SİMURG’A GİDEN YOL: ON KUŞ, ON ZAFİYET, BİR HAKİKAT


Turgay Şafak
Tasavvuf edebiyatının en önemli temsilcilerinden biri olan ve yazdığı mesnevi türündeki eserlerle tanınan Feridüddin Attar, on ikinci yüzyılın ikinci yarısında ve on üçüncü yüzyılın ilk yarısında Nişabur’da yaşamıştır. Attar, Selçukluların son dönemlerini idrak etmiş, meşhur rivayete göre Moğol saldırıları esnasında 1221 yılında hayatını kaybetmiştir. Mahlas olarak Attar’ı seçmesinden yola çıkarak eczacılık ve tıp ile meşgul olduğu düşünülmektedir. Attar, tasavvufa yöneldikten sonra Irak, Şam, Mekke, Medine ve Hindistan’a seyahatler yapmış ve sonra tekrar memleketi Nişabur’a dönmüştür.
Tasavvuf terbiyesini kimden aldığına, seyrüsülûkünü nerede tamamladığına dair net bilgi mevcut değildir. Ancak eserlerinden ve hayatı hakkında aktarılan rivayetlerden tasavvufun sırlarına vakıf, sufilerin hâl ve makamlarına aşina bir mutasavvıf olduğu görülür. Telif ettiği mesnevi türündeki eserler ve mensur olarak kaleme aldığı Tezkiretü’l evliya gibi eserlerle kendisinden sonra gelen birçok mutasavvıf şairi etkilemiştir. Özellikle Mevlana, Attar’dan etkilendiğini hem bizzat kendisi dile getirmiş hem de eserlerinde bu bariz bir şekilde görülmektedir.
Attar’a ait olduğu kesinleşen eserleri şunlardır: İlahiname, Esrarname, Musibetname, Mantıkuttayr, Muhtarname, Divan, Hüsrevname ve Tezkiretü’l-Evliya.
Fedidüddin Attar’ın en tanınan eseri olan Mantıku’t-tayr, aslında bir kendini bulma, kendini gerçekleştirme, yolculuk, karakter inşası ve karakter eğitimini amaçlayan bir eserdir. Kuşların dilinden metaforik olarak toplumların bir yöneticisi olması gerektiği, lider olmadan toplumsal yapının düzene sokulamayacağını anlatır. Kendi yöneticilerini bulmak amacıyla yola koyulan kuşların/yolcuların öncelikle bir yol göstericiye ve rehbere ihtiyacı vardır. Attar’ın eserde kuşların yolculuğunda onlara rehberlik etmesi için seçtiği hüthüt kuşunun sahip olduğu bazı özellikler vardır. Sahip olduğu bu özellikler onun bu görev için seçildiğini göstermektedir. Eserin bir tasavvuf klasiği olduğunu düşündüğümüzde hüthüt, mürşit mesabesindedir. Sahip olduğu bazı hususiyetler örneğin isminin Kur’ân’da zikredilmesi, Hazreti Süleyman’ın habercisi olması, yeraltı sularının kaynağını tespit edebilme gücü ve benzeri özellikler hüthütü ayrıcalıklı kılmaktadır. Yani bir topluluğa yol gösterici, rehber, lider olarak ortay çıkan kişinin onu diğerlerinden ayıran bazı özelliklere sahip olması gerekmekte, sahip olduğu tecrübe ile üstlendiği görevi hakkıyla yerine getirebilecek bir birikimi de olmalıdır. Hüthüt gibi kafilesine katılan kişilerin karakterlerini, zafiyetlerini, alışkanlıklarını, neye hüzünlenip ne ile güldüklerini kavrayabilmelidir.
Kuşların hükümdarlarını aramak amacıyla yapılan çağrıya yüzlerce belki de binlerce kuş, bu iş için ortaya çıkarak hükümdarsız olmayacağını dile getirmiştir. Yani kuşların neredeyse hepsi, hükümdarlarını aramak için çıkılacak olan yolculuğa hazır olduklarını büyük bir heves ile dile getirip kendilerini meydana atar. Ancak iş gerçekten ciddileştiği zaman, bir emek harcanması, fedakârlık yapılması, bazı şeylerden vazgeçilmesi, bazı şeylerin geride bırakılması gerektiği zaman geldiğinde her bir kuş kendi sahip olduğu zafiyet, hassasiyet ve eksikliklerini öne sürerek yola çıkmaktan vazgeçmiştir.
KUŞLAR VE KARAKTERLER
Her ne kadar kuşlar hükümdarları Simurg’u bulmak için büyük bir hevesle toplanmış olsalar da yola çıkmak için hazırlık aşamasına gelindiğinde birer birer muhtelif mazeretler ortaya atarak kuşların çoğu yola çıkmaktan vazgeçmiştir. Attar bize yolculuğa çıkmak istemeyen kuşların hepsini değil, içinden özellikle kendine mahsus özelliklere sahip olan, insanlarda da aynı zayıfların bulunduğunu düşündüğü kuşları seçerek onların üzerinden insanın hakikat yolculuğuna çıkarken hangi eksikliklere, zaaflara, düşkünlüklere, bağımlılıklara ve bağlılıklara sahip olduğunu ortaya koymuştur. Attar eserinde Simurg’a ulaşmak için yola çıkmamak için bahane uyduran şu on kuştan bahsetmiştir: Bülbül, papağan, tavus, kaz, keklik, Hüma, şahin, butimar, baykuş ve kuyruksallayan. Bunlar dışında başka kuşlar da bulunmakla birlikte isimleri zikredilen bu on kuşun yola çıkmamak için ileri sürdükleri mazeretler ve bahaneler insanların da bir hedef doğrultusunda çabalarken zorlanması veya yolun zorluklarıyla başa çıkamamaktan korkması sebebiyle bahaneler ortaya koymasına benzemektedir.
Tam bu burada anlatılan hikâyelerin bir amaca matuf olarak anlatıldığını kabul ederek Attar’ın isimlerini vererek bahsettiği kuşların her biri insanın bir karakterini ve terk etmesi gereken bir zafiyeti olarak düşünülmesi gerekmektedir. Karakter insanın davranış, alışkanlık, değer, beceri ve düşünce tarzı gibi temel unsurlardan oluşur. Her insan için farklılıklar gösterdiği ve genel itibarı ile eğitim yoluyla değişiklik gösterdiği kabul edildiğinden tarih boyunca nasihatname ve pendname türü kitaplarda özellikle de tasavvuf literatüründe bu yönde bir gayret söz konusu olmuştur.
Mantıku’t-tayr’da Attar da bahane üreterek yola çıkmaktan vazgeçen kuşların özelliklerinden ve bahanelerinden bahsederken aslında bize, insanlara “bu kuşlar gibi olmayın” mesajı vermek istemektedir. Şimdi bu on kuşa sırayla daha yakından bakalım.
Bülbül ve Geçici Dünya Zevkleri
Yolculuğa çıkmamak için ilk bahane sunan kuş olan bülbül, güle olan sevdası sebebiyle Simurg’a doğru gitmekten imtina eder. Bülbül klasik edebiyatta aşkın timsali iken Attar’a göre bu aşk hakiki aşka varmaktan alıkoyan geçici/mecazi/dünyevi aşktır. Bülbül, zahir olanın cazibesine kapılmış, sureti görüp hakikati aramaya çıkmaya cesaret edememiştir. Hüthüt, bülbülün içinde bulunduğu durumu anlaması için şu uyarıda bulunur: “Senin aşkın mevsimliktir, gül solup gidecek, o zaman feryat figan etmeye başlarsın.”. Attar’ın bülbülün hikâyesini anlatırken amacı mevsimlik bir gül gibi solan aşklara değil ebedi olana yönelik olması gerektiğini vurgulamaktır.
Papağan ve Hızır’la Buluşma Hevesi
Sahip olduğu yeşil rengi ile kendisini Hızır (a.s.) ile özdeşleştiren papağan zahirine teveccüh eden bir zahitleri temsil etmektedir. Papağan Simurg’a/hakikate ulaşmak için yola çıkmak, yolda karşılaşacağı zorluklara katlanmak yerine kendi renginden mülhem Hızır’ın ab-ı hayatını içmeyi tercih etmektedir. Simurg’un kapısına varmaya takati olmadığını, ab-ı hayattan bir damlanın kendisine yettiğini ifade etmiştir. Hüthüt bunun üzerine ab-ı hayata, hakikate, sevdiğine kavuşmak için canını vermeye hazır olması ve kabuğun dışına çıkıp öze ulaşması gerektiğini söyler. Papağan, içinde dünya sevgisi olan, dünyada ebedi kalmak için ab-ı hayat peşinde koşan kişileri temsil ederken hüthüt ona canından vazgeçmesi gerektiğini tavsiye eder.
Tavus Kuşu ve Geçmişe Dönüş Arzusu
Rengârenk kanatları, bütün güzelliği ve ihtişamı ile kendisinden söz ettiren tavus kuşu iblisin cennete girmesine yardım etmesi sebebiyle cennetten kovulmuştur. Hayattaki tek arzusu cennete geri dönmektir. Kendisinin Simurg’a ulaşmaya layık olmadığını düşünür, o sultanın kapıcısına ulaşmak ona yetecektir. Hüthüt, ona cenneti yaratana kavuşmak yerine onun yarattığı bir varlıkla yetinmesinin akıl kârı olmadığını, bu durumun denize kavuşmak varken bir damla ile yetinmek anlamına geldiğini söyler. Denize ulaşan kişi zaten damlaya da sahip olacaktır. Tavusun cennet arzusuna sahip olması, ibadetlerini Allah rızası için değil sadece cennete girmek için yapan insanlara benzer. Yunus’un “Cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri” ilahisini akla getirir.
Ördek ve Temizlik Takıntısı
Ördek bembeyaz elbiseler içinde çıkagelir ve su kenarında yaşadığından, su olmadan hayatta kalamayacağından, sürekli abdest ve gusül almak istediğinden dem vurur. Ördeğin bembeyaz elbiseleriyle zahir-perest/şekilci kimseleri; su kenarından ayrılamaması ve sürekli abdest ve gusül alma ihtiyacı hissetmesi onun takıntılı/obsesif bir kişilik olduğunu gösterir. Görünüşünün düzgün olmasına ve temizliğine o kadar önem verir ki bu durum vesveseye ve psikolojik rahatsızlığa varacak seviyeye ulaşır. Ördek ayrıca susuz yaşayamayacağını, her şeyin sudan yaratıldığını dile getirerek “elinde su olan biri Simurg’u ne yapsın?” diyerek yola çıkmaktan vazgeçer.
Keklik ve Mücevher Sevgisi
Dağlarda ovalarda seke seke dolaşan keklik, edebiyatta değerli taşlara düşkünlüğü ile özdeşleştirilmiş bir kuştur. Attar’ın eserinde de elmas, la’l, inci gibi değerli taşlara düşkün insanları temsil eder. Taşlara olan bu tutku onların manevi seyrülulükte ilerlemelerinin önünde engel olur. Keklik de karda, kışta, soğukta, sıcakta, durmadan dağda taşta dolaşarak değerli taşlar arar, bu sırada gagası kanar, karlar altında kalır ama yine de mücevher aramaktan vazgeçmez. Mücevherden daha değerli hiçbir şey yoktur ona göre. Onlardan vazgeçemez, mücevher aramaktan kolu kanadı çamura batmış olduğundan bu hâlde Simurg’un huzuruna çıkamayacağını dile getirir. Hüthüt ona mücevherlerin de farklı farklı renklere bürünmüş taşlar olduğunu söyler ve renklere aldanmaması gerektiğini diler getirir. Hazreti Süleyman bile yüzük kaşındaki taş sebebiyle cennete diğer peygamberlerden daha geç girme hakkına sahip olmuştur.
Hüma ve İktidar Gücü
İktidar, devlet ve saadetin sembolü olan Hüma kuşunun gölgesinin üzerine düştüğü kişiyi büyük bir saltanat ve ihtişama ulaştıracağına inanılır. Hüma insanların onun sayesinde mutluluğa ve makama geldiği düşüncesine ile gurura kapılmıştır. Simurg’a ulaşmaktansa kendi seçtiği kimseyi hükümdarlık makamına getirmeyi tercih etmektedir. Attar’ın anlatısına göre Hüma kuşu, iktidarın arkasındaki gizli ve hakiki güç olma sarhoşluğuna kapılmıştır. Ancak sultanın yanında bulunan, onun nezdinde saygı gören kimseler, vezirler, sürekli tehlike ile karşı karşıyadır. Hüthüt aynı zamanda Hüma kuşunu padişahların işlediği cinayetlere ortak olmakla da suçlar. Zira onun o makama ulaşmasını Hüma sağlamıştır.
Doğan ve Sultana Yakın Olma Arzusu
Avcılıkta kullanılan, çok hızlı uçabilen ve güçlü pençelere sahip bir kuş olan doğan, sultanların ve hükümdarların kollarına konduğundan saltanata yakınlık en büyük zaafıdır. Padişahların yanında olmak, onların elleriyle beslenmek ve kollarına konmak dünyanın en lezzetli hâlidir. Simurg’a doğru çıktığınız bu yolculuğa gelmeyeyim, onun yerine padişahın yanında kalayım der. Doğan, güce tapan, iktidar sahiplerinin yanında yer almak için her şeyden vazgeçebilecek insanları temsil eder. Bu tip insanlar sultana/iktidar yakın olabilmek için hakikati feda ederler. Bunlar her ne kadar başlarda padişahın övgüsüne mazhar olsalar da sonunda hışma uğrarlar. Hüma kuşunda olduğu gibi sultanın yanında olmak her an öldürülme tehlikesiyle karşı karşıya kalmak anlamına gelmektedir.
Ala Üveyik ve Dünya Hırsı
Klasik metinlerde hüzün kuşu, butimar ve gam-horek adlarıyla zikredilen ala üveyik deniz kenarında yaşar, kanatlarını denize doğru açarak denizi seyreder ve oturup denizi temaşa eder. Susuzluktan ölecek hâle gelmiş olsa da deniz/nehir suyunun azalıp biteceği endişesi ile su içmez ve susuzluk sebebiyle ölür. Bir başkasını denizden/nehirden bir damla su içerken görse üzüntüden kahrolur. Hüthütün davetini işte bu sebeple reddeder. Denizi, su kenarını terk edemez, terk etmesi hâlinde suyun azalacağını ve kuruyacağını düşünür. Attar ala üveyik kuşu ile bize malı mülkü olduğu hâlde cimrilik eden, hırsla malına mülküne sarılan kişileri anlatır. Bu tarz insanlar, ne kendileri dünya nimetlerinden faydalanır ne de başkalarının faydalanmasına izin verirler. Biriktirme hırsı ile yaşarlar, sınırsız miktarda mal mülk sahibi olsalar da bir dilenci gibi yaşarlar. Öte yandan dünya nimetlerine düşkünlükleri sebebiyle hakikat yolculuğuna çıkamazlar.
Baykuş ve Harabelerde Yaşamak
Bilindiği gibi baykuş, şehirden uzak harabelerde yaşamayı tercih eder. Harabeler de çoğu zaman hazinelerle irtibatlandırıldığı için baykuşun harabelerde hazine peşinde koştuğu düşünülür. Baykuş bu kalabalıklardan uzak, harabelerde bulduğu hazinelere bekçilik yapmakta, hazineye/dünya malına tamah etmesi sebebiyle Simurg’a/hakikate ulaşmak için çıkılacak olan yolculuktan geri durmaktadır. Hüthüt ise dünya malının gelip geçiciliğine aldanmaması gerektiğini, dünyanın geçiciliğini, ölüp gittikten sonra malın mülkün hazinenin hiçbir anlam ifade etmeyeceğini anlatarak onu ikna etmeye çalışır. Baykuşun burada dikkat çekilen bir başka özelliği, mal mülk biriktirme sevgisidir. O malını sadece biriktirir, ne kendisi yer ne de bir başkasına yedirir. Baykuşun harabelerde inzivaya çekilip toplumdan uzak bir hayat sürme arzusunda olan insanları temsilidir aynı zamanda.
Kuyruksallayan Kuşu ve Gizli Riyakârlık
Attar, hüthütün önderliğinde kuşların yolculuğunu anlatırken bahaneler ortaya koyup yolculuktan vazgeçen on kuşun ismini zikreder. Muhtelif bahanelerle yola çıkmaktan vazgeçen kuşların onuncusu, serçeye benzeyen dağ bülbülü de denilen kuyruksallayan kuşudur. Bu kuşun dikkat çekilen özelliği güçsüz, zayıf ve ufak tefek oluşudur. Kuyruksallayan zayıflığı, güçsüzlüğü ve ufak tefek olması sebebiyle Simurg’a ulaşmaya gücünün yetmeyeceğini, aciz bir kuş olduğunu dile getirir. Yola çıksa bile Simurg’a ulaşmadan yolda ölüp gideceğini, menzile varmayacağını söyler. Hüthüt, kuyruksallayan kuşunun kendini aciz, güçsüz, zayıf göstermesini bir tür riyakârlık olarak değerlendirir. İnsanlar arasında da “bendeniz, naçizane, âcizane” gibi ifadeler kullanarak sözde mütevazı gibi görünen ama aslında gizli bir kibir, riya barındıran kimselere rastlanır. İşte kuyruksallayan kuşu tam da bu tür insanları temsil etmektedir. Zira hüthüt bu davranışını riya ve kibir olarak değerlendirir. Görünüşte alçak gönüllü ancak hakikatte kibir sahibi insanları göstermek istemiştir Attar bu kuş ile.
Sonuç
Feridüddin Attar’ın Mantıku’t-tayr eseri üzerine yapılan bu inceleme göstermektedir ki; kuşların Simurg’a yolculuğu sadece bir menkıbe/kıssa/hikâye değil, insanın kendi iç dünyasına yaptığı sancılı ve dönüştürücü bir karakter inşası sürecidir. Eserde somutlaşan on kuş, aslında birer edebi figür olmanın ötesinde, insan ruhunun tekâmül yolculuğunda takılıp kaldığı evrensel „psikolojik eşikleri“ ve „karakter kusurlarını“ temsil etmektedir. Attar, her bir kuşun mazereti üzerinden; dünya sevgisi, makam tutkusu, şekilcilik, cimrilik ve gizli kibir gibi kadim insani zaafları birer birer teşhis etmiştir.
Bu noktada hüthüt, sadece bir yol gösterici değil; bireyin kendi zayıflıklarıyla yüzleşmesini sağlayan „mürebbi“, „akıl“ veya „vicdan“ makamındadır. Kuşların sunduğu mazeretler ile hüthütün bu mazeretleri çürüten hikmetli cevapları arasındaki diyalektik bağ, tasavvufi eğitimin dinamik yapısını yansıtır. Attar bize şunu fısıldar: Karakter eğitimi, sadece teorik bir nasihatler bütünü değil; kişinin kendi içindeki „bülbül“ün geçici aşkından, „doğan“ın iktidar hırsından veya „kuyruksallayan“ın sahte tevazusundan arınma mücadelesidir.
Netice itibarıyla, Mantıku’t-Tayr yüzyıllar öncesinden bugüne seslenen evrensel bir pedagoji metni olarak okunabilir. Modern insanın „kendini gerçekleştirme“ ve „özünü bulma“ arayışına rehberlik edecek derin bir psikolojik derinliğe sahiptir. Attar’ın bu eşsiz alegorisi, ideal karakterin ancak kişinin kendi içindeki „on kuşun“ kuşatmasından (yani benlik perdelerinden) vazgeçmesiyle mümkün olabileceğini, gerçek sultanlığın ise dışarıda değil, yolculuğun sonunda aynada görülen „otuz kuş“ta (Simurg) saklı olduğunu kanıtlamaktadır.