IRKÇILIĞIN FENOMENOLOJİSİ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Onur Kartal*

     

    Bilinir ki ırkçılık, yapısal ve kurumsal olarak örgütlenir. Ardındaki sömürü ve sömürge şemasını şeffaf kılmak, bu şemanın sınıfsal ve kültürel omurgasını her koşulda odakta tutmak gerekir. Fakat ırkçılık aynı zamanda bu yapısal kurumsal şebekenin, besleyerek zehirlediği bir algı meselesidir. Benim dünyayı, dünyanın içinde kendimi, dünyanın içinde başkalarını, bedenimle ve bilincimle, dolayısıyla tüm bilişsel, duyusal ve duygulanımsal varoluşumla nasıl algıladığımla, bildiğimle, hissettiğimle ve konumlandırdığımla ilgili bir meseledir.

     

    Bu bahiste ilk olarak şunu elde tutmak gerekir. Algılayan özne, algılama edimini dolayımsız icra etmez, edemez. Zira algılama yetisi, becerisi en başından itibaren tarihle, politikayla, kültürle dolayımlanmıştır. Algı politiktir ve bunun için algılayan öznenin içine fırlatıldığı, kurulduğu ve kendisini içinde kurduğu politikaya yoğunlaşmak elzemdir. Bu ihmal edildiğinde algılayan özne, ırklandıran bir özne olduğunda, algısının ırkçılığı salgıladığından bihaber olur. Tersinden bakıldığında ırkçı olan “ben”in ırklandırılan, ırkçılığa maruz bırakılan başkasıyla şu yer veya bu zamandaki somut tekil karşılaşmasına felsefi anlamda dikkat kesilmek bir bakıma ırklandıran özneyi ırkçılığından haberdar etmeyi de sağlayacaktır. Fenomenoloji, sırf dünyaya değil, başkasına bakmayı öğrenmenin felsefesi olarak bu dikkatin kilit noktasını oluşturur. Bu yazıda, bunu göstermeye çalışacağız.

     

    “Ben”in başkasıyla karşılaşması, evvela bir bedenin bir başka bedenle karşılaşmasıdır ama her beden, omuzlarında bir dünya taşıdığından bu karşılaşma bir dünyanın başka bir dünyayla karşılaşmasıdır. Başkası belirdiği andan itibaren ben kendi dünyasında başkasının dünyasıyla karşılaşır.  Deleuze Anlamın Mantığı’nda başkasını “olanaklı bir dünyanın ifadesi” olarak tarif ettiğinde, başkasının sadece algı alanımdaki bir nesne değil; sadece beni algılayan bir özne de değil; algısal alanın bir yapısı olduğunu söylediğinde, hem fenomenolojinin tartışma sahasına dâhil olur hem de başkalığa dair sorunu tam kalbinden yakalar. Algı bir organizasyon, bir yapı meselesidir. Husserl dahi, çoğu zaman politikanın sahasından uzak dursa da, algının algısal bir alan üzerinde mümkün olduğunu söylerken bunu tespit etmiştir. Şeyler kendilerini bize yalıtılmış bir vaziyette değil, bir dünya fonunda sunarlar. Sahneye başkası çıktığında doğaldır ki bu fon çoğalır. Ben gibi başkası da kendisini örgütlenmiş bir algı alanında var eder. Bahse konu alan, diyelim manzara, diyelim mekân, hatta diyelim ki coğrafya, baştan aşağıya tarihle, kültürle, toplumla, hâliyle politikayla baştan sona katedilir. Bu yüzden ben ve başkasının yüz yüze geldiği bir zamanda, farklı tarzlarda örgütlenen iki dünyanın karşılaştığı bir yerde algı ya politiktir ya da hiçbir şey değildir. Bir dünya kendi içinde, başka bir dünyaya yer açmak istemediğinde çatışmanın kaçınılmaz olması da bundandır.

     

    Başkasının dünyası korkutucudur; Deleuze böyle söyler, başkası korkuya kapılmış bir yüz, benim henüz deneyimlemediğim korkutucu bir şeyin ifadesidir. Başkasının omuzlarında taşıdığı muhtemel dünyada ben, kendi omuzlarımdaki fiili dünyayı, bu dünyanın bana sağladığı konumu, statüyü, ayrıcalıkları kaybetmekten korkarım. Bana güven veren dünya, başkasının yüzünde yeni bir dünyanın belirdiği andan itibaren geçmişe karışır. Irkçılığın nostaljiden, kayıp bir geçmişe duyulan özlemden bu kadar besleniyor olmasının sebebi budur. Başkasının belirişi, benim dünyamı geçmişin sahasına iterek silikleştirir. Başkası benim dünyamı, içinde her ne varsa geçmişe fırlatır. Yürüdüğüm sokak, önünden geçtiğim lokanta, oturduğum kafe, alt kattaki komşum, karşıdan gelen aşina yüz, otobüste konuşulan dil sanki kayıplara karışmış gibidir. Bütün bunlar yitip gittiğinde ben, kendim de geçmişin dehlizlerinde kaybolurum. Benim benliğim, yine Deleuze söyler, geçmiş bir dünyadan ibarettir artık. Başkası olanaklı bir dünyayken ben geçmiş bir dünya olurum. Ben başkasını gördüğümde, ama benim-gibi-bir-başkası değil, bana mutlak anlamda yabancı, benden radikal anlamda farklı bir başkasını gördüğümde amiyane tabirle dünyamın başıma yıkılması bundandır.

     

    Sartre’ın Varlık ve Hiçlik’teki bakış üzerine çözümlemelerini hatırlayalım. Başkasının, benim evrenimin nesneleri arasında bu evreni dağıtan bir figür olarak belirdiğini göreceğiz. Başkası görünüşe geldiği andan itibaren, bütün mekân başkasının etrafında toplanır, dünya benden çalınmış olur. Etrafımdaki her şey benden kaçar, başkasının yanında saf tutar. Ben, mekânı, sahiplendiği, mülkü bellediği, kendi anlam rejimlerini üzerine boca ettiği mekânıyitiririm. Belki de en vahimi dünyanın merkezinden edilirim. Başkasının mevcudiyeti dünyanın merkezini kaydırır. Başkası yamyamdır. Benim nesnelerimi, sokaklarımı, caddelerimi, kentlerimi, işimi, mesleğimi, kültürümü, dilimi, dolayısıyla beni, benim insanlığımı, benim insan-olma-tarzımı yiyip bitirir. Irkçılığın cezbedici bir ihtimal olarak belirdiği yer burasıdır. Irkçının bunca zulüm, işkence, işgal, katliam tarihine rağmen kendisini her koşulda mağdur ilan edebilmesinin, buna evvela kendini inandırabilmesinin ardındaki bakış, dünya yitiminin yol açtığı sızıdan güç devşirir. Irkçı ezeli bir katil, ebedi bir mağdurdur.

    Heidegger, dünya-içinde-olmanın çekirdeğinden aşina olduğun bir çevreyi mesken tutmak olarak söz ediyordu. İşte benin başkasıyla karşılaşmasında gerilimi yaratan unsur aslında bu aşinalığın akıbetinin ne olacağına dair belirsizliktir ve belki de Heidegger’in Nazizm’le münasebeti aşinalığa aşırı anlam yüklemesinden peyda olan köksüzlük korkusuna dair bir aşırı telafidir. Belki Heidegger’in, birlikte-olma’ya, Mitsein’a bu denli büyük bir anlam yüklerken başkadan, başkalıktan, başkasından neredeyse hiç söz açmamasının sebebi de budur. Gündelik yaşamın kamusallığından bahsederken lafı şüphesiz başkalarının varlığına getirir ama bu bir sorun teşkil etmez çünkü kendisi zaten peşinen söylemiştir: Bu kamusallıkta herkes birbirinin aynıdır. Sırf ben değil, başkası da böyledir, anonimdir, tekilliği elinden alınmış, bir ayrımsızlığa mahkûm edilmiştir. Fark, aşinalığa düşmandır ve Heidegger’in kâbuslarından biri de bu aşinalığın yitimidir.

     

    Mutlak bir yabancılığı ve indirgenemez bir farkı vücuda getiren başkasının bedeni karşısında belirdiğinde ben, bu aşinalığı yitirme korkusunu temelden deneyimler. Irkçılık bu korkuya yatırım yapma fırsatını elbette kaçırmaz. Başkasının belirişi muhtemel bir dünya kaybıdır. Zaten bilinir ama hatırlayalım, Freud’un unheimlichkeit’ı, yani tekinsizliği eve özgü, ev gibi olanın zıddıyla ilişkilendirerek başkasını tehdit ve tedirgin edici olanla ilişkilendirmesi de bu bağlamda önemlidir. Başkasının sahneye çıkışı, evin, yuvanın, yurdun hiç değilse bir ihtimal olarak kaybı demektir. Başkasının omuzlarında taşıdığı dünya, bildiğimiz, tanıdığımız, aşina olduğumuz dünyanın temelden sarsılmasıdır ama bundan daha vahim bir şey varsa o da bu sarsıntının bizim çıkarımıza ters düşmesidir. Benim çıkarıma olan ne varsa belirsizlik sahasına doğru kaymaya başladığında ırkçılık sahnesinde hararet iyiden iyiye artar. Aslında Levinas’ın dikkatimizi çekmeye çalıştığı şey de buydu. Ben, kendiyle meşgul, kendiyle tıka basa dolu, kendi kendine zincirlenmiş, dünyanın merkezinde konumlanmış, dünya önünde bir nimetler toplamı olarak serilmiş vaziyetteyken, bir imtiyaz sahasında kendi iktidarını, bir hane olur, bir sokak, cadde, kent, ülke ya da kıta olur. Kendi çizdiği sınırlarla tarif etmişken, davetsiz bir misafir olarak karşısında beliren başkası, onu imtiyaz ve iktidar alanından çıkmaya mecbur bırakır. Aslında tam da bunun için benliğimi, dünyamı, sınırlarımı ve nihayet iktidarımı kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldığım için ilk bakışta başkası, öldürmek isteyeceğim kişidir. Bu noktada cinayeti doğrudan anlamının ötesine taşımak gerekir. Başkasına öldürmek ille de fiziksel-biyolojik manada yaşamına son vermek değildir. Irkçı, başkasını, onun nefesini kesmeden de katledebilir. Başkasını yok saymak, kendinin kılmak, kendi-gibi-kılmak, asimile etmek, insanca yaşamanın asgari koşullarından, insan olmanın asgari haklarından, dilinden, inancından, kültüründen, tarihinden, onurlu, haysiyetli bir yaşam sürmenin araçlarından mahrum bırakmak da başkasını öldürmektir. Başkasını öldürmek, başkasının beraberinde getirdiği ve dünyama dâhil etmeye çalıştığı dünyayı öldürmek ama aynı zamanda kendi çıkarımı korumaktır. Kendi dünyamda başka bir dünyaya müsaade etmeyeceğimin ve sahip olduğum, çıkarıma olan her ne varsa onlardan kolay kolay vazgeçmeyeceğimin cinai beyanıdır.

     

    Esasında iktidar algının politik organizasyonunu, bu cinai edimleri meşrulaştırmak üzere seferber eder. Merleau-Ponty’nin söylediği gibi algı sırf görmekle ilgili değil, bütün bedenin öne atıldığı bir edimse, aynı zamanda duymakla, dokunmakla ve koklamakla ilgiliyse algının politik organizasyonu da bedenin bütün sahalarına yayılmalıdır. Başkasının duyusal özellikleri, en başta benim duyularımla konuşarak bana açar ama benim duyularım ırkçılığın kodlarıyla dolayımlandığında bu konuşma daha baştan tahrif edilmiş olur. Başkası bilinmeyen bir dilde konuştuğunda ırkçının kulakları dikkat kesilir. Irkçının burnu başkasından yayılan her kokuya karşı hassaslaşır. Başkası dokunduğunda, başkasına dokunduğunda ellerini yıkar. Irkçı, kendisini hep bir hijyen rejiminin orta yerinde, hep steril bir pozisyonda konumlandırır. Ne hikmetse başkası, daima hep barbarlığın dilini konuşur, hep iğrenç kokar, hep hastalık yayar, gözlerinden yaşlar değil, sadece irin akar. Bütün bunlar başkasını, insan dışı, insan altı bir mertebeye atarak-iterek insanlık manzaralarından ihraç etmek içindir. İrin, ter, illet, başkasının insan olmadığı iddiasına birer delil, birer belge niteliğindedir. Başkası medeniyetin değil barbarlığın, toplumun değil kabilenin dilini konuşur; yüz hatları gergindir, vahşidir, şiddete meyyaldir, geri kalmıştır; pis kokar, mikrop yayar, içine doğduğu dünya, çamurun, kirin, çürümenin dünyasıdır.

     

    Algının serüveni bende başlar ama bende bitmez. Merleau-Ponty fenomenolojinin bu tezini son raddesine kadar olgunlaştırır. Algı, daima tekil bir deneyimden hareket eder, kolektif bir zemine yerleşir ve ardından dünyanın çeperine yayılır. Benim başkasına dair algım, başkasını bir manzaraya, bir fona yerleştirir ve bu manzarayı başkasının dünyası olarak konumlandırır. Ben bizzat kendimi bir manzara içinde konumlandırır ve deneyimlerim. Bedensel varoluşumla bir manzaranın içinde, o manzaraya hayat veririm. Bedenimle, bilincimle, bedenli bilincim ya da bilinçli bedenimle bu manzaradan beslenir, bu manzara enerji katar, hayat veririm. İçine doğduğum, başından sonuna bireysel ve kolektif algılamalar silsilesiyle bir mekik gibi dokuduğum bu manzarayı dünyanın merkezi olarak görmeye meylederim.

     

    Fakat işte benim için bir ve tek olan, bedenimi dört yandan kuşatan bu manzara, yaşamın yegâne manzarası olamaz. Beni içinde bulunduğum manzaraya bağlayan olumlu unsurları yitirdiğimde kendimi yaşamın merkezinin dışına atılmış gibi hissederim. Başkasının bana yaptığı budur. Başkası bedensel varoluşuyla, bedenli sözcükleriyle benim manzaramda bir kez söz aldığında Merleau-Ponty’nin dediği gibi beni ev sahibi, kendisini de misafir olmaktan çıkarır. Irkçı için bıçağın kemiğe dayandığı yer burasıdır. Başkası rahatsız eder, istila eder, işgal eder, ikamet eder ama hak iddia edemez.

     

    Misafir, dilediğinizde kovabileceğiniz kişidir. Misafirin özelliği, ev sahibinin karşısında inisiyatife ve güce sahip olmamasıdır. Irkçı özne, ırklandırdığı başkasını misafir pozisyonunda sabitleyerek tam manasıyla güçten düşürmek ister; her anlamda takatsiz bırakmak için olumlu olan ne varsa kendi hanesine yazarken olumsuzun bin bir hâlini onun üzerine boca eder. Onun dilini, inancını, kültürünü, tarihini, bedenini, hatta gündelik yaşamını, rutinlerini, alışkanlıklarını ya tümden yok sayar ya da bozup tahrip eder. Irkçının başkasının üzerine örttüğü kötücül anlam katmanları üst üste bindikçe, başkası kendi cevherini açığa çıkaramaz hâle gelir. Filolojik olarak, teolojik, politik, kültürel ya da fizyolojik olarak yok hükmündedir. Böylece başkasının hakikati yerin yedi kat altında kalır. Başkası bir fenomen olmanın asgari koşullarını dahi yerine getiremez. Kendini kendinde görünür kılamaz. İnsan altı ve insan dışı anlam tabakaları altında ezildikçe her türden şiddet edimine açık hâle gelir ve bu açıklık hızla olağanlaşır. Normal dehşet verici bir şekilde hep başkasının yanı başındadır. Hakarete uğrar, normaldir; hakkı yenir, dayak yer, işkenceden geçer, hapsedilir, işinden edilir, normaldir. Hastanede hasta, okulda öğrenci, işyerinde sigortalı olamaz, normaldir. Irklandırılmış insan için olanaksızlık, olağandır. Bu normallik, bu olağanlık, dünyanın daimî yitimidir. Irkçı bir rejim altında ırkçılığa maruz kalan insan, içinde olduğu dünyadan her gün, her an kovulma hâlindedir. O da dünya-içinde-olmaktadır ama içinde olduğu dünya ona mutlak anlamda yabancıdır. İçinde olduğu dünyayla her türlü samimiyet ilişkisinden menedilmiştir ama yine de bu dünyayı uğruna ölecek kadar sevmesi beklenir.

     

    Gelgelelim bütün bu olan biten içinde, ırkçılığın hüküm sürdüğü bir karşılaşmanın kazananı yoktur. Kapitalist birikim tarzıyla örgütlenen toplumlarda ırkçılığın sömürü koşullarını nasıl gizemlileştirdiğini, toplumun büyük çoğunluğuna dayatmış olduğu sefalet koşullarını, ırkçılığı araçsallaştırarak nasıl perdelediğini biliyoruz. Fakat toplumun görece daha geniş katmanlarının ırkçılıktan ekonomik ve sosyal anlamda nemalandığı sömürgeci yapılarda dahi kazananın olmadığını, olamayacağını tarih gösterir. Irkçı bir yapı, başkasına yönelik her türlü bireysel ve toplumsal algıyı baskı ve şiddetle dolayımladığında, birey ve toplum bu algılama makinelerini reddetmek yerine içselleştirdiğinde ölüm yegâne referans noktası hâline gelir. Hınç ve nefret sadece başkasına yönelik tutumun duygulanımsal belirleyicileri olmaktan çıkar, benden farklı olanları değil, benim gibi olanları da hedef almaya başlayarak tüm toplumu kuşatma eğilimi gösterir. Irkçılık daima ölümün kaynaklarını beslediğinden, ölüm ırkçıdan hep daha fazlasını beklediğinden ırkçı öznenin kendi yaşamıyla kurduğu ilişki de temelden sarsılır. Ölüm gelişip serpildikçe yaşam giderek yoksullaşır. Irkçının kendi iktidarını, kendi dünyasındaki sözüm ona merkezî konumunu, önüne sunulmuş nimetleri, imtiyazları kaybetme korkusu, başkasını katletme arzusunu kışkırttıkça linç, pogrom, işkence gibi kolektif-kurumsal nitelikteki radikal şiddet formları toplumsal atmosferi günbegün zehirlemeye başlar. Bu zehri artık yalnızca başkalıklarının lanetiyle damgalananlar değil herkes soluyacaktır. Dolayısıyla şiddet başkasından doğru bir bumerang etkisi göstermese de yani ezilenler, başkalıklarından dolayı üzerlerine boca edilen şiddeti biriktirip ırkçı iktidar yapılarını ve bu yapıların gönüllü faillerine karşı savurmasalar da bir öz yıkım mekanizması devreye çoktan girmiş olduğundan toplum kendi kendini yiyip bitirmeye başlar. Başkasını öldürmek kolay olduğundan cinayet kolaylaşır. Başkasını öldürmek olağan olduğundan cinayet sıradanlaşır. Başkasını öldürmek suç olmadığından cinayet masumlaşır. Böyle böyle cinayet alelade bir hadiseymişçesine insan dünyasının her sahasına yayılır. Başkasına yönelik şiddet suçlanacak değil kutsanacak bir hâl aldığında ölüm kanserli bir hücre gibi tüm toplumu kuşatır ve sağlığıyla, dinçliğiyle, gücüyle, kudretiyle övünen bir toplum, ömrünü uzatmak için öldürmekten gayrı yol bilmeyen bir toplum dehşet içerisinde son nefesini vermekte olduğunu idrak eder.

     

    Ezcümle başkasının ölümü, “ben”in ölümüdür. Ben bu bahiste başkasıyla karşılaşmasını, ırkçılığı salgılayan iktidar yapılarından özgürleştirmediği sürece bu ölüm kaçınılmazdır. Başkasına dair bir bilinci vardır ama bu bilinç ölümle, zulümle, baskı ve şiddetle harmanlanarak dünyayla sağlıklı bir ilişki kurma becerisini yitirecek denli çarpıtılmış, saptırılmış bir bilinçtir. Deleuze’ün başkasının olmadığı bir dünyayı sapkının dünyası olarak adlandırdığını unutmayalım. Sapkının dünyası başkasının, dolayısıyla olanaklının olmadığı dünyadır. Başkası olanaklandırandır. Olanaklandırmak, dünyayı zenginleştirmek, çoğaltmak, yaratmak değilse nedir? Irkçı bir sapkındır, başkasının katili olduğu için değil, aynı zamanda olanakların katili olduğu için. Başkasını öldürmek suretiyle, olanakları; olanakları öldürmek suretiyle kendi yaşamını yoksullaştırdığı, sakat bıraktığı ve günün sonunda katlettiği için. Cinayet aynı zamanda bir intihar olduğu için.

    Yaşamın gelişip serpilmesi, olanakların çoğalmasıyla mümkünse, olanakları çoğaltacak olan şey, dünyanın içinde dünyaların doğmasıysa, algının ırkçılıktan özgürleşmesi ırkçı öznenin de hayrınadır. Algı, ırkçılıktan özgürleştiğinde başkası, bir düşman, bir tehdit değil, bir ortak, bir kardeş, bir yoldaş olarak kendisini açığa çıkarır ve yaşamın gelişip serpileceği yer bu ortaklık, bu kardeşlik ve bu yoldaşlıktır. Fenomenoloji bu bahiste bir hayat memat meselesine dönüşür. Merleau-Ponty fenomenolojiyi dünyaya bakmayı öğrenmek olarak tarif ediyordu. Doğrudur. Fakat fenomenoloji daha Husserl’den itibaren başkasına bakmayı dert edindiğine göre bu felsefe aynı zamanda başkalarına bakmayı, onlara dokunmayı, onları hissetmeyi ve duymayı öğrenmek ve öğretmektir. Son tahlilde bu, adına yaraşır bir fenomenolojinin politik sorumluluğudur.

     

     

    *Profesör, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi, Felsefe Bölümü.