YAPAY ZEKÂ, OTOMASYON VE TEKNOLOJİ FELSEFESİ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Emre Şan*

    Bireysel ve kolektif geleceğimizin, otomasyon teknolojilerine ve yapay zekâya bağlı olacağı bir çağa doğru gidiyoruz. Teknolojinin evrimi, değişimi bilişsel yetilerimizin, anımsama, dikkat ve beklenti edimlerimizin dönüşümünü tetikler. Teknoloji Felsefesi Problemleri: Yazı, Bellek ve Dikkat kitabında (Akademim, 2024) Bernard Stiegler’in teknoloji felsefesinden hareketle bu konuyu ele almıştım. Yazı, bellek ve dikkat kavramlarını teknoloji felsefesi çerçevesinde araştırmam İmaj Üzerine kitabında (Akademim, 2025) devam etti ve imaj kavramı bu üçlüye eklendi. Her iki kitapta fenomenolojiden hareketle bilincin zamansallığının ve kolektif zaman deneyiminin nasıl değiştiğini ele aldım. Teknolojik bellek desteklerinin, başta yazı ve imaj olmak üzere tüm analojik ve dijital dayanakların bilinç yaşantıları üzerine etkilerini inceledim. Geçmişin hatırlanmasının, şimdinin algısının ve geleceğin hayal gücü yardımıyla beklentisinin içinde bulunduğumuz teknik ortamdan nasıl etkilendiğini göstermeye çalıştım. Yol gösterici argümanım tekniğin zamanla ilişkimizde kurucu bir rolü olduğunu kanıtlamak üzerine kuruluydu. Bu bağlamda Husserl, Merleau-Ponty, Simondon ve Stiegler’in eserlerinden hareketle felsefe tarihinde sıkça yapıldığı gibi teknolojiyi, özne ve nesne, kültür ve doğa, teori ve pratik, insan ve makine ikilikleri üzerinden düşünmek yerine tekniğin hangi anlamda bilme biçimlerinin ve düşünmenin koşulu olduğunu tartıştım. Teknolojinin insan zihni ve yaşamı üzerindeki etkilerini, felsefe tarihinin materyalizm ve spiritüalizm, realizm ve transandantalizm gibi köklü ayrımlarını tetikleyen içsellik, özdeşlik, sahihlik, upuygunluk gibi kriterlerle yorumlamak yerine Stiegler’in “gramatizasyon” kavramını teorik pusula olarak aldım. Stiegler’in gramatizasyon kavramı, çağdaş teknoloji felsefesinin en özgün ve kritik araçlarından biridir. Stiegler bu terimi, Fransız dil bilimci Sylvain Auroux’dan ödünç alıp genişleterek, insanın sadece dilini değil, tüm varoluşunu nasıl dışsallaştırdığını açıklar. Gramatizasyon süreklilik arz eden zamansal bilinç akışlarının mekânsal bir dayanakla ayrık birimlere bölünerek sabitlenmesidir. Bu süreç, insan davranışlarının sembolik birer veriye dönüştürülerek teknik bir taşıyıcıya aktarılmasını sağladığı gibi insan davranışlarının zamandan bağımsız şekilde kaydedilmesini, analiz edilmesini, mekanik, analog ve dijital olarak yeniden üretilmesini mümkün kılan bir dışsallaştırma operasyonudur. Stiegler’in La Société automatique (Otomatik Toplum)[1] kitabından hareketle, yapay zekâ ve otomasyon meselelerini algoritmalar ve büyük veri sayesinde gerçekleşen dijital gramatizasyon üzerinden ele almaya devam edeceğim.

    Teknoloji felsefesi alanında çalışırken, kuramsal alet çantanızda yeni kavramlara ve kriterlere ihtiyaç vardır. Bu sayede, geçmişten gelen kemikleşmiş yaklaşımlar arasındaki korelasyonlarla sınırlanmayan ve geleceğe dair önceden hesaplanamaz imkânların ele alındığı bir betimlemeye ulaşabilirsiniz. Teknolojik ortamdaki kolektif beklentilerin ele alınabilmesi için, psişik ve kolektif bireyleşme biçimlerini, yani öğrenme, bilgi edinme, paylaşma ve başkalarıyla tartışma süreçlerini doğru anlamamız önemlidir. Teknolojinin insanlar arası iletişimi ve etkileşimi sürekli artırmasının öznellik, kendini tanıma ve toplumsallık üzerine etkilerini henüz yeterince anlamış değiliz. Ayrıca, teknolojik ortam, sürekli inovasyon hâlinde olan ve Stiegler’in deyişiyle metastabil bir ortamdır. Bu teknik ortamda, hem teknik cihazlar güncellenir hem de biz kendimizi dönüştürürüz. Stiegler’in terimleriyle konuşacak olursak bellek tekniklerinin tarihsel gelişiminin bilinç edimlerimizin dönüşümünde gözlemlenebilir ve kavranabilir bir etkiye sahiptir.[2] Bu demektir ki geçmişe, şimdiye ve geleceğe yönelimlerimiz resmin, matbaanın, fotoğrafın, sinemanın, televizyonun ve dijital medyanın aracılığıyla gerçekleştiğinde farklılaşır. Şimdiyi algılama biçimimiz basılı medya ve canlı yayın yapan televizyon aracılığıyla gerçekleştiğinde farklı bir anlama sahiptir. Zamanla ilişkimizi kuran takvimler, ajandalar, elektronik hatırlatıcılar ve kişisel otomatlar bilinç edimlerini etkiler. Enformasyon ve iletişim teknolojilerinin tetiklediği veri akışındaki aşırı hızlanma, toplumsal yaşamın dokusunu oluşturan zamansal ritmi kökten bir dönüşüme uğratır. Televizyon ve dijital medya gibi endüstriyel zaman nesneleri, akşam haberleri gibi ritüeller aracılığıyla milyonlarca bireysel bilinci aynı akışa eklemler. Bu durum, bilincin senkronizasyonu yoluyla ortak bir şimdiki zaman kurgularken, toplumsal zamanın artık bireysel farklılıklarla değil, teknik sistemlerin empoze ettiği hiyerarşik bir ritimle yönetilmesine neden olur.

    Bu bağlamda bireysel ve toplumsal yaşamın merkezine doğru ilerleyen genel otomasyonun ve yapay zekânın felsefenin yöntemleri ve terminolojisi ile ele alınması bir zorunluluk gibi görünür. Bunu yaparken önceki eserlerde izlediğim yöntemi takip edeceğim. Felsefe alanında düşünmek, belli bir konudan problematiğe, problematikten felsefi zorluklara ve söz konusu felsefi zorlukları aşmaya yarayacak yol gösterici argümanlara gitmek demektir. Dolayısıyla yapmak istediğim şey sadece yapay zekâ ve otomasyon kavramlarını felsefenin araçlarıyla ele almak değil onların ortaya çıkardıkları düşünsel zorlukları da ele almak olacak. Çağdaş felsefe kendi döneminin sorunlarına karşı duyarlı olmalı, içinde bulunduğu dönemin yeniliklerini anlamalı, teknik gelişmelerin hatırlattığı geçmiş olanakları analiz etmeli ve geleceğe dair bir perspektif ortaya koymalıdır. Felsefe müzelik olmak yerine insanlığın ortak mirasından beslenerek kendi zamanında üretilen kuramsal bilgi üretimine katılımcı olmak istiyorsa güncel olmalı ve kendi çağının şimdisinde yer almalıdır. Geleceğe hazırlıklı olmak istiyorsak güncelin yakıcı sorularını icat etmemiz gerekir.

    Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken, insanlık tarihinin belki de en yoğun ve sarsıcı yirmi beş yılını tamamlıyoruz. Yirminci yüzyılın başındaki sanatsal, bilimsel ve felsefi kırılma anlarına benzer şekilde, içinde bulunduğumuz zaman dilimi de teknolojik bir sıçramayla yaşamın tüm dokusunu analogdan dijitale taşıdı. Bu süreç varoluşun her alanında üç temel aşamayla kendini gösterir. Öncelikle analog bilgilerin dijital ortama aktarılmasıyla sayısallaşma gerçekleşir. Ardından sayısallaştırılmış verilerin aralarındaki ilişkilerle farklı alanlara uygulanması süreci, yani dijitalleşme gelir. Kamusal alanların dijitalleşmesi, bu alanlarda ihtiyaç duyulan dijital becerilerin gelişmesi karşımıza yeni bir ekosistem şekillenir. Söz konusu dönüşüm okuma, yazma, konuşma ve dinleme biçimlerini etkileyen sembolik ortamların sorgulanmasını gerektirir. Artık insan dünyasının karşısında bulunan, bilme biçimlerine dışsal bir teknolojik dünyadan söz edilemez. Yaşam dünyalarımız ve onun içindeki bilme biçimlerimiz, bilişsel kapasitelerimiz dijital teknolojiden bağımsız değildir. Gelgelelim, yine yirmi beş yıllık bu hiper-endüstriyel zaman diliminde, teknik sistemlerin toplumsal yapıları bir şok dalgasıyla sarsmasına ve hesaplamanın yaşamın en mahrem alanlarına kadar yayılmasına tanık olduk.

    Ancak dijital gerçekliğin ölçme, kodlama ve sınıflandırma gücü karşısında, insanın sembolik değişim hızı yetersiz kalmaya başladı. İnsan beyni ile dijital dünya arasındaki bu uyuşmazlık, uyumsuz hizalanma durumu hatadan öğrenen esnek insan zekâsı yerine, kusursuz makine zihni modelini öne çıkardı. İnsanın analiz ve sentez kapasitesi, teknik sistemlerin mekanik hızı ve işleyişi tarafından ikame edildikçe, rasyonel muhakeme süreçlerimiz, makinelerin operasyonel hızı karşısında karar alma ve sınır belirleme yetkinliğini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır. Bu durum, yargılama ve hayal gücü gibi bilişsel yetilerin aktif kullanımına imkân tanımayan, hıza dayalı bir deneyim biçimini empoze eder. Politik ekonomi perspektifinden bakıldığında ise bu süreç, sinema, televizyon ve özellikle dijital ağlar gibi endüstriyel sembolik üretim araçlarının, bireyi bilinçli bir özneden ziyade pasif bir tüketiciye dönüştürme stratejisini hayata geçirir.

    Özellikle makinelerin giderek daha fazla otomasyon kazanması dil, yazı ve yaratıcılık gibi yerleşik kategorilerimizi sarsarken, insan ve makine etkileşimini sosyal bilimlerin merkezine taşıdı. Bu süreç bir yandan bilgiye erişimi demokratikleştirse de diğer yandan dikkat ekonomisini ve dezenformasyonu besleyerek kamusal alanı şirketleşmiş bir teknoloji kültürünün değerlerine mahkum etti. Zihinlerimiz inovasyon ve regülasyon karşıtlığıyla meşgulken eğitimin programları yerlerini piyasanın programlarına bıraktı. Gelgelelim piyasa öğretmenlerle, akademisyenlerle değil birer davranış bilimcisi gibi işleyen algoritmalarla çalışır. Elbette katı regülasyon dijital kültürün sorunlarını çözemez ama sorunların tartışılması için güvendiğimiz bilimsel kurumlara ihtiyacımız bulunur. Gelgelelim, özellikle ülkemizde sosyal bilimler alanındaki köklü kurumlar aklın kamusal kullanımına rehberlik etmek yerine kendi özel alanlarına çekildiler. Oysa aklın kamusal kullanımı, bu durumdan çatallanan yolları bulmanın anahtarı olabilir. Eğer teknoloji hem zehir hem de ilaçsa, bu dönüşümü bir çöküşten ziyade yeni bir yaşam bilgisine dönüştürmek, ancak aklın eleştirel ve müzakereci gücünü yeniden sahiplenmemizle mümkün olacaktır. Eğer bunu yapmazsak dijital teknoloji ortamı kullanıcılar için zehir, onu idare eden ve ondan çıkar sağlayanlar için ilaç olacaktır.

    Bu bağlamda son dört yılda geliştirilen yapay zekâ modellerinde bir felsefecinin dikkatini çekebilecek iki mesele görüyorum. Birincisi 2022’de kamusal olarak kullanıma açılan büyük dil modelleriyle birlikte insan olarak dilin tekelini kaybettik. Dil, dünya deneyimimizin temel öğelerinden biridir, onunla konuşur yazar, ifade eder ve anlarız. İnsanın dili yaratması kadar dilin de insanı yaratmasından bahsedebiliriz. Onun kaynağı, düşünce ile ilişkisi, bilişsel süreçlere etkisi gibi konuların tarihsel gelişimi dikkat çekicidir. Düşünmek bir anlamda kendimiz ile konuşmaktır. Bu yüzden dil düşüncenin içsel bir ifadesidir. Logos olarak dil, kavramla ve gerekçelendirmeyle ve yöntemle ilgilenen felsefenin ve bilimlerin ayırt edici özelliğidir. Özellikle dilin kökeni sorusu düşünce tarihinin en yakıcı sorularından biridir. Dili öğrenmek, kullanmak ve onu anlamak arasında bir fark bulunur. Dil bilimin nesnesi olarak dil, fonoloji, morfoloji, sentaks ve semantik gibi araştırma alanlarının konusudur. Bilişsel dil bilime göre ise dil sadece bir kurallar sistemi değil insan zihninin işleyişinin, onun kavramsal yapısının ana göstergesidir. Dil insan deneyimiyle şekillenen bedensel ve bilişsel bir süreçtir. Onun incelenmesi insanın bireysel ve kolektif bireyleşme süreçlerinin de incelenmesinin anahtarıdır.

    Dilin tüm imkân koşullarını yeterince açıklayamasak bile dil başkalarıyla, dünyayla ve kendimizle kurduğumuz ilişkinin merkezinde yer alır. Dilin zihindeki karşılığı tıpkı bedenin dünyadaki tekil tezahürü gibi insanı diğer canlılardan ayıran temel kriterdir. Dolayısıyla dil sadece diyalog ve iletişim alanlarında değil düşüncenin anlaşılması, insanın akıl yürütmeye dair yetilerinin aydınlatılmasının yanında mantığın ve doğru bilginin imkân koşulları çerçevesinde araştırılır. Dilin bilme biçimleri üzerine etkisi insanlık tarihini değiştirir. Zamansal düşünce akışlarının yazıyla dışsallaştırılması yani düşünceyi kesin anlamlarla vazeden, müphemliğe kapı aralamayan alfabetik yazının kullanılması geometrinin ve genel olarak bilimin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Alfabetik yazıda önemli olan phoné, seslerin nasıl okunduğu değil yazının bilincin zamansal akışının mekânsal kaydı olmasıdır. Bu aslında logos’un ayrıklaşmasıdır. Yazının bilgiyi kamulaştırması sayesinde kentte rasyonalleşme süreci meydana gelir. Yazı yasayı ve yurttaşlık yapısını getirdiği için kamusal alanda yorumlama ve eleştirinin önünü açar. Şu hâlde, kayıtlı yazı sayesinde Öklid’in aksiyomatik geometrisi, Hipokrat’ın semptomları betimleyen tıp bilgisi, hatta tragedyaların açtığı sorgulama biçimi izlenebilir ve aktarılabilir.[3] Dil bu anlamda düşüncenin mükemmelleşmesi ve insanı insan yapan ayırt edici özelliğin gelişimidir.

    Ne var ki dil kullanımının ve özellikle metin üretiminin tekelini artık kaybettik. Dünyayı dil aracılığıyla anlamlandırma ve bilişsel varoluşu dil üzerinden inşa etme ayrıcalığı, makineler için de söz edilebilir bir gerçekliğe dönüştü. Bu dönüşüm o kadar ani gerçekleşti ki doğuracağı sonuçları kavrayabilecek zamanı henüz bulamadık. Artık makineler de dili kullanıyor ve metin üretiyorlar. Biz onlarla, onlar da bizimle konuşuyor. Söz konusu hızlı ve konforlu etkileşim içinde karşımızdaki yapının, ne zaman istersek, yorulmadan şikâyet etmeden bizi “anladığından” neredeyse şüphe duymaz hâle geldik. Makineyi insanlaştırarak onu anlayan, yazan ve konuşan, yani dili etkin bir özne gibi kullanan bir varlık olarak yaşamımızın merkezine yerleştirdik.

    Fakat unutulmamalıdır ki büyük dil modelleri, insanlar tarafından üretilmiş metinlerle eğitilen makinelerdir. Bunlar özünde istatistiksel olarak bir sonraki sözcük birimini, yani “token”ı tahmin etmeye (next token prediction) dayalı bir sistemle çalışır. İnsan, sözcüklerden cümlelere, cümlelerden ise anlamlı yapılara doğru ilerleyen dili kullanır. Bu yönelim makinelerin token’ler ile yaptığından çok farklıdır. Makinelerin dil performansı insanınkinden temelden ayrışır çünkü onların bir yönelimi, niyeti ya da amacı yoktur. Sorduğumuz sorulara yanıt verdiklerinde gerçekleştirdikleri işlem, anlama ya da ifade etme süreci değil, yüksek hızda icra edilen istatistiksel hesaplamadır. Yapay zekâ, makine öğrenmesi sayesinde kelimeler arasındaki dizilim sıklıklarını ve dildeki yapısal düzenlilikleri matematiksel formüllerle analiz eder. Bu noktada, istatistiksel olasılıklara dayalı hesaplamalı metin üretimini, sahici bir anlama ve konuşma yetisinden ontolojik bir çizgiyle ayırmak zorunludur. Ne var ki gündelik yaşamın pragmatik akışı içinde bu hayati ayrımı göz ardı ederek, makinelerle kurduğumuz etkileşimi insani bir iletişim sanma yanılgısına düşüyoruz. Oysa Yann LeCun’ün de belirttiği üzere, bir çocuğun öğrenme süreci ile bir büyük dil modelinin (LLM) veri işleme biçimi arasında aşılması imkânsız bir mahiyet farkı vardır.[4] Dört yaşındaki bir çocuk, dünyanın en devasa dil modellerinin tükettiği veri miktarına henüz ulaşmışken, onun deneyimlediği veri statik metinlerden değil, süreklilik arz eden fiziksel ve duyusal bir akıştan oluşur. Çocuk yer çekimi, nesnelerin devinimi ve bedensel eylemler aracılığıyla fiziksel gerçekliği doğrudan tecrübe ederek zihninde içsel bir dünya modeli inşa eder. Bu sezgisel fizik anlayışı, onun karmaşık bir görevi sadece birkaç denemeyle kavramasını sağlar. Öte yandan yapay zekâ modelleri, dünyadan bağımsız sembolik dizgeleri bir sonraki token’ı tahmin etmek üzere işleyen kapalı sistemlerdir. Bu modeller, sembolik kalıpları manipüle etmede ve kod yazımında üstün bir performans sergileseler de, fiziksel gerçekliğe demirlenmiş bir sağduyudan, karmaşık dünya deneyiminden süzülen bir öğrenme becerisinden ve en önemlisi Merleau-Ponty’nin ifadesiyle yaşayan bir bedene sahip olmanın getirdiği anlamlandırma yetisinden yoksundurlar.

    Diğer bir mesele felsefenin özellikle Kant’tan beri gündeminde olan otonomi sorunudur. Otonomiyi bireyin kendi kararlarını alabilme ve kendi yaşamını kendi aklına göre şekillendirebilme yetisi, yani bireyleşme imkânlarını artırma kapasitesi olarak kabul ettiğimizde içinde bulunduğumuz genel otomasyon çağının bunu değiştirmek üzere olduğunu söyleyebiliriz. Tıpkı dilde olduğu gibi otonomi söz konusu olduğunda da ayrıcalığımızı kaybetmek üzereyiz. Bu bağlamda gündeme gelen ilk mesele otonom makinelerin denetimi üzerinedir. Örneğin Langdon Winner, Autonomous Technology kitabinda teknolojinin insan karşısında otonom hâline geldiğini ve denetlenemez bir tehlike olduğunu savunur.[5] Son yıllarda makineleri ve yapay zekâyı nasıl kontrol edeceğimizi sormak akla ilk gelen sorulardan biri olmasına rağmen teknoloji felsefesi için doğru bir başlangıç değildir. Kaldı ki teknolojik ortamın kontrolü zaten kullanıcılarda değil teknoloji şirketlerinde ve onlarla iş birliği yapan iktidar biçimlerinde bulunur. Teknik sistemlerin toplumsal sistemler üzerine etkisi konusunda kamusal mutabakat aranmaz. Bizim için güncel soru zihinsel emeğin otomasyonu ve dijital teknolojilerin gelişimi arasındaki ilişki ile ilgilidir. Bilişsel becerileri, bilme biçimlerini ölçmek ve derecelendirmek için inşa edilmiş teknik sistemler toplumsal meselelerden ziyade verimliliğin ve üretkenliğin maksimize edilmesini hedefler.

    Otomasyon tartışmaları aslında sanayide makinelerin üretim sürecinde kullanılmaya başlanmasından beri zihinlerimizi meşgul eder. Otomasyon denildiğinde aklımıza öncelikle insanın yaptığı işin bir kısmının veya tamamının makinelere devredilmesi akla gelir. Aaron Benanav’ın ifade ettiği gibi, “otomasyon, otomasyon teknolojilerinin yalnızca insanın üretken kapasitesini artırmak yerine insan emeğinin yerini tamamen almasıyla emekten tasarruf sağlayan diğer teknik inovasyon biçimlerinden ayırt edilebilir”[6]. Tam da bu yüzden yirmi birinci yüzyılın başında emeğin ve üretimin otomasyonu verimlilik ve bolluğun habercisi olarak görülüyordu. Gelgelelim bilindiği gibi beklentilerin tam tersini deneyimliyoruz.

    Buradaki güncel mesele bir yandan her türlü emeğin mekanikleşmesi diğer yandan otomasyonun mekanikleşen emeğin yerini alacak kadar gelişmesiyle istihdamı nasıl etkileyeceği ve hatta kitlesel işsizliğe yol açıp açmayacağıdır. Bütünüyle otomatikleşmiş fabrikalar, örneğin Çin’de insansız tam otomasyonla çalışan Xiaomi’nin Akıllı Fabrikası (Xiaomi Smart Factory) gibi oluşumlar yakın gelecekle ilgili tartışmaları hızlandırmıştır. Otomasyon hem işleri ortadan kaldırır hem de yeni iş kolları açar. Ne var ki sermaye birikimi mantığına dayalı kapitalist sistemin otomasyon teknolojilerini bahane olarak kullanarak daha güvencesiz düşük gelirli işler yaratması asıl sorundur. Dolayısıyla sorunumuz otomasyon süreçlerinin tetiklediği geniş çaplı güvencesizleşme ve emeğin değersizleşmesidir. OpenAI CEO’su Sam Altman’ın, bir yapay zekâyı eğitmek ile bir insanı eğitmenin maliyetlerini eş değer tutan söylemleri, teknoloji sermayesinin gelecek projeksiyonuna dair fikir verir. Bu yaklaşım, bilginin bedensizleşerek bir veri işleme maliyetine indirgendiği bir geleceği haber verir. Yapay zekâ teknolojilerinin söylemsel düzeyde dahi olsa insan emeğini ikame etme girişimi, toplumsal hiyerarşinin en alt basamağında yer alan sınıfların, makineleşmiş üretim süreçlerine tabi kılınması ve makinenin ikincil bir unsuru hâline getirilmesi projesini açığa çıkarır. Yapay zekâ otomasyonuyla gelen ölçüm ve denetim teknikleri toplumsal örgütlenmeyi dönüştürür. Bu yüzden otomasyon ve işin geleceği problemine daha geniş bir açıdan bakmak gerekir.[7]

    Şu hâlde, otomasyonun endüstriyel üretimin yanında gündelik yaşama ve toplumsal ilişkilere kadar nüfuz etmesi onu kaçınılmaz olarak daha bütüncül bir bakış açısıyla ele almayı gerektirir. Otomasyon geçmişte önceden tanımlanmış kurallar içerisinde işleyen bir mantık ile gerçekleşirken yapay zekâ otomasyonu dinamik bir biçimde karar verme tabanlı görevleri otomatikleştir. Yapay zekâ otomasyonu bağlamı anlama, düzensiz veriyi işleme ve kendi kararlarını vererek zamanla gelişme yeteneğine sahiptir. Karar alma süreçlerinin hızlanmasının verimliliği artırır ve iş akışlarını düzenler.

    Mevcut yapay zekâ çalışmaları, zihinsel süreçlerin otomasyonu fikrini merkeze alır ve bu fikrin temelleri 1940’ların sibernetik araştırmalarında atılmıştır. Özellikle Soğuk Savaş’ın politik iklimi ile askeri ve endüstriyel kurumların iş birliklerinin stratejileri, enformasyon teorisinin ve sibernetiğin hem önceliklerini hem de teknolojik karakterini belirleyen temel faktörler olmuştur. Matteo Pasquinelli’nin Patronun Gözü: Yapay Zekânın Sosyal Tarihi adlı eserinde gösterdiği gibi, “ondokuzuncu yüzyıldan yirminci yüzyıla geçildiğinde emeğin bileşiminde yaşanan ölçek değişimi, otomasyonun mantığını, yani bu dönüşümde payı olan bilimsel paradigmaları da değiştirdi”[8]. Pasquinelli kitabında, emeğin makineleşmesinin ve toplumun sayılaştırılıp izlenmesinin evrimini ortaya koyar. Ona göre yapay zekâ bu evrimin son aşamasıdır ve emek otomasyon teorisini bu bağlamda ele almak gerekir. Pasquinelli’ye göre algoritmik yönetim koşullarında tüm bireyler, kullanıcılar, çalışanlar “dev bir otomatın bölünmüş işçileri[9] olarak sınıflandırılır.

    Platform kapitalizmi olarak adlandırılan yeni ekonomik evrede, emeğin otomasyonu ve toplumsal iş bölümündeki dönüşüm, geleneksel sınıf ayrımlarını aşan bir genel proleterleşme dalgası yaratmaktadır. Bu süreç artık sadece kas gücünün yerini alan makinelerle sınırlı değildir. Dijital teknolojilerle dönüşen psikoiktidar ve nöroiktidar biçimleri, bireyin nasıl yapacağını bildiği (savoir-faire) ve nasıl yaşayacağını kurguladığı (savoir-vivre) tüm bilgi türlerini dışsallaştırarak teknik nesnelere (yapay zekâ modellerine ve dijital platformlara) aktarmaktadır. Bu bilgi kaybı süreci, artık yalnızca mavi yakalıları değil, Stiegler’in deyimiyle zihinsel emeğin öznelerini de proleterleştirir.

    Aslında otomasyon teknolojileri sağladıkları yüksek hesaplama ve veri işleme mekanizmalarıyla yaşamımızı kolaylaştırır. Varoluşun her alanının veri ve hesaplama mantığıyla saydamlaşması en çok tüketim kültürünü ve pazarlama stratejilerinin işine yarar. Bu bağlamda makinelerin otomasyonu insanların hayatını kolaylaştırırken onların bireyleşme biçimlerini tehdit eder. Otomasyon teknolojileri bireysel ve kolektif bireyleşemenin hem koşulu hem de krizidir. Oysa psişik bireyleşme ancak kolektif ve teknik bireyleşmeyle mümkündür. İnsanlar arası bilgi paylaşımı bireyleşmenin ön koşuludur. Bireysel otonomi teknik heteronominin karşıtı değildir; aksine onunla gelişimine, dönüşümüne katılır. Stiegler’in savunduğu gibi, otonomi otomatizmle karşıt değil, aksine onunla birlikte oluşmuştur.[10] Yapay zekâ ve otomasyon konusundan otonomiyi ve heteronomiyi birlikte düşünmenin, onları bir araya getirmenin imkânlarını düşünmeliyiz. Kaldı ki, psişik bireyleşme ancak kolektif ve teknik bireyleşmeyle mümkündür. İnsanlar arası bilgi paylaşımı bireyleşmenin ön koşuludur.

    Sonuç olarak, genel otomasyon süreçleri yalnızca emeğin teknik bir otomatizasyonuna indirgenemez, bu süreçler, varoluşun tüm katmanlarını ölçülebilir verilere dönüştürerek yepyeni bir ekonomik rasyonalite ekseninde araçsallaştırmayı hedefler. Kolektif bilgi birikiminin ve toplumsal emeğin bu yeni teknolojik safhadaki konumu, vakit kaybetmeden kamusal tartışmaların merkezine taşınmalıdır. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği biterken, felsefe ve sosyal bilimlerin yapay zekâ ve otomasyon üzerine yoğunlaşan disiplinlerle kuracağı kuramsal ittifak, genel otomasyonun sonuçlarını kavramak için elzemdir.

     

    * Prof., İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi, Felsefe Bölümü.

    [1] B. Stiegler, La Société automatique, t. Avenir du travail, Paris, Fayard, 2015.

    [2] B. Stiegler, La technique et le temps vol. I-II-III; suivi de Le nouveau conflit des facultés et des fonctions dans l’anthropocène, Paris, Fayard, 2018, s. 596.

    [3] B. Stiegler, La technique et le temps vol. I-II-III; suivi de Le nouveau conflit des facultés et des fonctions dans l’anthropocène, s. 355.

    [4] Y. LeCun,  “A Path Towards Autonomous Machine Intelligence”, Position Paper, Version 0.9.2, 2022, s. 3.

    [5] L. Winner, Autonomous Technology: Technis-Out-of-Control as a Theme in Political Thought, Cambridge, MA, MIT Press, 1978.

    [6]A. Benanav, Otomasyon ve İşin Geleceği, çev. D. Saraçoğlu, İstanbul, NotaBene, 2022, s. 18.

    [7] Bu konuda şu önemli çalışmaya gönderiyorum. Yapay Zeka ve İşin Geleceği, haz. Arif Koşar, İstanbul, Kor Kitap, 2025.

    [8] M. Pasquinelli, Patronun Gözü Yapay Zekanın Sosyal Tarihi, çev. E. Gen, İstanbul, Metis, 2024, s. 278.

    [9] M. Pasquinelli, Patronun Gözü Yapay Zekanın Sosyal Tarihi, s. 290.

    [10] B. Stiegler, La Société automatique, t. Avenir du travail, s. 86.