır” (Din Düşüncesi, s. 29).
Modernleşmenin ağır sonuçlarıyla yüzleşen genelde İslam dünyası, özelde Türkiye’de Osmanlı’dan Cumhuriyete geçiş sürecine eşlik eden din tartışmalarında Doğu-Batı, eski-yeni, muhafazakarlık-asrilik benzeri ikilemler ve kutuplaşmalar belirleyicidir. Dinsel zaviyeden bakıldığında kutuplaşmanın bir tarafında “ilericilik” adı altında Batılı/modern dinlere ihtida edenlerin yüzeysel din/İslam eleştirileri, diğer tarafında ise din/gelenek savunusunu çoğunlukla dışarıdan devşirilen zihinsel yöntem ve araçlarla ikameye çalışan akılcı, mistik, maneviyatçı, fenomenolojik vb. yönelimler yer alır. Az sayıdaki samimi örnek dışında genellikle kimliksel, etnik, siyasal, ideolojik ihtilaf ve çatışmaların dışa vurumu niteliğindeki Türkçe din tartışmalarının ortak paydası, sığlık ve zayıflıktır. İster analitik ister fenomenolojik karakterli olsun, popüler din/gelenek savunucularının gözden kaçırdığı “hakikat”, dinselin ekonomisinde asıl mühim olanın süslü retorikler ve “organize işlerden’” öte fedakarlık, ölçülülük ve ümitvarlık tutumlarının bireysel ve toplumsal ölçekte somutlaştırılması ihtiyacıdır. Kamusal alanda sesleri duyulan popüler din/gelenek eleştirmenleri ise, kendilerini geliştirme ve yenileme amacıyla münzevi bir yaşamın gerektirdiği zihinsel ve bedensel temrinlere girişmedikleri gibi, yaşam tarzlarıyla daha uyumlu başka bir dünya dinine ihtida sorumluluğundan da kaçınmaktadır. Yaşam pratiklerine bakılırsa bulabildikleri, dolayısıyla zımnen önerdikleri biricik çözüm, aylaklığa sığınmak veya bir dinimsi olarak kaba hedonizme yuvarlanmaktan ibarettir.
Dinimsiler arasında dinselin görece en güçlü rakibi yaygın inancın aksine sözde “ateizm” değil hedonizmdir. Gündelik yaşamda rekabetin konusu olan arzu nesnelerine erişme çabasından beslenen hedonist tutumlar, dindarlığın keyifçilikle iç içe geçtiği gri alanın ötesine geçen kasıtlı ve sistematik “aşırılıklar”da vücut bulur. Dinselin yaptırım gücünü kaybettiği hedonizm bölgesinde geçerli motto şudur: “Dünyada acı ve haz duyumları dışında hiçbir hakikat yoktur. İnanç, güven, merhamet, adalet benzeri toplumcu değerlerin tuzaklarına sakın aldanma. Hasbelkader sahip olduğun biricik yaşamında minimum acı, maksimum haz ilkesiyle yaşayabildiğin kadar yaşa!” (Din Düşüncesi, s. 108).
Din dışı ve dinimsi aktörler arasında dinselin en güçlü rakibinin hedonizm olabileceği savından hareketle yakın gelecekte hedonist toplulukların ortaya çıkma ihtimali, başlıkta zikredilen ikinci meseledir. Topluluk yaşamı dinsel bir ideye tutunmayı zorunlu kılıyorsa, varlığı ve evreni tek başına yeniden kurmayı gerektiren münzevilik dışında, tekil kişinin dinselin uzay-zamanından çıkması neredeyse imkânsızsa, küresel ölçekte keyifçi ve hedonist yönelimlerin yaygınlaşması nasıl açıklanabilir? Örneğin refah seviyesinin görece yüksek olduğu İskandinav ülkelerinde dinsel kurumlara mensubiyetin azalmasıyla ilgili veriler, gelecekte haz temelli toplulukların gelişebileceği varsayımının somut delili sayılabilir mi? 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren savunma maliyetlerini küresel güçlere ve uluslararası kurumlara havale eden sınırlı sayıdaki refah toplumunun başta savunma maliyetleri olmak üzere feragat ve fedakârlık gerektiren toplumsal ihtiyaçları nasıl karşılayacağı, ciddi felaketler ve kalıcı krizlerle nasıl başa çıkacağı henüz bilinmemektedir. Ana dininden irtidat eden ve topluluk değiştiren modern bireylerin kadim bir dinimsi olarak hedonizme meyletmesi, hazcı ilkeler zemininde buluşacak hedonist bir topluluğun başarısını garanti etmez. Hemen her devirde kolayca taraftar bulan hedonist oluşumlar yerel-tarihsel koşullara bağlı olarak bir süreliğine yükselen trend haline gelse bile, hem iş birliği, güven ve dayanışma eksikliği, hem de eskatolojik kitten mahrumiyet gibi yapısal zaaflar nedeniyle dünya dinlerinin ide, işlev ve algoritmalarını ikame edemezler. Özetle mevcut hâliyle tekil kişinin ve topluluğun tanımını değiştirecek niteliksel bir oyun değiştirici devreye girmediği sürece, başta hedonizm olmak üzere dinselin bileşenlerinden pay alma ve onu ikame çabasındaki hiçbir dinimsinin gücü, iyiliğin sınırlarını aşarak fedakârlığa, yasalılığın sınırlarını aşarak ölçülülüğe, iyimserliğin sınırlarını aşarak ümitvarlığa erişemez. Doğal insani limitler dâhilinde hedonist bir topluluğun gelişemeyeceğini, geçici olarak gelişse bile sağ kalamayacağını ima eden bu tespitler bizi üçüncü mesele ile karşı karşıya getiriyor. Gelecekte tekil kişinin ve topluluğun tanımını niteliksel olarak değiştirebilecek, dolayısıyla dinselin yapı ve işlevlerini derinden etkileyebilecek asıl oyun değiştirici tekno-bilim alanındaki olağanüstü gelişmelerdir. Bu varsayımın canlı şahitlerinden biri, geometrik bir hızla gelişen yapay zeka teknolojileridir. Bilincin ontolojik kökeni ve işleyişini açığa kavuşturmak üzere önerilen Turing Testi ve Çin Odası benzeri düşünce deneylerinin içerdiği felsefi tartışmaları paranteze alarak girişteki soruyu hatırlayalım: Güçlü ve genelleştirilmiş yapay zekâlı varlıkların davranışları dindarlık veya din dışılık kategorilerine dâhil edilebilir mi?
“Öğrenebilen/düşünebilen makineler, tanımlanan görevleri mantıksal-algoritmik yönergelere ve istatistiksel kurallara uygun olarak yerine getirme, organik bilinçler tarafından tasarlanmış talep ve beklentileri karşılama becerilerinin ötesine geçerek ölçüsüz davranabilme, yani ‘kendi hesabına ve kasıtlı olarak’ haddi aşabilme, yalan söyleyebilme, yanlışı seçebilme, kötülük ve şeytanlık yapabilme ölçütlerini karşılayıncaya kadar kesin bir yargıya varılması mümkün olamayacaktır” (Din Düşüncesi, s. 65).
Belirli yapay zekâ davranışlarının, insan gözlemcinin fedakârlık, ölçülülük ve ümitvarlık bileşenleriyle ilgili asgari beklentileri karşılaması, eş zamanlı olarak başka yapay zeka davranışlarının da bencillik, ölçüsüzlük ve ümitsizlik olarak yorumlanması hâlinde bir bütün olarak yapay zekâlı varlıkların davranışları da dinselin uzay-zamanına dâhil edilecektir. Soyut yapay zekalı varlıkların insanı taklit amacıyla üç boyutlu bedenlere kavuşması robotları, insanın mekanik ve yapay organlar aracılığıyla kapasitesini artırma çabaları ise sibernetik organizmaları (cyborg) doğurmaktadır. Diğer disiplinlerden de beslenen bu interaktif süreç, “transhüman/artırılmış insan” ile “posthuman/insan ötesi” başlıkları altında kimi zaman karıştırılan ve birbirinin yerine kullanılan iki ayrı istikamette ilerlemektedir. İlkinde zihinsel ve bedensel kapasitesini artırma uğruna ciddi değişimleri göze alan insan gözlemci hâlâ asıl fail/özne olmayı sürdürürken, ikincisinde bu istisnai rol insan dışındaki/ötesindeki yapay zekalı varlıklara devredilmektedir.
Transhümanizmle kast edilen “artışın” yani insanın zihinsel ve bedensel kapasitesinin genişlemesi, güçlenmesi ve uzun ömürlü hâle gelmesinin dinsel, ahlaki ve felsefi anlamları esas alınan “değerlendirme ölçütlerine” göre değişmektedir. Siyaset bilimci Francis Fukuyama, Our Post Human Future: Consequences of the Biotechnology Revolution (2002) başlıklı kitabında, yapay zekâ uygulamalarının henüz başlangıcında biyoteknoloji, genetik mühendisliği ve benzeri teknolojiler yoluyla bireye ve topluma müdahale etmenin liberal demokratik toplumun temellerini zayıflatabileceği uyarısında bulunmuş, biyonik olarak artırılmış “daha güçlü, daha zeki, daha uzun ömürlü” bireylerin yol açabileceği öjeni riskine dikkat çekmiştir. Benzeri şekilde Papa Leo XIV, “Magnificia Humanitas” başlıklı son genelgesinde (Mayıs 2026) yapay zekâ devrimiyle yaklaşan somut tehlikelere karşı “insanın muhteşemliğinin korunması ve savunulması” çağrısında bulunmuştur. Transhümanizme alternatif olarak Hristiyan hümanizmini öneren Papa’nın insanlığa açılan şefkat kolları ne hikmetse Judeo-Christian duvarları aşıp yanı başındaki Gazze’ye bile ulaşamamıştır.
Daha da çoğaltılabilecek örneklerden anlaşılacağı üzere, şimdiye kadar imkân sahasına giren herhangi bir teknolojik yeniliğin felsefi, ahlaki ya da dinsel nitelikteki herhangi bir talep veya çağrı nedeniyle durdurulamadığını; ister transhümanizm, ister posthumanizm istikametinde gelişsin, şimdiden sonra gelişecek yeni teknolojilerin de son sınırına kadar denenip uygulanacağını tahmin etmek zor değildir. Din düşüncesi bağlamında cevabı aranan asıl soru ise her şeyin hızla değişip dönüştüğü bu kaotik süreçte insan kalmanın ve insan sayılmanın ölçütünün ne olacağı, yapay/mekanik ile doğal/organik arasındaki sınırların nasıl çizileceğidir.
Geleceğin toplumlarında dinselin konumu ve işleviyle ilgili sorulara cevap sadedinde Din Düşüncesinde işlevsel bir ölçüt olarak önerilen “doğum ve ölüm” fenomenleri, yukarıdaki sorular için de uygulanabilir niteliktedir. Buna göre “güçlü bir garantör olarak doğumun ve ölümün ortadan kaldırılamadığı ya da niteliksel olarak değiştirilemediği her koşulda; ben duygusu devam ettiği sürece kişisel inançlar, biz duygusu devam ettiği sürece kurumsal dinler, farklı görünümler ve içerikler kazanarak varlığını sürdürecektir.” (Din Düşüncesi, s. 260). İnsan türünün fiziksel ve metafiziksel sınırlarına işaret eden evrensel bir limit olarak “doğum ve ölüm”, fiziksel ve metafiziksel içerimleriyle insan sayılmanın ölçütü olarak kabul edildiğinde aradaki geniş parantezin insan türü için “faydalı” teknolojilerle doldurulması mümkün ve makul hâle gelecektir. Bu sınırların aşılması, yani üreme fonksiyonunun, doğumu belirsizleştirecek teknolojik müdahalelerle, örneğin yapay rahim ve insan klonlama gibi tekniklerle ikame edilmesi; benzer şekilde zihinsel/bilişsel fonksiyonların dijital ortamlara taşınması ya da tıbbi, biyolojik, genetik müdahalelerle bedensel ölümün yavaşlatılması veya durdurulması hâlinde geleneksel “insan” tanımı değişecektir. Doğum ve ölümün diğer canlıları ve hayvanları kapsayan ortak bir özellik olduğu gerekçesiyle insan türüne tahsis edilemeyeceği itirazı haklı değildir; zira buradaki vurgu, insan türünün fiziksel ve metafizik boyutlarıyla birlikte “doğum ve ölüm bilincine” sahip olan yegane varlık olduğu düşüncesidir. Doğumun ve ölümün hemen her toplulukta özel ritüel ve ayinlerle karşılanması bunun en güçlü delilidir. Yapay zeka varlıklarının insana özgü doğum ve ölüm bilincini bir şekilde simüle edebileceği argümanı ise yapay zeka varlıklarının canlı bir organizma olarak doğma ve ölme imtiyazından mahrum oluşunu göz ardı etmektedir.
Doğum ve ölüm limitlerinin bir biçimde aşılması, dünya dinlerinin kendilerine özgü lisanlar ve sembollerle sürekli hatırlattığı kıyametin/türsel yok oluş kehanetinin gerçekleşmesi olarak yorumlanabilir. Türsel yok olma riskine karşı insan türünün bulabildiği eskatolojik çözüm ise sonsuzluk/cennet vaadidir. Evrensel bir dua aktı olarak mutlak yok olma ihtimalinden ürperme ve korkma, sonsuz cenneti özleme ve ümit etme, hayvanların ve yapay zekalı varlıkların idrak edemeyeceği dinsel bir deneyimdir.
* Prof. Dr., Marmara Üniversitesi Felsefe Bölümü.