HARABE DEĞERİ


Şamil Şen*
Her cüzi (tikel) düşüncede külli (tümel) bir cihet her külli olanda da cüzi bir cihet vardır. Örneğin klasik anlamıyla metafizik en külli disiplindir, daha doğrusu hakiki anlamda tek külli disiplindir ki onu diğer disiplinlerden ayıran temel özelliklerden birisi budur. Diğer disiplinler de bilgi vermesi hasebiyle küllidir fakat varlık anlamı açısından cüzidirler. En külli hakikati kavradıysanız bile bunu en başta kendinize ifade etmek için müstakil / kendine has külli bir dile sahip değilsinizdir. Cüzi ve vazi olan dillerden birinde bunu söylemek mecburiyetindesinizdir. Bu neredeyse bütün felsefe meselelerinin mahiyetinde yer alan bir gerilimdir. Dünya, düşünce ve dil arasındaki meseleleri ele alırken felsefe külli, cüzi ve ferdî olanlar arasında gezinir durur. Fakat filozofun temayülü genel olarak külli olanadır ve ferdî olanla ilgilendiğinde dahi bunu külli bir cihetle yapar. Yukarıda zikredildiği gibi kendi disiplinin külli sınırları itibarıyla aynı şey bilim adamı için de söylenebilir.
Bence buna dair en iyi örnek sosyolojinin kurucu metinlerinden birisi olan Durkheim’ın İntihar adlı eseridir. Durkheim bu metinde sosyoloji diye bir bilimin var olabilmesi için fertlere indirgenemeyecek toplumsal bir gerçeklik olması gerektiği savını sınamaktadır. Gündelik hayatımızda biricik, ferdî bir hadise olarak tezahür eden hadiselerin aslında toplumsal ruhu yansıtan, psikoloji ile açıklanamayacak toplumsal açıdan külli bir ciheti olduğunu göstermektedir. Yani psikolojik açıdan dahi ziyadesiyle ferdî görünen intihar hadiselerinin toplum açısından külli bir ciheti vardır ki sosyoloji tam da bununla ilgilenir.
Felsefenin işlevini gösteren resimlerinden bir tanesi de onun “düşünme üzerine düşünme” faaliyeti olarak ifade edilmesidir. Yukarıda yapılan kısa açıklama açısından filozof, ferdî görünen bir düşünce içindeki külli cihetleri izhar ederek düşüncemize katkı sunar. Naçizane bu yazıda da Üçüncü Reich veya Nazi Almanya’sı döneminin meşhur simalarından Albert Speer’in mimariye dair temel fikri olan Harabe Değeri Teorisi (Ruinenwerttheorie) felsefi cihetten ele alınacaktır.[1]
Albert Speer hem bir nevi baş mimar hem de 1941 sonrasında Silahlanma Bakanı olarak Nazi döneminin en önemli isimlerinin birisidir. Savaş sonrası Nürnberg’de yargılanmış, hapis cezasına çarptırılmıştır. 1966 yılında hapisten çıkmış ve 1969 yılında da Üçüncü Reich Yılları adlı eserini yayınlamıştır.[2] Bu eser Nazi üst yönetiminin işleyişini anlamak için birincil bir kaynaktır (elbette bunun bir hatırat hele de idam yerine 20 yıl hapis cezası alan bir Nazi’nin hatıratı olduğunu unutmamak gerekir).
Roma ve Grek dünyasından intikal eden harabelere dair modern sanat teorilerinde her daim bir ilgi olmuştur. Elbette sanat anlayışları değiştikçe harabelere dair fikirler de değişmiştir. Örneğin Winckelmann’ın fikirlerinden hareketle harabelere baktığımız zaman onları yaratan bireysel ve toplumsal ruhun doğayı aşacak biçimde, ideal güzelliği nasıl ürettiklerini görürüz.[3] Bir diğer yanda Diderot’yu örnek gösterebileceğimiz melankolik bir bakış açısı vardır. Bu gözle baktığımızda harabeler bize her şeyin geçici olduğu hissini verir. Bu muhteşem eserler bir zamanlar bütün görkemiyle yapılmışlardı şimdi ise zaman ve dünya ayakta olmasına rağmen onlar gittikçe yok oluyor. Bir gün bizim yaptığımız her şey de böyle yok olacak.[4] Burke’den Simmel’in doğrudan harabeleri konu aldığı eserine kadar teorik birçok tartışma bulabiliriz. Fakat bu isimlerin hepsi düşünür olarak, teorik cihetle bu konular hakkında yazmışken Speer bir mimar olarak bu konuda düşünmüş ve fikirlerini belli bir oranda uygulamak için alan bulmuştur.
Nazi mimarisi denilince akla gelen temel örneklerden birisi olan Nürnberg şehrindeki Zeppelin Meydanı’nın tasarımı işi Albert Speer’e verilmişti. Meydanın yapılması için yıkılan tramvay deposunun yıkıntılarını gördüğü zaman yaşadığı rahatsızlık onu harabe değeri teorisini düşünmeye sevk etmiştir. Speer’ın tecrübesini, yıkılan bir binayı gören herkes yaşamıştır. Yıkılan bir binaya baktığımızda karşımızda bir moloz yığını görürüz. Kendi kendine eskimesine izin versek ve biz değil de zamanın yıkmasını beklesek de sonuç pek değişmeyecek gibidir. Antik medeniyetlerden bize kalan harabelere benzer bir şeyin kalacağını hayal etmek oldukça güçtür. Osmanlı ve erken Cumhuriyet döneminden kalan kamusal binalarla sonradan yapılanları karşılaştırdığımız zaman bunu hayal edebiliriz. Bunlar klasik eser hâlini alıp, şimdi ile gelecek arasında Speer’ın tabiriyle bir gelenek köprüsü olamayacak gibi görünüyorlar. Öyleyse diyor Speer, kamusal mimaride, özel malzemelerle, zamanın eskitmesine dayanan ve ileride tıpkı antik medeniyetlerden bize miras kalan eserler gibi gelecek kuşaklara kalacak, harabeye dönüşebilecek binalar inşa etmeliyiz. İşte kısaca harabe değeri teorisinin temel iddiası budur.[5]
Bu fikir çoğu insan gayet makul gelebilir. Neden biz de bizden öncekilerin bize bıraktığı gibi gelecek kuşaklara mimari bir miras bırakmayalım? Kamusal binaları inşa ederken neden gelecek kuşaklarla bir gelenek köprüsü kurmayalım? Bu açıdan fikir gayet sağduyuya uygun gibi duruyor. Fikir bir Nazi mimardan çıktığı için kategorik açıdan kötü olarak etiketlenemez. Nazi yönetimine çalışmış birçok bilim adamının çalışmaları bilim tarihinin bir parçasıdır. İlk başta kulağa hoş gelebilecek bu mimari teoriye ilk tepki Hitler’in çevresinde diğer üst düzey Nazilerden geldi. Speer, yaptıracağı binanın ileride harabe hâline geldiğinde nasıl olacağına dair bir çizim yaptırdı. Diğerleri bunu rejime karşı kâfirce bir fikir diye eleştirdiler. Bin yıl sürecek Üçüncü Reich’ın yıkılacağını düşünmek onlar için sapkın bir fikirdi.
Bu fikirde bizi rahatsız edecek şey, Nazilerinkinden biraz daha farklı elbette. Bu fikirdeki sapkınlık, Üçüncü Reich’a karşı değildi ki Hitler de diğerlerinin aksine Speer’ın bu fikrini destekledi. Burada bizi düşündürecek olan fikir “doğumda ölümü görmek” şekilde ifade edilebilir. Bir çocuk sahibi olmak isteyen bir çift düşünelim, daha sadece fikir aşamasındalar. Bu müstakbel ebeveynler şunu düşünüyorlar: Çocuğumuzu öyle bir yetiştirelim ki yüce bir ölüme sahip olsun.
Burada karıştırılabilecek husus, ölüme dair farkındalıktır. İnsan öleceğini bilen bir varlıktır ve önünde sonunda hepimiz öleceğiz. Her canlı ölümü tadacaktır. Bunun bilincinde olmak, insanın manevi yönünü geliştirmesi bir diğer deyişle ruhuna ihtimam göstermesi için elzemdir. İnsan sonluluğa dair sahici bir farkındalığa sahip olduğu ölçüde haddini aşmaz. Speer’ın düşünme tarzı bundan esas itibarıyla ayrışmaktadır. Harabe değeri teorisinde hayatın kendisi ikincil hâle gelmektedir. Dünyaya hayır diyen, nihilist bir duruşun tezahürüdür.
Önceki dönemlerin sivil ve kamusal mimarisi sonuç olarak bu durumu ortaya çıkarmıştır. Sivil mimari büyük oranda yok olup giderken, kamusal mimarinin bazıları hâlâ işlevsel olarak ayaktadır, bazıları ise geçmiş ile bizim aramızda bir köprü kuran, estetik harabeler olarak varlığını sürdürmektedir. Fakat bu fiili durumu ortaya çıkaran niyetlerle Speer’in niyeti arasındaki fark meseleyi biraz daha somutlaştıracaktır. Eski toplumlar kamusal binalarını muhtelif sebeplerle daha kalıcı olacak malzeme ve biçimle yapmış olmasının niyetleri sorgulayabiliriz. Örneğin kamusal binaların temsil ettiği gücün yüceliğine ve kalıcılığına işaret etmek istemiş olabilirler. Bu güç illaki seküler anlamda hükümdarlık veya devlet olmak zorunda da değildir. Yüzyıllara dayanan çoğu eski yapıların dinî yapılar olması buna bir örnektir. Bu kalıcılık ve yücelik hissini devam ettirme talebi hayatın süreciyle alakalıdır. Binayı yaparken onu yüzyıllara dayanacak biçimde tasarlayan kişiler, bu binanın nesiller boyu kullanılacağını, aynı hislerin onlara da sirayet edeceğini düşünmüş olabilirler. Mimari açıdan kalıcı bir çeşme yaptıran kişi nesiller boyu devam edecek hayırlı bir iş yaptığını düşünür. Yani Speer ile örnek aldığı antikler arasında mahiyetçe karşıtlık vardır. Onlar bu binaları yaparken hayata evet deme niyetiyle yapıyorlardı. Doğan bir çocuğa baktığımız zaman, onun yaşayacağı güzel ve iyi hayatı hayal etmekle onun ölümünü hayal etmek arasındaki fark gibidir. Dışarıdan baktığınızda her ikisinde de sonuç aynı gibi görülebilir. Her ikisi de yaşayacak ve ölecek. Fakat birincisinde çocuk güzel ve iyi hayat süren bir insan olursa ölümünden sonra da hayırla yâd edilecek bir insan olur. Diğerinde ise çocuğun ölümü hayal edilir, yaşamı değil. Öldükten sonra hayırla yâd edilmesi amaçlanır, iyi ve güzel bir hayat sürmesi değil.
Hülasa harabe değeri fikri, kökendeki nihilist düşüncenin bir tezahürüdür diyebiliriz. Nietzsche’nin tabiriyle bu pasif bir nihilizmdir. Pasif nihilizm, ruhun gücünü azaltan ve gerileten bir düşüncedir.
Süreci değil de sonu ve hatta sondan sonrasını esas alan bu düşünce sürecin yani hayatın önemsizleşmesine ve değersiz görülmesine yol açar. Hayatı değersizleştiren ister fertler olsun isterse toplumlar, hayata dair faaliyetleri de zamanla önemsiz görür. O kültürün yaratıcı ruhu yavaş yavaş solar.
Harabe değeri teorisinin tezahür etmesini mümkün kılan bir diğer düşünme tarzı ise âlim-i mutlak yanılsamasıdır. Bu kavram Tanrı hakkında kullanılan teolojik bir ifadedir. Fakat Tanrı’ya has olması gereken bu özelliği, insanlar başka insanlara da atfetmeye meyyaldir. İnsan erken yaşlarda ebeveynlerine bunu doğal olarak atfeder. Fakat zaman içinde onların yanılgılarını gördükçe; daha da önemlisi kendisinin onlara yalan söyleyebildiğini gördükçe bu çözülür. Elbette hayat yolunda âlim-i mutlaklığı başka yerlere aktarmaya dair bir temayül devam edebilir. Her şeyi bilen devlet fikri gibi. Fakat harabe değeri açısından baktığımızda kişilerin farkında olarak ya da olmayarak kendilerinin âlim-i mutlak olduğuna dair bir yanılsamaya da sahip olabildiklerini görürüz. İşte harabe değeri tarzı düşünmeler bir yandan da bu yanılsamanın tezahürüdürler.
Âlim-i mutlaklık yanılsaması kişinin her şeyi bildiğini düşünerek hareket etmesi değildir. Aksine hareket edememesi veya etmemesinin bazen sebebi bazen de gerekçelendirilmesidir. İnsanlar bazen hayatı fiilen yaşamak yerine zihninde yaşamayı tercih edebilir. Böyle bir kişi hayatta karşılaştığı bir durumda hayatı geleceğe dair bir açıklık olarak tecrübe etmez. Tanrısal bir bakış açısıyla zamandaki anları, yan yana birlikte görüyormuş gibi davranır. Geleceğe yönelik bir durumla karşılaştığında kötü veya iyi sonu düşünüp, karşılaştığı bu sona doğru hikâyeyi zihninde kurgular. İyi sonu esas alıp kurgu yaptığında olumlu adım atabilir lakin artık onun için tecrübe edilecek, heves edilecek bir şey kalmamış hissi oluşur. Kötü duruma dair kurgu ise kaçınmak için bahane olur.
Bu anlattığım da ilk başta her insanın yaptığı düşünme ve davranış şekillerine benziyor gibi görünür. Geleceğe dair beklentilerimiz ve tahminlerimiz vardır ve karşılaştığımız olaylara buna göre tepki veririz. Fakat yüzeydeki bu benzerlik gene yanıltıcıdır. Bilhassa romantik ilişki örnekleri konuyu somutlaştırmamıza yarar çünkü bu nihilist kurgu sadece taşlarda değil, insanın kurduğu en mahrem bağlarda da kendini gösterir
Ortalama bir kişi potansiyel bir romantik partner ile karşılaştığında, sağduyusal biçimde bu kişinin gelecek vizyonu da değerlendirme için kriter olarak kendiliğinden devreye girer. Örneğin oldukça farklı kültürden birisiyle evlenmenin, evlilik içinde muhtemel sonuçlarını düşünmek gibi. Fakat âlim-i mutlaklık yanılsaması yaşayan kişide durum daha farklıdır. Bizim toplumda bile normalleşmeye başlayan evlilik sözleşmesini düşünelim. Boşanma durumunda kişinin mallarını koruması adına iktisaden gayet makul bir davranıştır. Bir taraf kendi edindiği mülkiyeti belki kısa süreli evli kalacağı kişiyle paylaşmak istememektedir. İktisadi cihetten gayet makul olan bu davranış romantik cihetten ise Speer’ın düşüncesiyle aynı özelliği haizdir. Evlilikte boşanmayı görmektedir. İnşa etmeye başlayacağı ilişkinin yıkılmasını hayal etmekte, yıkıldığında kendi istediği gibi bir harabe kurgulamaktadır. En azından bir kişinin hayallerinde ilişki doğmadan ölmüştür bile. Kral Oidipus’tan Harry Potter’a kadar edebiyatta yaygın olan bir tema burada kendini gösterir: Kendini gerçekleştiren kehanet.
Dünyada sonlu bir varlık olarak insan için son, anlamın mütemmim cüzüdür. Sonu dikkate almak, sonluluk bilinciyle yaşamak çoğu zaman erdemli davranışlar için de zemin teşkil eder. Fakat asıl olan hayattır, süreçtir. Anlam hayatı yaşayarak inşa edilir, ölümü hayal ederek değil. Son / ölüm bize verilmiş bir armağandır. Lakin hayat da öyle…
Nihilizm çağımızın en temel sorunlarından birisidir. Ve her türlü insan davranışının arkasında onu yapan insanlar bilincinde olsun veya olmasın düşünme tarzları vardır. Kötü olarak gördüğümüz şeyleri düşünce ile ilişkilendirme hususunda genel olarak bir isteksizlik gösteririz. Çünkü kötü bir eylemin bir sebebinin yani açıklamasının olmasının, onu meşrulaştıracak olduğuna dair gizli bir varsayıma sahibiz. Fakat her kötü eylemin arkasında aynı zamanda sorunlu bir düşünce vardır. Eğer eylemden yani sonuçtan rahatsızsak onu ortaya çıkaran sebepleri ele alıp, ortadan kaldırmamız gerekir.[6] Bizi nihilist düşünceye sevk edecek düşünme tarzlarını dakik biçimde teşrih etmek de düşünürlerin vazifesidir. Speer’ın harabe değeri teorisi, ilk bakışta muhafazakâr düşüncenin mimarideki tezahürü gibi görünse de esasında nihilist bir karaktere sahiptir. Nihilizm bir çöldür ne ortaya çıkmasına ne de büyümesine izin vermemek gerekir.
*Doktor adayı, İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi, Felsefe Bölümü.
[1] Bu teorinin kendisinden ve felsefi öneminden beni ilk defa haberdar eden hocam Ömer B. Albayrak’a teşekkür ederim.
[2] Eserin orijinal adı Erinnerungen iken İngilizceye Inside the Third Reich adıyla çevrilmiştir. Türkçe çevirisi de İngilizce başlığı kullanmayı tercih etmiştir. Albert Speer, Üçüncü Reich Yılları: Hatıralarım, çev. Emir Öngüner, İstanbul: Kronik Yayınları, 2026
[3] Ömer Behiç Albayrak, Alman Düşüncesinde Sanat ve Aşkınlık, İstanbul: Alfa Yayınları, 2022, s.21-29
[4] David Spurr, Architecture and Modern Literature, The University of Michigan Press, 2012, s.145
[5] Alber Speer, Inside The Third Rich çev. Richard ve Clara Winston, Macmillan, s.56
[6] Burada her eylemin arkasında düşünce olduğunu söylemek, o düşüncelerin var olmasını sağlayan maddi koşulları görmezden gelmek değildir. Yani akıl yürütme şu şekilde olur: E eyleminin arkasındaki düşünme tarzı D’dir ve D tarzı düşünmeyi koşullandıran maddi unsurlar K’dir.