IRKÇILIK, DİSKUR VE MÜSLÜMAN ÖZNENİN KURULUŞU ÜZERİNE


Elif Zehra Kandemir*
Modern toplumlarda ırkçılık çoğu zaman bireysel ön yargılar ya da aşırı ideolojik sapmalar üzerinden tartışılır. Oysa çağdaş sosyal teori, özellikle de eleştirel ırkçılık çalışmaları, ırkçılığı insanlar arasındaki bireysel iletişim kusurlarından ziyade toplumsal olarak örgütlenmiş bir anlam ve iktidar sistemi olarak ele alır. Bu anlayışa göre ırkçılık, yalnızca “öteki”ni tanımlamakla kalmaz; aynı zamanda onu belirli biçimlerde “kurar”. Irkçılığın içkin olduğu bu sistemde “öteki” yeniden konumlandırılır, sınırlandırılır veya dönüşür. Bu bağlamda ırkçılık, salt dışlayıcı bir pratik değil, belki bundan çok daha fazla hâliyle özne üretici bir mekanizmadır.
Özellikle Almanya’da camilere yönelik saldırılar üzerinden, Müslüman karşıtı ırkçılığın sadece bir nefret biçimi değil, aynı zamanda Müslüman öznenin nasıl kurulduğunu gösteren bir disiplin ve özneleştirme süreci olduğunu anlamak mümkündür. Bu yazıda söz konusu yaklaşımı genişleterek ırkçılığı farklı bağlamlarıyla ele alalım ve cami saldırıları örneğinde Müslüman öznenin nasıl kurulduğunun izini sürelim.
Irkçılık: Bir Bilgi ve Anlam Rejimi
Irkçılığı anlamanın en önemli adımlarından biri, onu bireysel nefretin ötesine taşıyabilmektir. Irkçılık, belirli gruplar hakkında üretilen bilgilerin, imgelerin ve söylemlerin bir araya gelerek oluşturduğu bir bilgi rejimidir. Bu rejim, insanlar arasında var olduğu varsayılan “farkları” üretir. Ardından bu farkları doğallaştırır ve nihayetinde eşitsizliği yeniden üreterek meşrulaştırır.
Wiebke Scharathow’a (2017) göre bu yönüyle ırkçılık, esasen birçok toplumda yerleşik bir anlamlandırma sistemidir. Bu yaklaşım, ırkçılığı bireyler arasında öylesine öfkeyle cereyan eden eylemler olarak anlamanın çok ötesinde onu, toplumsal yapıların ve güç ilişkilerinin bir ürünü olarak kavrar.
Birgit Rommelspacher (2009) ise ırkçılığı, belirli tarihsel süreçler boyunca aktarılan bir “meşrulaştırma anlatısı” üzerinden işler. Bu anlatı, eşitsizlikleri doğal ve kaçınılmaz gibi göstererek, mevcut güç ilişkilerini yeniden üretir. Rommelspacher, bu süreci dört aşamada açıklar: Doğallaştırma, homojenleştirme, kutuplaştırma ve hiyerarşikleştirme. Yani ırkçılık mekanizmaları esnasında bireylerin farklılıkları “doğaları itibarıyla taşıdıkları özellikler” olarak görülür. Yine aynı şekilde homojen gruplar olarak tasvir edilirler. Genelde ırkçı söylem, “ırklaştırılan” grubu en uçtaki kutupta konumlandırır ve yine bir hiyerarşi içerisinde ele alır.
Bu mekanizma üzerinde farklılıklar sabit ve değişmez olarak kurgulanır ve bir üstünlük ilişkisi içerisinde yaşarlar. Dolayısıyla ırkçılık, “öteki” hakkında kötü ya da olumsuz düşünmekle cereyan eden bir süreç olmanın çok ötesine geçer ve toplumsal gerçekliği belirli şekillerde kurar. Bu yüzden de ırkçılık, epistemolojik bir mesele hâline gelir: Kimin hakkında ne biliyoruz ve hangi bilgi geçerli sayılıyor?
Müslüman Karşıtı Irkçılığın Tarihsel Katmanları
Müslüman karşıtı ırkçılık, modern Avrupa’ya özgü bir olgu değil. Kökleri oldukça gerilere uzanan bugünün Müslüman karşıtı söylemleri, Iman Attia’ya (2017) göre, farklı tarihsel dönemlerde oluşmuş “diskursif katmanların” bir araya gelmesiyle oluşur. Bu katmanlar, Müslümanların tarih boyunca farklı biçimlerde temsil edilmesine dayanır.
Shooman’ın (2014) belirttiği gibi Avrupa’da Müslümanlar uzun süre “dış düşman” olarak konumlandırılmıştır. Ancak özellikle son yıllarda bu temsil değişmiş ve Müslümanlar “içerideki öteki” hâline gelmiştir. Bu dönüşüm, özellikle göç süreçleriyle birlikte de hız kazanmıştır.
Bu tarihsel süreklilik içinde Müslümanlar Orta Çağ’da “tehditkâr düşman”, kolonyal dönemde “geri ve medeniyetsiz”, günümüzde ise “uyumsuz ve tehlikeli iç öteki” olarak temsil edilmişlerdir. Tarihsel olarak biriken bu diskur alanında oluşan Müslüman karşıtı ırkçılık da belirli sürekliliklerin bir sonucu, yalnızca geçmişe ait olmayan/günümüzde de etkisini gösteren bir fenomen olarak karşımıza çıkar.
Tarihsel olarak oluşan Müslüman karşıtı diskur da böylece “Müslüman” kategorisini belirli özelliklerle donatır. Bu kategoride din, kültür ve etnisite birbirine indirgenir ve bireyler bu homojen kategoriye dâhil edilir. Shooman’a (2014) göre bu süreç, determinist bir kültür anlayışını kendisine dayanak alır. Bu anlayışta Müslümanlar sözde “irrasyonel”, “şiddete eğilimli”, “kadın düşmanı”, “demokrasiyle uyumsuz” gibi temsillerle donatılır. Bu temsiller çoğu zaman bireysel gerçekliklerden tamamen bağımsız olarak işler. Bu durum “Müslüman başkalığı” olarak da tanımlanmıştır. Yani bu ırkçı diskur içinde Müslümanlık, bir kimlik olmaktan ziyade, bir anlamlandırma kategorisine dönüşür.
Camiler ve Mekâna Yönelik Irkçılık
Müslüman karşıtı ırkçılığın sistemi kuşattığını, yalnızca bireyler üzerinden işlemediğini söyledik. Bu ırkçılığın şiddetle dışa vurumunu mekânlar üzerinden izlemek de mümkündür. Müslüman varlığının kamusal alandaki en görünür sembolleri olan camiler, bu bağlamda merkezî bir rol oynar.
Nilüfer Göle ve Naika Foroutan gibi araştırmacıların da gösterdiği üzere, Avrupa’da cami tartışmaları çoğu zaman teknik meselelerden ziyade kimlik politikaları etrafında şekillenir. Foroutan’ın araştırmasına göre, Almanya’da toplumun önemli bir kısmı görünür cami yapımına karşıdır (Foroutan et al. 2014). Stoop’a göre cami tartışmaları, çoğu zaman “kültürel çatışma” olarak çerçevelenir ve bu süreçte “biz” ve “onlar” ayrımı yeniden üretilir (Stoop 2017). Camiler, bu bağlamda Müslümanlar için ibadet mekânları olarak algılanırken, bunun da ötesinde aynı zamanda toplumsal sınırların çizildiği alanlar hâline gelir.
Almanya’da FAIR International isimli ırkçılıkla mücadele kurumunun cami saldırılarına yönelik dokümantasyon projesi #brandeilig’in verilerine göre, yalnızca 2025 yılında camilere yönelik 62 saldırı kaydedildi. Bu yönüyle cami saldırılarını salt kriminal eylemler ve izole şiddet vakaları olarak ele almak isabetli olmayacaktır. Çoğu zaman doğrudan insan bedenine değil, mekâna yönelen bu şiddet eylemleri neticesinde bir sosyal mekân olarak caminin “normalliği” bozulur. Wilhelm Heitmeyer ve diğer şiddet teorisyenlerinin de işaret ettiği gibi bu tür saldırılar “sosyal bedene” yöneliktir. Yani hedef, bireyler değil, onların temsil ettiği kolektif kimliktir.
Müslüman karşıtı diskurun içinde cereyan eden cami saldırıları, bu ırkçı şiddete maruz kalanlar üzerinde çoğu zaman “özneleştirici” etki üretir. Örneğin ırkçı diskur içinde cami saldırıları korkuya yol açabilir, Müslümanların mekâna yönelik taşıdığı aidiyet duygusunu zedeleyebilir ve toplumsal dışlanmayı pekiştirebilir. Dierbach’a göre bu tür şiddet eylemleri, yalnızca zarar vermek için değil; aynı zamanda “egemenlik kurmak” için de gerçekleştirilir (Dierbach 2016). Bu yönüyle cami saldırıları, birer mesaj eylemidir.
Özetle karşımızda, bir yanda tarihsel olarak köklü mekanizmalar üzerinde işleyen Müslüman karşıtı ırkçılık, bir yanda cami saldırıları, diğer yanda ise Müslüman özne duruyor. Peki bütün bunların birbirleriyle ilişkisini nasıl yeniden düşünebiliriz? Burada Foucault’nun iktidar anlayışına bakmakta fayda olacağını düşünüyorum.
Foucault’nun iktidar anlayışına göre ırkçılığı yalnızca baskıcı bir güç olarak görmeyiz. O aynı zamanda bu baskıyı üretken bir süreçtir. Foucault’ya göre iktidar, bilgi üretir ve bu bilgi aracılığıyla gerçekliği de şekillendirir (Foucault 1976). Bu yönüyle cami saldırıları birer “iktidar teknolojisi” olarak görülebilir. Bu saldırılar, bir yanıyla fiziksel zarar verirler; fakat aynı zamanda Müslümanların nasıl davranması gerektiğine dair normlar da üretirler.
Örneğin, camisi ırkçı saldırıya uğrayan bir Müslüman, kamuoyunda daha az görünür olma, kamusal alanda dinî pratiklerini sınırlama ya da “uyumlu” bir kimlik sergileme gibi stratejiler benimseyebilir. Foucault’nun “disiplin toplumu” kavramıyla açıklanabilecek bu durumda disiplin, bireylerin kendi kendilerini denetlemelerini sağlar. Böylece iktidar, doğrudan güç kullanmadan da özne üzerinde etkili olur. Burada belirtilen “Müslüman özne”, sabit bir veri ya da şahsiyet değil; diskur içinde kurulan bir pozisyon olarak anlaşılmalıdır. Yani “Müslüman özne” doğal bir kategori değil, diskursif bir veridir.
Özne, bir yandan diskurun ürünü olurken, ona karşı pozisyon da alabilir. Nitekim Foucault da, öznenin tamamen pasif olmadığını vurgular. Ona göre eleştiri ve direniş, “öylece yönetilmemeyi isteme sanatı”dır (Foucault 1992). Bu, bireyin kendisine dayatılan doğruları sorgulama kapasitesidir. Müslüman özne de ırkçı diskuru yorumlayabilir ve dönüştürebilir.
Saldırıya Uğrayan Camilerin Kriminalize Edilmesi
Bu satırların yazarının yüksek lisans tezinde de araştırdığı gibi özellikle Almanya’daki camilere yönelik saldırıların ardından, Müslümanların önünde farklı özne konumları açılır. Almanya’da camisi saldırıya uğramış olan toplamda 9 caminin yöneticisiyle yapılan bu niteliksel araştırmaya göre, cami saldırıları Müslüman öznede belirli biçimlerde ortak tepkileri tetikler:
İlk olarak Müslüman özne, toplumsal huzurun bozulduğu, güvenin azaldığı, şoke edici, korkutucu bir atmosfer yaşar. Öyle ki bu durum bir katılımcı tarafından, “vücuttaki bir ağrının vücudun tamamında hissedilmesi” benzetmesiyle anlatılır. Bunun yanında Almanya’ya duyulan duygusal aidiyet azalırken, Müslüman özne, mevcut söylem içinde kurulan ve saldırıya uğrayan kendi öz grubuna yönelir. Ayrıca dayanışma beklentileri içerisine girer ve genelde –yapılan araştırmanın da gösterdiği gibi– Almanya’da yerel siyaset ve idari mercilerden beklediği dayanışmayı görmez.
Bu esnada kutsal mekânına yönelik saldırıyı anlamlandırmaya çalışan Müslüman özne, bu saldırıyı bazen köklü ırkçı söylemin bir sonucu olarak, kimi zaman tekil siyasi gelişmelerin bir neticesi gibi hatta bazen de “Müslümanların kendisini yeteri kadar anlatmamasının” bir göstergesi olarak kendi suçu gibi değerlendirebilir. Bu sonuncu durumda kimileri, toplumsal angajmanın artırılmasının, Müslümanlara yönelik saldırıları azaltacağına dair stratejik kabulleri benimseyebilirler.
Müslüman karşıtı bir diskur içerisinde sosyal güç ilişkilerinden farklı biçimlerde etkilenen “Müslümanlar” olarak cami temsilcileri, saldırılardan sonra, meşru ve arzu edilir görülen diskur kuralları çerçevesinde kendi özneliklerini de yeniden düşünürler. Yeni eylem imkânları geliştirirler, diskursif talepleri kendilerine atfedilen biçimden farklı şekillerde algılarlar.
Müslüman özneler, cami saldırılarına ve Müslüman karşıtı diskurla başa çıkma biçimlerinde oldukça heterojendirler. Her gün gidip geldiği, çocuğunu hafta sonu eğitime gönderdiği cami saldırıya uğradığında Müslüman özne, bu süreçte kendi konumunu cemaat içinde müzakere eder. Bu esnada birçok Müslümanın ortak deneyimi ise cami saldırısının ardından, caminin bulunduğu şehrin güvenlik güçleri, siyasileri ya da diğer dinî cemaatler tarafından yalnız bırakılmış hissetmeleridir. Öyle ki Almanya’da saldırıya uğrayan bazı camiler daha sonra medya ve siyasi diskurlarda itibarsızlaştırılmış ve kriminalize edilmiştir.
Müslüman Öznenin Irkçılık Sonrası Tipolojisi
Bütün bu genel stratejilerin ardından, cami saldırılarının yapılan araştırmaya göre Müslüman özneyi beş farklı şekilde kurabildiğini söylemek mümkündür. Bunlardan birincisi, “angajman odaklı özneleşme”dir. Bu durumdaki Müslüman özne, cami saldırısını bir başlangıç noktası olarak kabul eder, Müslüman cemaatin cami saldırısı ardından yaşadığı yalnız bırakılmışlığı giderebilmek amacıyla siyasete girer ya da toplumsal olarak aktifleşir.
Bu tarz bir özneleşme, Müslümanların saldırıya uğramasını mümkün kılan ırkçı söyleme karşı bir kutup oluşturmayı merkeze alır. Bu özneleşme biçiminde ırkçılıkla mücadele ön planda tutulur. Irkçı söylem, Müslümanlara genellemeci bir şekilde “Avrupalı değerlerle uyumsuz olma” ithamında bulunurken, bu özneleşme biçiminde Müslümanlar, toplum tarafından kabul edilmeyi “daha fazla aktif olmak” isteğiyle birleştirir. Bu özneleşme türünün öne çıkarttığı soru, “Bir daha saldırıya uğramamak için ne yapabiliriz ve bu toplumda nasıl kabul görebiliriz?” şeklinde özetlenebilir.
İkincisi özneleşme türü ise “beklenti odaklı özneleşme” olarak nitelendirilebilir. Bu durumda Müslüman özne, cami saldırısından sonra örneğin polisin yetersiz soruşturmalarını ya da güvenlik birimlerine duyulan güvensizliği merkeze alarak, Müslüman karşıtı ırkçılığın arttığını, fakat bununla mücadelenin ya polis ya da güvenlik kurumlarının meselesi olduğuna dair daha pasif bir tutum geliştirir.
Üçüncü özneleşme türü “kendi grubuna yönelik öz eleştirel yönelim” temelinde şekillenir. Bu özneleşme türünde, “Müslüman sosyal vücudu” olarak görülen camiye saldırı, kişinin kendi “vücudu/kolektifi” hakkında düşünmeye başlamasına yol açar. Bu durumda Müslüman özne, bu “sosyal vücudu” neyin tanımladığını, hangi özelliklerin eleştirilmesi gerektiğini merkeze alır. “Biz Müslümanlar” ile “saldırıyı gerçekleştiren onlar” arasında çok büyük bir hat örülür ve böylece de aslında ırkçı söylemin dikotomik konfigürasyonu yeniden üretilir. Bu özneleşme türünde örneğin “biz Müslümanlar toplumdan çok izoleyiz, daha fazla çalışmalı ve bu saldırıları sağlayan söylemi beslememeliyiz” denilir.
Dördüncü özneleşme türü ise kendi grubuna yönelik idealize edici yönelimle karakterizedir. Bu özneleşme türünde Müslümanlık, neredeyse doğuştan iyi özelliklerle anılan ve saldırıyı gerçekleştiren “öteki” gruptan farklı olarak her türlü şiddet eyleminden uzakta bir kolektif olarak tahayyül edilir. Müslüman özne kendi grubunu her türlü iyi eylem ve toplumsal angajman için bir kaynak olarak görür. Burada “Müslüman grup” aktif, iyi bağlantılar kurmuş, açık ve iletişim canlısı olarak değerlendirilerek saldırının hak edilmediği düşünülür.
Beşinci özneleşme türü ise, grupların iktidar ilişkileri içerisinde kurulduğuna dair kabulle şekillenen ve tüm bunların ötesinde cami saldırılarının arkasında yatan esas sorunun, toplumun gruplara bölündüğü iktidar söylemi olduğunu söyleyen özneleşme türüdür. Bu türde Müslüman özne, kendi Müslümanlığını idealize ederek yaşanan saldırıyı bir “hak etmeyiş” olarak görür, ne de eksik toplumsal angajmanı nedeniyle saldırıya uğradığını düşünür. Bu yönelimde kişinin kendi grubunun söylemsel olarak şekillendiği kabul edilir.
Sonuç olarak Müslüman karşıtı ırkçılık ve bu ırkçı söylemin içerisinde gerçekleşen cami saldırıları, Müslüman özneyi farklı biçimlerde kurabilir. Müslüman özne, görünür hâle gelmekte ya da daha da kabuğuna çekilmekte; “Müslüman özne”ye yönelik kabulleri içselleştirmekte ya da bunları reddetmektedir. Müslüman özne, ırkçı söylem iktidarı içinde kendi özneleşme stratejilerini geliştirir. Kimi zaman kendi grubunu idealize ederek ya da onu eleştirerek, determinist grup aidiyetlerini sorgulayarak ya da bunları benimseyerek, devlet kurumlarından beklenti geliştirerek ya da “kendi başının çaresine bakma” pratiğiyle siyaseten aktif hâle gelerek.
Bunlardan farklı olarak Müslüman özne, kendisine yöneltilen ırkçı atıfların farkına varıp ırkçı söylemleri reddedebilir ve böylece “kendine dair alternatif bir okuma” talep edebilir.
Kendisine yöneltilen çağrılara, atıflara ve etiketlere karşı direnebilen bir özne mümkündür. Saldırıya uğrayan camilerin Müslüman temsilcileri, Foucault’nun ifadesiyle “bu şekilde yönetilmemek” için (Foucault 1992: 7) politik olarak aktifleşerek ırkçı yapılara karşı koymaya çalışabilirler.
Burada belki de en ilginç soru şudur: Özneleşme süreci yalnızca Müslümanlar için değil, bir göç toplumu için ne anlama gelir? Müslüman bireyler “Müslüman öznelere” dönüştüğünde ne olur? Bu özneleşme süreçleri göç toplumunu nasıl dönüştürür? Müslüman özneler diskursif taleplere direnip onları dönüştürdükçe toplum nasıl yeniden şekillenir? Bu süreçler yalnızca ırkçılığa maruz kalanlar için değil, aynı zamanda ırkçılığı üretenler için ne ifade eder?
Bu sorular bugün de cevaplanmaya değer sorular.
*Yazar ve editör.
Kaynakça:
Attia, Iman (2017): Diskursverschränkungen des antimuslimischen Rassismus. In: Fereidooni, Karim & El, Meral (Hrsg.) Rassismuskritik und Widerstandsformen. Wiesbaden: Springer Fachmedien. S. 181-192.
Dierbach, Stefan (2016): Befunde und aktuelle Kontroversen im Problembereich der Kriminalität und Gewalt von recht. In: Virchow, Fabian/Langebach, Martin/Häusler, Alexander (Hrsg.): Handbuch Rechtsextremismus. Wiesbaden: Springer Fachmedien. S. 471-510.
Foroutan, Naika/Canan, Coşkun/Arnold, Sina/Schwarze, Benjamin/Beigang, Steffen/Kalkum, Dorina (2014): Deutschland postmigrantisch I. Gesellschaft, Religion, Identität. Berlin: Berliner Institut für empirische Integrations- und Migrationsforschung. Berlin. https://www.projekte.hu-berlin.de/de/junited/deutschland-postmigrantisch-1/
Foucault, Michel (1976): Überwachen und Strafen. Die Geburt des Gefängnisses. Frankfurt am Main: Suhrkamp.
Foucault, Michel (1992): Was ist Kritik? Berlin: Merve.
Rommelspacher, Birgit (2009): Was ist eigentlich Rassismus? In: Melter, Claus/Mecheril, Paul (Hrsg.) Rassismuskritik. Rassismustheorie und -forschung, Bd. 1. S. 25–38. Online unter: http://www.agpolpsy.de/wp-content/uploads/2017/11/Rommelspacher-Was-ist-Rassismus.pdf [Zugriff 04.06.2022].
Scharatow, Wiebke (2014): Risiken des Widerstandes. Jugendliche und ihre Rassismuserfahrungen. Bielefeld: transcript.
Scharathow, Wiebke (2017): Jugendliche und Rassismuserfahrungen. Kontexte, Handlungsherausforderungen und Umgangsweisen. In: Fereidooni, Karim & El, Meral: Rassismuskritik und Widerstandsformen. Springer Fachmedien Wiesbaden. S. 107-128.
Stoop, D. Christopher (2017): Moscheedebatten in Deutschland zwischen Religionsfreiheit und antimuslimischer Propaganda. In: Fereidooni, Karim/Meral El (Hrsg.) Rassismuskritik und Widerstandsformen. Wiesbaden: Springer Fachmedien. S. 319-338.