ÜNAL ÜNALAN İLE SÖYLEŞİ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Söyleşi: Hümeyra Yanar

     

     

    Ünal Ünalan, 23 Kasım 1975 yılında Sivas Şarkışla’da doğdu. Şarkışla İmam- Hatip Lisesinde tahsilini tamamladıktan sonra, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesini kazandı ve buradan mezun oldu. Bursa Büyükşehir Belediyesi Türk Sanat Musikisi Konservatuvarında Türk musikisi eğitimi aldı.

     

    2002 yılından itibaren Almanya’da yaşamaya başlayan Ünalan; rika, sülüs, nesih, celî sülüs ve icaze yazı alanlarında mektup ve mail yoluyla belirli zamanlarda da yüz yüze olmak üzere eğitimini tamamlayarak Hattat Mustafa Cemil Efe’den icazetini aldı.

     

    2018, Almanya Essen şehrinde Uniday 18,

    T.C Cumhurbaşkanlığı ve KSV iş birliği ile Yeditepe Bienali Hattat Mustafa Cemil Efe talebeleri İcazet Töreni ve Sergisi, “Aşk, meşk, icazet’’,

    2018 Ayasofya Camii “Gençlerin Sanatında Peygamber Sevgisi”,

    2025 Köln, Sabah Ülkesi ‘‘Sanat Haftası”,

    2025 “Türk Kültür Fuarı Salzburg”,

    2025 “İkra” İslam Sanatları Sergisi, Gent, Belçika sergilerinde yer aldı.

     

    Avustralya, Özbekistan, Türkiye ve Avrupa ülkelerinde eserleri bulunan Ünalan, ihtisas çalışmalarını Hattat Ömer Yıldız ile sürdürmektedir. 2025 yılında T.C. Kültür Bakanlığı, Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcısı Listesi’ne katılmaya hak kazanmıştır. Sabah Ülkesi Kültür & Sanat Derneği bünyesinde hüsn-i hat dersleri vermeye devam etmektedir.

    Sabah Ülkesi Kültür & Sanat Dernek Başkanı ve IGMG Kültür Sanat Birim Başkanı olarak görevine devam etmektedir.

     

    Hüsn-i hat ile tanışma hikâyenizin ve sanatla kurduğunuz o ilk bağı bizlerle paylaşabilir misiniz? Bu sanata nasıl talip oldunuz? Talebe oldunuz? Nasıl talebe yetiştiriyorsunuz?

     

    Üniversiteyi kazandığımda hayalim, büyük bir şehirde kendimi iki alanda geliştirmekti: Hüsn-i hat ve musiki. Her iki sanat da beni derinden cezbediyor, gönül dünyamdaki boşluğu bu iki sanat dalıyla doldurabileceğimi hissediyordum. Musiki alanında Bursa Büyükşehir Belediyesi Konservatuvarı sınavlarına girdim ve tam puan alarak, Türk Sanat Musikisi bölümünde eğitim alma imkânı buldum.

     

    İlahiyat Fakültesinde seçmeli olarak hüsn-i hat dersleri vardı ve ben de o dersi seçmiştim. Burada teorik anlamda ilk kez hat ile alakalı kavramları öğrenmeye başladım. Bu dersleri Arapça hocası olan Prof. Dr. Erol Ayyıldız Hocamız veriyordu. Bu zaman zarfında Hattat Ömer Yıldız ile de tanışmıştım ve onun da desteği ile İlahiyat Fakültesi olarak rektörlük salonunda bir sergi olmuş ve ben de beş adet çalışma ile bu sergiye katılmıştım.

     

    Hüsn-i hat ile tanışmam ise hattat Ömer Yıldız ile karşılaşmam sayesinde oldu. O dönemde Bursa’da Hüseyin Kutlu ve icazet almış talebelerinin bir sergisi vardı. Bu sergiyi ziyaret ettiğimizde Bursalı hattat Ömer Yıldız’ı tanıma fırsatı bulduk. Kendisi bizi kabul etti ve bir süre sülüs meşklerine devam ettim. İlahiyat Fakültesinden mezuniyetim de “Hüsn-i Hat Sanatı ve Hamid Aytaç” adlı tezi yazarak nihayet buldu.

    Daha sonra Almanya’ya geldiğimde Ömer Yıldız ile irtibat kurma imkânım olmadı. Ancak hüsn-i hat artık gönül dünyamda derin bir yer edinmişti. Bu sebeple sürekli bir arayış içinde buldum kendimi. Hatta rüyalarımda dahi beni bu yola yönlendiren duyguların etkisi altında kalıyordum. Uzun süre bana ders verebilecek bir hoca arayışında oldum. İletişim zorluklarına rağmen çok kısa bir süre Hattat Fuat Başar ile meşke başladım; ancak bu çalışma uzun süre devam edemedi.

    Daha sonraki süreçte, bu alanda eğitim almak istediğimi ilettiğimde bizi kabul eden Hattat Mustafa Cemil Efe’den ders alma imkânı buldum. Mektup, mail ve yüz yüze çalışmalar neticesinde icazet almak nasip oldu ve kendisinden icazet alan ilk erkek öğrenci oldum. Aynı zamanda hat sanatında Avrupa’da yaşayan ilk icazet alan kişi olmak da bana nasip oldu. Hocamdan Allah razı olsun.

    Şu sıralarda Hattat Ömer Yıldız ile ihtisas çalışmalarımıza devam ediyoruz. Bunun yanı sıra Sabah Ülkesi Kültür Sanat Derneği bünyesinde, klasik usulü esas alarak ve teknolojik imkânları da kullanarak Avrupa’nın çeşitli şehirlerinden öğrencilerimize hem yüz yüze hem de çevrim içi dersler vermeyi sürdürüyoruz.

     

    “Kur’ân-ı Kerim Hicaz’da nazil oldy, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı” şeklinde meşhur bir söz vardır. Hüsn-i hattın Arap harfleriyle doğmasına rağmen Türkler elinde zirveye ulaştığına dair bu yaygın kanaate sizin bakış açınız nedir?

     

    Bu söz, tarihte hat sanatı ile akalı veciz ve meşhur bir sözdür. Yazı sanatı Abbasiler döneminde büyük bir gelişme yaşamış ama yazıdaki bu sistem ve estetik gelişme Osmanlı döneminde yaşanmıştır. Osmanlı döneminin hat sanatkârları aklam-ı sitteyi, estetik denge ve oran bakımından en olgun bir seviyeye taşımışlardır. Özellikle devletin himayesi ve meşk zinciri geleneği gösterilen estetik hassasiyet bu sözü doğrulamıştır. Hâlen de bu söz geçerliliğini korumaktadır.

     

    Sizce Türklerin bu sanat dalına olan özel ilgisinin ve yeteneğinin altında yatan temel sebepleri nelerdir? Bunun etnolojik veya karakteristik bir kökeni olduğunu düşünüyor musunuz?

     

    Türkler, tarih boyunca kendi inanç ve değerleri üzerine medeniyet inşa etme bilincine sahip bir millet olmuşlardır. İslam’ın kabulünden sonra da yazıyı yalnızca bir iletişim aracı olarak değil; aynı zamanda vahyin muhafazası için önemli bir imkân olarak görmüşlerdir. Özellikle karakterlerinde bulunan güzellik ve estetik anlayışı, bu hizmetin gelişmesinde etkili unsurlardan biri olmuştur.

    Kur’an ve sünnetin hayat içinde görünür olması için gayret gösteren Türkler, bu değerleri en güzel şekilde hayata taşımaya çalışmışlardır. Kur’an’a duydukları saygı, sevgi ve muhabbet ile karakterlerinden gelen estetik anlayışını bu sanata yansıtmaları, tarihin şahitliğinde âdeta altın harflerle yazılmış bir netice ortaya çıkarmıştır.

    Estetik anlayışlarının yanı sıra hayata sistematik bir bakış açısıyla yaklaşmaları da bu sanatın gelişiminde önemli rol oynamıştır. Bu sayede hat sanatında meşk geleneğini geliştirmişler ve sanatın üslup yozlaşmasına uğramaması için güvenilir bir yöntemle aktarılmasını sağlamışlardır. Türkler, usta-çırak ilişkisine dayanan eğitim anlayışı ve hat silsilesi üzerinden bu sanatı geleneksel bir şekilde nesilden nesile aktararak geliştirmiş ve günümüze kadar ulaştırmışlardır.

    Geleneksel olarak “meşk” usulüyle, diz dize aktarılan bu disiplin, günümüzde dijital imkânlarla hocasız bir öğrenim sürecine de kapı aralıyor. Bir hocanın rahle-i tedrisinden geçmeden, sadece kişisel çaba ile hatta olmak mümkün müdür? İcazet müessesesinin bu sanatın geleceği ve korunması noktasındaki önemi tam olarak nedir?

    Hat sanatında geleneksel öğrenim yolu meşk usulüdür. Bu yöntemde talebe, hocasının yazısını birebir taklit ederek onun tashih ve yönlendirmesiyle ilerler. Sanat, usta-çırak ilişkisi içerisinde öğrenilen bir alandır. Hz. Ali’den rivayet edilen bir sözde, güzel yazının hocanın elinde gizli olduğu ifade edilir. Hocanın yazışını bizzat görmek, talebenin gelişimini hızlandıran en önemli imkânlardan biridir.

    Bununla birlikte, bulunduğu yerde hoca bulamayan veya hocasına uzak olan talebeler geçmişte mektuplaşma yoluyla da meşk etmişlerdir. Bu yöntemle başarılı neticeler elde edildiği de bilinmektedir. Günümüzde ise çeşitli dijital imkânlar sayesinde dersler çevrim içi olarak da yapılabilmektedir. Ancak her hâlükârda kişinin kendisini ehil bir hocaya teslim etmesi büyük önem taşır.

    Yazının hoca tarafından kritik edilmesi, doğru ve yanlışların çıkarmalarla gösterilmesi ve talebenin seviyesine göre ilerlemesi bu sanatın öğrenilmesinde vazgeçilmez unsurlardır. Zaman zaman kendi gayretleriyle bu sanatı öğrenmeye çalışanlar olsa da rehbersiz bir şekilde istenilen sonuca ulaşmak oldukça zordur. Çünkü tahkik ve kritik yapılmadığında talebe, yaptığı işteki doğru ve yanlışları sağlıklı bir şekilde göremez.

    Bu sebeple hat sanatında üslubun öğrenilmesi, geleneğe bağlı kalınması, çok yönlü bir terbiye sürecinden geçilmesi ve bir silsile içerisinde bir hocadan meşk edilmesi gerekir. Klasik anlamda “hattat” ünvanının verilmesi, ancak geleneksel usulle bir hocadan meşk edilip icazet alınmasıyla mümkün olur.

    Bu sanatı hoca-talebe silsilesi içerisinde sürdürmek yalnızca teknik bir eğitim değil; aynı zamanda bir emaneti layıkıyla teslim alıp gelecek nesillere aktarma sorumluluğunu da beraberinde getirir.

    Hat sanatında ekol olmuş “ Aklâm-ı Sitte” (altı yazı stili) içerisinde siz sülüs ve nesih üzerine yoğunlaşıyor, rik’ada dersler veriyorsunuz. Bu yazı stillerinin karakteristik farklarından ve gelenekte hangi amaçlarla kullanıldıklarından biraz bahsedebilir misiniz?

    Sülüs, sözlükte “üçte bir” anlamına gelir. Bu yazı türü, harflerin 1/3 ve 2/3 oranları esas alınarak yazılır. Buna göre harflerin üçte ikisi düz, üçte biri ise yuvarlak hatlar şeklinde izah edilir. Sülüs hattının harf yapısı da bu oran üzerine kurulmuştur. Hüsn-i hatta esas kabul edilen yazı türlerinden biridir. Kûfî yazısından sonra gelişen ilk yazı türlerinden biri olması sebebiyle “ümmü’l-hutût” (hatların anası) olarak da anılmıştır.

    Osmanlı hattatları bu yazı türüne ayrı bir ilgi göstermiş ve sülüs yazısını sanat ve estetik bakımından en yüksek seviyeye ulaştırmışlardır. Sülüs yazısı genellikle kıt’a, murakkaa ve levhalarda, Kur’ân-ı Kerîm’de sure başlıklarında, ayrıca beyit ve kasidelerin yazımında kullanılagelmiştir. Özellikle de Fatih Sultan Mehmet sonrasında mimaride kendini yoğun bir şekilde gösterecektir.

    Nesih yazısı ise en çok kullanılan yazı türlerinden biridir. Sözlük anlamı “ortadan kaldırmak, iptal etmek” olan nesih, kalem ucu genişliğinin sülüs yazısının yaklaşık üçte biri kadar olmasıyla bilinir. Harfler arasında estetik bir uyum ve ahenk bulunur; bu nedenle hem gözle takip edilmesi hem de okunması kolaydır. Bu özellikleri sebebiyle özellikle Kur’ân-ı Kerîm yazımında, ilmî ve dinî metinlerde ve kitaplarda tercih edilmiştir. Özellikle Osmanlı döneminde yaygınlık kazanmış; sadeliği, okunabilirliği ve estetik yapısı sayesinde en çok kullanılan yazı türlerinden biri hâline gelmiştir.

    Rik’a yazısı ise XV. yüzyılda Dulkadiroğulları döneminde ortaya çıkmış, daha sonra Osmanlılar tarafından geliştirilip zenginleştirilerek 1928 Harf İnkılabı’na kadar kullanılmıştır. Divani yazının harflerinin küçültülüp sadeleştirilmesiyle geliştirilmiştir. Süratli ve kolay yazma ihtiyacını karşıladığı için rik’a hattı; mektuplarda, pusulalarda, özel ve resmî yazışmalarda ve son dönem bazı basılı eserlerde ve tablo olarak da kullanılmaktadır.

    Şu an meşk ettiğiniz ve eğitimini verdiğiniz bu stiller dışında, ilginizi çeken veya gelecekte derinleşmek istediğiniz farklı yazı türü var mı?

    Özellikle nesta’lik yazı benim çok ilgimi çeken bir hat türüdür. Bu yazının karakterinde belirgin bir şiirsellik vardır. Arapça kelime anlamı “asılı” veya “asılı duran” olan bu yazı üslubu hakkında Prof. Dr. Ali Alparslan bir yazısında şu ifadeyi kullanır: Kırlangıçların yayvan uçuşunu andıran görünüşüyle ince, zarif, sade ve mütenasip olan nesta‘lik, “İslam yazılarının gelini” (arûs-ı hutût) diye anılmıştır.

    Gerçekten de bu yazı türünün asılı duruyormuş hissi veren görünümü, sadeliği, kavisli ve hassas anatomik yapısı insanı kendine çeken ayrı bir estetiğe sahiptir. Özellikle edebî metinlerde kullanılması bu yazıya farklı bir anlam kazandırır. Şiir metinleriyle birleştiğinde, âdeta şiirin kendisine de ayrı bir estetik derinlik ve zarafet katar.

    Bunun yanında, son dönem nesta‘lik hattatlarından Hulûsi Efendi, Necmeddin Okyay ve Ali Alparslan gibi isimlerin zarif şahsiyetleri ve sanat anlayışlarının da bu yazının inceliği ve ruhuyla örtüştüğüne inanıyorum. Bu yönüyle nesta’lik yazı, benim için hem estetik hem de manevi açıdan ayrıca ilgi çekici bir sanat alanı hâline gelmektedir.

    Talik veya nesih ile talikin terkibiyle oluşan Nesta’lik türü, daha çok İran ve Horasan coğrafyasında hâkimken; Türkiye’de genellikle şiirler ve özlü sözlerde tercih ediliyor. Sizce bu türlerin coğrafi bir kimlik kazanmasının sebebi nedir? Sanatın bu şekilde bölgesel ve türsel (dinsel/dünyevi) bir karakter benimsemesini nasıl yorumluyorsunuz?

    Her coğrafyanın yaşam tarzı, sanatını şekillendiren önemli unsurlardan biridir. Nesta’lik yazı da özellikle İran ve Horasan kültüründe gelişmiş; tarzı ve üslubuyla o toprakların şiir, ağıt ve gazel gibi edebî türleriyle güçlü bir görsel bütünlük oluşturmuştur. Edebiyat ve yazı ile ilgilenen biri, bu yazı türünde söz ile şeklin nasıl birbirini tamamladığını kolaylıkla hissedebilir. Sözlü kültür ve musiki geleneğiyle birlikte yazının da âdeta bir ritim kazanarak bu kültürel yapıyla bütünleştiği görülür.

    Toplumlar tarih boyunca birbirlerinden etkilenmiş ve birbirlerini etkilemişlerdir. Bizim İslam’ı anlama ve anlamlandırma kültürümüzde de Fars kültürünün önemli bir etkisi olmuştur. Hatta bazı ibadetlerle ilgili terimlerin Farsçadan dilimize geçtiği bilinmektedir. Bu durum, kültürler arası etkileşimin her zaman canlı olduğunu göstermektedir. Horasan medeniyetinin temeline bakıldığında ise büyük ölçüde Türk unsurlarının bulunduğu görülür. Osmanlı Devleti de yalnızca büyük bir imparatorluk olmakla kalmamış, aynı zamanda güçlü bir medeniyet kurmayı başarmıştır. Büyük medeniyetler genellikle kendi sözlerini söylemek, kendi varlıklarını ve üsluplarını ortaya koymak isterler. Osmanlı da farklı toplumların kültürlerinden etkilenmiş; ancak bu unsurları kendi estetik anlayışıyla yoğurarak geliştirmiş ve kurumsallaştırmıştır.

    Osmanlılar özellikle sülüs ve nesih yazısını kendi kültürel zevkleri doğrultusunda daha ileri bir seviyeye taşımış ve bu yazı türlerine kendi kimliklerini yansıtmışlardır. Osmanlı hattatları Kur’ân-ı Kerîm’i en güzel şekilde yazma gayesiyle nesih yazısını geliştirmişlerdir. Buna karşılık Fars hattatları, Farsça metinleri ve şiirleri nesta’lik yazı ile estetik bir ritim içinde görselleştirmişlerdir.

    Yazma eserlerin coğrafi sınırları aşması, siyasi ilişkiler, edebiyat çevreleri arasındaki yakınlık ve Osmanlı sarayının İranlı sanatkârlara kapılarını açması gibi etkenler, nesta’lik yazının Fatih Sultan Mehmet devrinde İstanbul’da yayılmasına zemin hazırlamıştır. Osmanlı hattatlarından Yesârî Mehmed Esad Efendi ve oğlu Yesârîzâde Mustafa İzzet Efendi, nesta’lik yazıya Türk üslubunu kazandıran önemli isimlerdir. Özellikle celî nesta’likte belirli ölçüler ortaya koyarak bu yazı türünü zirveye taşımışlardır. Prof. Dr. Ali Alparslan’ın ifadesiyle, İran nesta’liğinde harfler ve kelimeler profilden bakılan bir insan veya cisim görünümünü andırırken, Türk nesta’liğinde cepheden bakılan bir insan veya cisim görünümüne benzer bir karakter görülür.

    Dinî metinler genellikle nesih yazısı ile yazılırken, şiir ve edebî metinlerde Osmanlı estetiğine uygun olarak geliştirilen nesta’lik yazı tercih edilmiştir. Nesih yazısı hareke kullanımının kolaylığı ve okunabilirliği sebebiyle özellikle Kur’an yazımında güvenilir bir tercih olmuştur. Buna karşılık edebî metinlerde, ritmik ve görsel estetiği güçlü olduğu için nesta’lik yazı kullanılmıştır. Özellikle Türk hattatları, nesta’likte nokta kullanımı ve kompozisyon düzeninde ritmik bir ahenk ve denge kurarak bu yazıya özgün bir estetik kazandırmışlardır.

    Müslümanların günümüzde hayatlarında estetikten uzaklaşma tehlikesi söz konusu olduğundan bahsediliyor. Bu estetiksizleşmeden, sıradanlaşmadan, zerafetten uzaklaşmayı nasıl önleyebiliriz? Geleneksel sanatlar buna nasıl katkı yapabilir?

     

    İnsan, fıtratı gereği diğer canlılardan ayrılan önemli bir özelliğe sahiptir: Güzeli arama, bulma ve geliştirme kabiliyeti. Zihinsel kapasitesi ve yetenekleri bakımından insana Allah tarafından özel bir imkân verilmiştir. Estetik duygusu, güzellik anlayışı ve din hissiyatı gibi yüksek duygular yalnızca insana mahsus özelliklerdir. Bu sebeple insan, sahip olduğu kabiliyet ve yetenekleri bir emanet ve imkân olarak görmelidir. Mevcut olanı köreltmeden geliştirmek, onu daha ileriye taşımak insanın temel hedeflerinden biri olmalıdır. Çünkü insanın yeteneğini geliştirmesi, aynı zamanda kendisini tanıması ve anlamlandırması için bir fırsattır.

    Kişinin kabiliyetlerini geliştirmesi yalnızca bireysel bir kazanım değildir; aynı zamanda toplumsal bir sorumluluğun da gereğidir. Zira insan, sahip olduğu imkânları yalnız kendisi için değil, içinde bulunduğu topluma katkı sunmak için de kullanmalıdır. Bu bakış açısına sahip olan bir insan, önce kendisini farklı ve anlamlı kılan yönlerini geliştirerek kendi varlığını inşa eder; ardından da bu birikimini toplumun faydasına sunar.

    Bugün insanın kendisine verilen yetenekleri bir imkân olarak görmemesi, bu emanete sahip çıkmaması; aslında kişinin hem kendisine hem de yaratanına karşı duyarlılığını yitirmesi anlamına gelir. Oysa Peygamber Efendimizin “Allah güzeldir, güzeli sever.” hadisi, bize yaptığımız her işte iyiyi, faydalıyı ve güzeli ortaya koymamız gerektiğini açıkça hatırlatmaktadır.

    Bireyde ve toplumda güzellik ve estetik anlayışının ortadan kalkması, insanın kendi fıtratını inkâr etmesi demektir. Asıl kayıp da burada başlar. Çünkü insan, güzelliği ve estetiği kaybettiğinde yalnızca sanat duygusunu değil; aynı zamanda merhametini, inceliğini ve ruhi derinliğini de kaybetmeye başlar. Kendimizi anlayabilmek ve hayatımıza anlam katabilmek için önce kendi iç dünyamızı keşfetmemiz gerekir. İşte bu noktada, kendi değerlerimizle uyumlu olan sanatlar insanı bu anlam arayışında destekleyen önemli bir imkân sunar. Sanat, insanın iç dünyasını arındırır, ruhunu inceltir ve onu hem kendisiyle hem de toplumla daha sağlıklı bir ilişki kurmaya yönlendirir.

    Varlığını doğru anlamlandıran ve topluma katkı sağlamayı bir sorumluluk olarak gören insan, hem mutlu bir birey olur hem de mutlu ve dengeli bir toplumun oluşmasına katkıda bulunur. Buna karşılık estetik ve bediî duygulardan uzaklaşan toplumlarda insanlar zamanla daha kuralcı, katı ve bencil bir hâle gelirler. Bu nedenle sanat ve estetik, yalnızca bir zevk meselesi değil; insanın fıtratını koruyan, onu olgunlaştıran ve toplumu dengede tutan önemli bir medeniyet unsurudur. Sanatını terk etmek diye bir şey zaten olamaz, bu, kişinin kendini terk etmesi ve yok sayması olacaktır. Tarih kendine özgü değerleriyle medeniyetler kuran toplumların şahididir.

    Hat sanatı, yeni teknikler ve dijital araçlarla farklı bir evreye evriliyor. Sizce bu durum sanatta bir zenginleşme mi sağlar yoksa kadim kültürün özgünlüğünü mü zedeler? Gelecekte hat sanatını nasıl bir noktada görüyorsunuz?

    Bu soruya somut ve kesin bir cevap vermek elbette kolay değildir. Günümüzde modern hayatın sunduğu imkânlar, özellikle teknoloji alanında, tarihte hiç olmadığı kadar hızlı bir şekilde gelişmektedir. İnsanlığın bu imkânları nerede, nasıl ve hangi ölçüler içerisinde kullanması gerektiği ise zamanla daha derin biçimde tartışılacak önemli meselelerden biridir. Sanat ise insanın özünde bulunan temel bir ihtiyaçtır. Bu sebeple insan, hangi çağda yaşarsa yaşasın bu ihtiyacı en doğal yollarla karşılamaya yönelir. Sanatın bu doğal yürüyüşü, insanın fıtratına dayandığı için hiçbir zaman tamamen kesintiye uğramaz.

    Dijital imkânlara baktığımızda, özellikle bilgiye ulaşma yollarını büyük ölçüde kolaylaştırdığı görülmektedir. Bu yönüyle dijital teknolojileri olumlu bir gelişme olarak değerlendirmek gerekir. Günümüzde teknik ve dijital imkânlar üzerinden sanat alanında çeşitli denemeler de yapılmaktadır. Ancak burada ehil olmayan ellerde bazı yozlaşmaların yaşanması da kaçınılmazdır. Buna rağmen klasik anlamda değeri tartışılmaz olan sanatlar, usta ellerde varlığını sürdürmeye devam edecektir. Hatta gelişen teknik ve dijital imkânlar, doğru kullanıldığında bu sanatların öğrenilmesi ve yayılması için yeni kolaylıklar da sağlayacaktır. Bu noktada asıl mesele, hangi imkânların kullanılabileceği değil; her imkânın yerinde ve anlamlı bir şekilde kullanılmasıdır. Çünkü sanat ve bilgi yolculuğunda sonuca ulaşmak ancak usul üzere yürümekle mümkündür. Kadim bir sözde ifade edildiği gibi; “Vusulsüzlük usulsüzlüktendir.”. Yani bilgiye ve sanata ulaşmak isteyen kişi, imkânlar değişse bile yöntem ve usulün önemini asla göz ardı etmemelidir. Doğru yöntemle ilerlenmediğinde, elde edilen bilgi ve üretim kalıcı ve sahih bir değer taşıyamaz.

    Bununla birlikte bir gerçeği de göz ardı etmemek gerekir: Her şeyi doğal mecrasından çıkarıp tamamen dijital dünyanın muhatabı hâline getirmek, insanın yeteneğinin, kabiliyetinin ve tecrübesinin zayıflamasına da zemin hazırlayabilir. Oysa sanatın ve insani üretimin temelinde insanın bizzat emeği, dikkati ve tecrübesi vardır. Bu nedenle dijital imkânlar bir araç olarak görülmeli; ancak insanın doğrudan üretme kabiliyeti, el becerisi ve sanatla kurduğu canlı ilişki hiçbir zaman ihmal edilmemelidir. Çünkü teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, sanatın asıl taşıyıcısı her zaman insanın kendisi olacaktır. Her şey insanla güzeldir ve değerlidir. İnsanın el emeğinde anlam vardır, ruh vardır.

     

    Gelecek nesillere, bu sanattan süzülen ve hayatlarına rehberlik edecek tek bir cümle bırakmak isteseniz, bu ne olurdu?

    Her şeyin anlamsızlaştırıldığı ve sevgisizleştirildiği bu dünyaya, anlam olun, mana katın. Vesselam…