FELSEFE, DÜŞÜNCENİN EVİ MİDİR; YOKSA DÜŞÜNCE, FELSEFENİN SINIRLARINDA MI SOLUK ALIR?


Erdal Yılmaz*
“Felsefe ile meşguliyetimiz bizi hatta ısrarlı biçimde, durmaksızın “felsefe yapıyor” oluşumuzdan dolayı düşünüyor olduğumuz görünümü ile aldatabilir.”[1]
Düşünme ile felsefe yapmayı, düşünce ile de felsefeyi çoğu zaman eş anlamlı olarak kullanırız. Bununla birlikte, zaman zaman felsefe ile belirli bir düşünce tarzını da kastederiz. Eğer belirli bir düşünce tarzını felsefe olarak tanımlarsak, düşüncenin bizatihi kendisini felsefe ile eşleştirmek, düşünceyi belirli bir düşünce tarzıyla sınırlandırmak anlamına gelir. Felsefe olarak adlandırılan bu belirli düşünce tarzını genel olarak, “düşüncenin mitik anlatılardan bağımsızlaşarak insan deneyimine ve aklına dayalı rasyonel temeller üzerinde yürüttüğü sorgulama etkinliği ve bu sorgulama aracılığıyla “gerçek” ve “iyi” olana ilişkin bilgiye ulaşma arayışı” olarak tanımlayabiliriz. Bu genel tanım sıklıkla “klasik Batı felsefesi” olarak adlandırılmaktadır.
“Doğu” felsefesi, “İslam” felsefesi şeklinde bazı sıfatları felsefenin önüne getirmek suretiyle felsefenin Batı felsefesinden ibaret olmadığı iddia edilebilmektedir. Eğer genel olarak tanımını verdiğimiz felsefeye bahsi geçen sıfatlar özsel bir katkıda bulunmayıp, içerik bakımından bir zenginleştirme sağlıyorsa, bu sıfatlarla felsefeyi anmak o kültür ve medeniyet havzasının felsefeye yaptığı katkıyı ifade etmekten öte bir anlam taşımamaktadır. Ama özsel bir farklılık oluşturuyorsa, o takdirde “felsefe” yerine farklı bir adın tercih edilmesi daha doğru olabilir; çünkü “felsefe” ibaresi özel bir düşünce biçimine işaret etmektedir. Burada “özel” ile kastımız, “daha yüksek bir değere sahip olma” anlamı değil, belirli türde bir düşünce tarzını belirtmektir.
Düşünce ve felsefe arasındaki ilişkiyi ele alan bu kısa makalemizde, başlıkta formüle ettiğimiz soru üzerine odaklanacağız. Bu soruyla bağlantılı olarak şu soruları da burada sorabiliriz: Felsefe ile düşünce aynı şey midir, yoksa düşünce felsefeden daha kökensel bir yere mi işaret eder? Düşünce, felsefenin bir etkinliği midir yoksa felsefe düşüncenin tarihsel bir biçimi midir? Hem başlıkta ifade ettiğimiz hem de bu paragrafta dile getirilen sorular aynı noktaya işaret etmektedir: Düşünce ile felsefe aynı zeminde mi durur yoksa aralarında temel bir fark var mıdır? Bu soruşturmaları yaparken, bahse konu olan meseleye dair analizlerini büyük oranda benimsediğim filozof Heidegger’den faydalanacağım.
Heidegger Batı düşünce tarihinde genellikle düşünce ile felsefenin eş anlamlı bir şekilde kullanıldığının altını çizer; ancak bunun aslında hiç de böyle olmadığını iddia ederek bu durumu problematize etmektedir. Detaylı analizi sonraki paragraflara bırakarak, burada kısaca belirtelim ki Heidegger’e göre, düşünce ile felsefe arasında temel bir fark söz konusudur. Filozofa göre düşünce, felsefeden daha kökensel bir yere işaret etmektedir. Felsefe, düşüncenin tarihsel bir biçimidir. Felsefe yapmak düşünmenin özü değilken, düşünme felsefenin sınırlarında açığa çıkar. Felsefe, varlığın unutuluşunun yolcuğuna işaret ederken, düşünce varlığın hatırlanışına referans verir. Felsefe metafizik bir gelenek olarak belirlenirken, düşünce bu metafizik yaklaşımdan kurtulabilmenin imkânı olarak ortaya çıkar.
Heidegger’e göre Batı düşüncesinin iki temel dönüm noktasından ilkini ifade eden felsefe, bir başlangıç olarak belirli bir yapıya sahiptir; bu yapı genellikle var olanın varlığını sorgulayan ve varlığı da bir var olan konumuna indirgeyen metafizik bir bakışla ifade edilir. Bu bakışta felsefe ile eş anlamlı hâle gelen düşünce, düşünme—yani bir öznenin bir nesne hakkındaki zihinsel eylemi—vasıtasıyla ortaya çıkan ve nesneyi temsil eden bir sonuç veya önermedir. Buna karşılık, başka bir başlangıç noktası olarak konumlanan düşünce ise genellikle metafizik bakışı aşarak varlığın hakikatine odaklanan ve onun tecellisinden hareket eden bir bakışı ifade eder. Diğer bir ifadeyle Heidegger açısından düşünme, bir şey “hakkında” konuşan bir araç değil, varlığın hakikatinin dilde bizzat vuku bulduğu performatif bir “olaydır”. Düşünce ise zihinsel bir ürün değil, bu olayın dildeki yankısı ve varlığın hakikatinin kelimelerde “barındırılmasıdır”.[2]
Bir önceki paragrafta ortaya konan felsefe ile düşüncenin karakteristiğinden hareketle, felsefe ve düşünce arasındaki farka dair kısaca ifade ettiklerimizi detaylandırmak üzere Heidegger’in bu husustaki analizlerine daha yakından bakmaya çalışacağım. Bu çerçevede, öncelikle Heidegger tarafından Batı düşünce tarihinin ilk başlangıç noktası olarak ele alınan felsefenin metafizik karakterine odaklanacağım; ardından, bu metafizik karakterin modern çağı da zapturapt altına alan hesaplayıcı düşünme ile onu aşmaya çalışan meditatif düşünme arasındaki farka değineceğim. Son olarak ise düşünmenin özünü, meditatif düşünme ve onun tamamlayıcısı olan poietik düşünme ile ilişkisi bağlamında inceleyeceğim.
Felsefenin Metafizik Karakteri
Heidegger’e göre, felsefenin tarihsel olarak karakteri metafizik bir yapıya sahiptir. Felsefe ile metafizik arasındaki ilişki, bir özdeşlik ilişkisi olarak kendini gösterir. Ancak bu özdeşlik modern dönemde ortaya çıkmış yeni bir durum değil; Antik Yunan’da başlayan ve modern döneme kadar uzanan bir süreci kapsar. Bu ilişkiyi karakterize eden temel unsur ise varlık üzerine düşünmenin unutulmuş olmasıdır. Hatta Heidegger’e göre, Batı felsefesinin metafizik karakterini en temel anlamıyla karakterize eden “varlığın unutulmuşluğu”nun (Seinsvergessenheit) temeli, “varlığın terk edilmişliği”dir (Seinsverlassenheit). [3]
Metafizik, Antik Yunan’dan modern çağa kadar olan süreçte var olanların ne olduğunu ve temelini sorgulamış; ancak bizzat varlığın (Sein) kendisi ve anlamı üzerine yöneltilmesi gereken soruyu ihmal etmiştir. Bu sebepledir ki bu düşünme tarzı var olan ile varlık arasındaki “ontolojik fark”ı gözetmemiştir.[4] Heidegger’e göre metafizik olarak felsefe, varlığı sürekli “var olan”, yani bir “şey” gibi ele almak suretiyle, onun asıl anlamının zaman içinde örtülmesine yol açmıştır.
Metafizik olarak felsefe, Heidegger’in “kılavuz soru” (Leitfrage) olarak adlandırdığı “Var olan nedir?” sorusu rehberliğinde var olanları (Seiendes) tek tek şeyler olarak ele alan ve onların varlığını soruşturan bir düşünme biçimidir. Bu çerçevede metafizik düşünce, varlığın kendisini değil, var olanların genel karakteri olan “var olanlık” kavramını merkeze alır. Heidegger’e göre söz konusu kılavuz soru, Anaximandros’tan Nietzsche’ye kadar Batı felsefe tarihinin seyrini belirlemiştir. [5]
Metafizik olarak felsefenin nihai amacı ise bir şekilde kendini açığa vuran bir fundamentum absolutum (mutlak temel) aranmasıdır. Bu arayış Orta Çağ’da ens perfectissimum (mükemmel varlık) kavramı aracılığıyla karşılanırken, modern dönemde Descartes’la birlikte “cogito”, yani “Düşünüyorum, o hâlde varım” argümanıyla ifadesini bulur. Heidegger’e göre, metafizik olarak felsefenin tamamlanışının gerçekleştiği Nietzsche’de ise varlık, “Güç İstenci” olarak en uç noktasına ulaşır.
Heidegger, bu metafizik düşüncenin modern çağ ve sonrasında teknolojinin egemenliğiyle zirveye ulaştığını belirtir. Başka bir ifadeyle, modern teknoloji metafiziğin kaderinin nihai sonucu olarak görülür. Metafiziğin bu evresinde dünya, artık yalnızca insanın hesaplayıp kontrol edebileceği bir stok/el-altında-duran (Bestand) ya da ham madde deposu olarak açımlanır. Teknolojinin özü olan bu durum, yani var olanları bir stok/ham madde olarak “çerçeveleme“ (Ge-stell), doğayı ve insanı —kısaca her şeyi— yalnızca kullanıma hazır bir kaynak olarak görmeye zorlayan bir meydan okuma tarzıdır. Böylece metafizik olarak felsefenin karakteri, varlığı bir nesne ya da kaynak olarak kavrayıp onun asıl gizemini unutarak dünyayı bütünüyle insanın teknik iradesine tâbi bir araç hâline getirmesiyle zirveye ulaşır. Heidegger bu durumu, Nietzsche’nin “çöl büyüyor” sözüyle ifade eder[6] ve bunu aşmak için, metafiziğin ötesine geçecek bir “başka başlangıç” arayışına yönelir.
Bu “başka başlangıç” ile neyi kastettiğini anlayabilmek için, metafizik olarak felsefeyi karakterize eden “hesaplayıcı düşünme” (Rechnendes Denken) ve onu aşan ve yeni bir başlangıcı mümkün kılan “meditatif düşünme” (Besinnliches Denken/Besinnung) arasındaki farka yoğunlaşmak icap eder.
Hesaplayıcı Düşünme ve Meditatif Düşünme/Tefekkür
Batı metafiziği, Heidegger’e göre, düşünmeyi büyük ölçüde “Mantık” (Logik) ve “hesaplayıcı düşünme” sınırlarına hapsetmiştir.[7] Bu düşünme biçimi, her şeyi neden-sonuç ilişkileri içinde açıklamaya ve nesneleri tahakküm altına almaya odaklanır. Bu düşünme biçimi, Antik Yunan’daki kökenlerinden modern çağa uzanan ve temel karakteristiği yargı ve önerme işlevi olan bir yapıyla doğrudan ilişkilidir. Heidegger’e göre bu adlandırma (Mantık), Batı düşüncesinin kaderini belirleyen, yukarıda ifade ettiğimiz metafiziksel bir yönelimden kaynaklanır.
Mantık doktrini, düşünmenin temel karakteristiğini önerme oluşturma ve yargıda bulunma olarak tanımlar; buna bağlı olarak bir önermeyi/yargıyı oluşturan şeyin, özne (subjectum) ile yüklemin (predicate) uyumlu bir biçimde ilişkilendirilmesi olduğunu varsayar.[8] Başka bir deyişle Mantık, Logosun doktrini olarak düşünmeyi “bir şey hakkında bir şeyin iddia edilmesi” şeklinde kavrar. Konuşmanın temel karakteristiği kabul edilen bu iddia etme edimi, aynı zamanda düşünmenin de temel karakteri olarak kabul edilir. [9]
Düşünmenin doğru ve uygun bir şekilde ilerlemesi için de Mantık, önerme/yargı biçimini kurallara dayandırır. Bu kuralların başında, düşünmede çelişkinin önlenmesini amaçlayan çelişmezlik ilkesi gelir[10]; bunun yanı sıra özdeşlik ilkesi ve üçüncü hâlin imkânsızlığı ilkesi de bu temel kurallar arasında yer alır. Heidegger’e göre mantık, bu yolla doğru bilginin elde edilmesi için gerekli olan kuralları ve rasyonel süreçleri belirlerken, aslında düşünmenin en basit ve en nihai hedefi olan “varlığın hakikatinin ve anlamının ne olduğu” sorusunu dışlamış olur. Böylece mantık olarak adlandırılan bu düşünce geleneğinde, tüm düşünsel uğraşın nesneleri temsil etme ve doğru fikirler oluşturma çerçevesine indirgendiği anlamına gelir.
Felsefi geleneğin kurumsallaşmış mantık anlayışı, Heidegger’e göre Batı metafiziğinde varlığın unutuluşunun bir sonucu olarak görülür. Logusun mantık tarafından daraltılması, insanın hesaplayıcı düşünme tarzına hapsolmasına yol açar. Bu durum, var olanların yalnızca araçlar ve kaynaklar olarak kavranması eğilimini pekiştirmiştir. Bu bağlamda mantık, Heidegger’e göre, varlık sorusunu dışladığı ölçüde felsefeyi kendi kökensel imkânlarından uzaklaştırmıştır. Mantık, varlığı zihinsel bir temsil ve hesaplanabilir bir nesne hâline getirerek, onu var olanlara eklenen en genel ve en boş kavram olarak görür.[11]
Bu düşünme biçimi, insanın temel öze yönelik sorgulamasının —başka bir deyişle varlık sorusunun— üzerini örterek nihilizm egemenliğine katkıda bulunur. Söz konusu nihilizm, var olanların özgün niteliklerini tamamen hesaplanabilir niceliklere terk eder; her şeyi sayısal verilere ve değiştirilebilir ürünlere indirger. Böylece varlığın kendi özgün derinliğini ve gizemini ortadan kaldırarak, onu bir “stok” hâline getirir. Sonuç olarak varlığı, hesaplanamaz ve dolayısıyla “faydasız” bir hiçlik olarak görür ve varlığın terk edilmişliğini kalıcı bir tarihsel durum hâline getirir. [12]
Hesaplayıcı düşünmenin aksine Heidegger, “meditatif düşünme”yi, metafizik olarak felsefenin sona erdiği yerde başlayan ve varlığın hakikatine yönelen bir düşünme tarzı olarak kavrar. Meditatif düşünme, hesaplayıcı düşünmede olduğu gibi kâinatın sırlarını çözmeyi ya da kullanılabilir bir pratik bilgelik üretmeyi amaçlamaz. Aksine, varlığın hakikatini (Aletheia) açığa çıkarmaya, başka deyişle şeylerin kendilerini oldukları gibi göstermelerine izin vermeye yönelir. Meditatif düşünme, varlığın kendisinden gelen bir “çağrıya” yanıt vermektir; insanı kendi özsel doğasına — başka bir değişle düşünmeye— yönelten bir davet olan bu çağrı, insanın doğasını düşünmeye teslim eder ve bizi düşünmeye değer olana yöneltir. Heidegger’e göre hakiki düşünme, varlık tarafından bize bahşedilmiş olan düşünme yeteneğine karşı bir “şükran” sunmaktır; yani hem teşekkür etmek hem de şükretmektir.[13]
Hesaplayıcı düşünmenin aksine, meditatif düşünme kurallar, önermeler ya da kavramsal sistemler tarafından yönetilmez. O, daha ziyade “hatırlama/hafıza” ve “şükran” ile iç içe geçmiş, kalpten gelen ve özü arayan bir düşünme tarzıdır. Hatırlama/hafıza ile varlığın hakikatinin tarihsel olarak nasıl unutulduğunu derinlemesine kavramak kastedilir; şükran ile ise düşünmenin, insanın kendi başına ürettiği bir kavram değil, varlığın çağrısına verilen bir yanıt ve bu çağrıya duyulan bir “aitlik” duygusu olduğu ifade edilir. Kalpten gelen düşünmeyle de özsel bir hâlden doğan düşünme biçimi anlatılmaktadır.
Hesaplayıcı düşünme bir şeyi tutmaya/yakalamaya çalışırken, meditatif düşünme “olmaya bırakma” (Gelassenheit) yoluyla varlığı korur; yani düşünülecek olana kulak vermek ve onu kalbe nakşederek/içselleştirerek (noein), düşüncenin nesneleri temsil eden teknik bir araç olmaktan çıkıp, varlığın kendi hakikati içinde vuku bulduğu bir “sahiplenilme olayı”na dönüşmesini mümkün kılar.[14] Bu yönüyle meditatif düşünme, metafizik olarak felsefeyi aşmanın ve Heidegger’in deyimiyle “başka bir başlangıç”a yönelmenin imkânını açar. Hesaplayıcı düşünme, var olanları —nesneleri ve kaynakları— denetleme ve kullanma odaklıyken; meditatif düşünme, varlığın kendisini açığa çıkarmasına izin verme ve bu açıklığı onurlandıracak şekilde alıcı olma odaklıdır.
Hesaplayıcı düşünme, dünyayı parçalarına ayırarak yönetmek ve denetlemek için mantık ve matematiğe başvururken; meditatif düşünme, varlığı şiir, dil ve şükran yoluyla, özüne uygun bir biçimde anlamaya çalışır. Başka bir deyişle, hesaplayıcı düşünme her zaman bir hedefe ulaşmak için en kısa ve en verimli yolu, yani neden-sonuç zincirini hesaplar. Oysa meditatif düşünme, bir amaca ulaşmaktan çok, yolda olmanın—varlığın kendi kaderince açtığı yolun— kendisini deneyimlemeye odaklanır; bu yol boyunca karşılaşılan işaretleri ve anlamları görmeye, düşünmeye değer olanın ne olduğunu adım adım açığa çıkarmaya çalışır.
Hesaplayıcı ve meditatif düşünme arasındaki fark analojik olarak da ifade edilecek olursa, ilki antik bir tapınağın duvarlarını yalnızca “kaç ton mermer” ettiğini anlamak için balyozla parçalayan; mermerin ağırlığını ve piyasa değerini kusursuzca hesaplayan bir tüccara benzetilebilir. Bu hesaplama sürecinde tapınağın içindeki sessiz kutsallık ve taşın asırlar boyunca koruduğu derin gizem bütünüyle yok edilir; geriye yalnızca ruhsuz bir taş yığını kalır. Buna karşılık meditatif düşünce, tapınağın gizemine saygı duyarak, onun kendisini açmasına, ne ise o olmasına ve kendi tarzınca vuku bulmasına izin vermeye çalışır.
Felsefenin —aynı zamanda metafiziğin de doğuşunu ifade eden— ilk başlangıcının aksine, başka bir başlangıca imkân tanıyan meditatif düşünmeyi ve onun tamamlayıcısı olan poietik düşünmeyi daha ayrıntılı biçimde kavrayabilmek için, düşünmenin özüne biraz daha yakından bakmak gerekir.
Düşünmenin Özüne Dair
Heidegger’in “meditatif düşünme”, kimi zaman da yalnızca “düşünme” (Denken) olarak adlandırdığı şey, yukarıda da ifade edildiği üzere, ontolojik bakımdan daha temel bir faaliyettir. Bunun nedeni, bu düşünme tarzının varlığın bizatihi kendisinden gelen, var olanları kendi hakikatleri içinde “olmaya bırakmaya” ve varlığın gizemine açık olmaya yönelik bir sesleniş olan çağrıya ya da davete verilen bir yanıt olmasıdır. Bu çağrıya yanıt vermek, bizi düşünmemiz gereken şeye, — yani en düşündürücü olana— teslim eder. Heidegger’e göre bu tür düşünmenin yöneldiği soru, bir kılavuz soru değil, temel sorudur. Temel soru (Grundfrage), “Varlığın hakikati nedir?” sorusudur. Bu soru, varlığı var olanlardan hareketle açıklamak yerine, varlığın kendi özünden — “Olay” (Ereignis) olarak düşünülen özünden— yola çıkarak düşünmeyi mümkün kılar. Temel soru, insanlığı varlığın terk edilmişliği durumundan çekip alarak, varlığın hakikatine dayanan yeni bir başlangıca fırlatır.
Heidegger’e göre düşünmenin özsel doğası, Batı metafiziğinin ve modern bilimin tanımladığı hesaplayıcı ve mantıksal faaliyetin ötesinde yer alır; düşünme, varlığın hakikatine karşılık verme eylemidir. Batı düşünce geleneğinde düşünmenin özü büyük ölçüde mantıkla sınırlandırılmış olsa da, Heidegger düşünmeyi, varlığın kendini açığa çıkarmasına (Aletheia) izin veren ve bu açığa çıkışı koruyan adanmış bir edim olarak yeniden kavrar.
Heidegger, düşünmenin özünü, Batı düşüncesinin başlangıcına ait olup geleneksel felsefe tarafından daraltılmış ve deforme edilmiş kavramların etimolojik izini sürerek açığa çıkarır. Batı düşünce tarihinde düşünmenin ifade ettiği şudur: Bir fikir, bir tasavvur, bir kanı, bir akla geliştir fakat düşünme (Denken), kökensel anlamında hatırlama/hafıza (Gedachtnis) ve şükran duymayla/teşekkür-şükür etmeyle (danken) içsel bir bağ içerisindedir. Düşünme, bu şükranın kendisine borçlu olduğumuz şeyi, yani her zaman düşünmeye değer olanı düşünmesiyle ifade bulur. Bu nedenle en yüce şükran, varlığın bize bahşettiği düşünme ediminin kendisidir.
Düşünmeyi, teorik ve pratik olarak ayırmak sakıncalıdır; zira bu ayrım, teorik düşünmenin eylemden kopuk olduğu, eylemle ilişkinin ise yalnızca pratik düşünme tarafından kurulduğu izlenimi doğurur. Oysa Heidegger’in de vurguladığı üzere, düşünmenin kendisi bizatihi eylemdir. Düşünme, bir etki ürettiği ya da uygulamaya dönüştüğü için değil, düşündüğü ölçüde eylemdir. Hatta varlıkla olan ilişkimizi dönüştürdüğü için, düşünme en asli ve en belirleyici eylem olarak görülebilir. [15]
Bu bağlamda felsefe, çoğu zaman soruları yanıtlayarak ortadan kaldırmayı amaçlarken; düşünme, sorunun çözülmesinden ziyade problematik alanda kalmayı ve soruyu soru olarak muhafaza etmeyi hedefler. Hesaplayıcı düşünme, elde ettiği bilgileri sürekli çoğaltmaya yönelirken; düşünme —ya da Heidegger’in ifadesiyle meditatif düşünme— bir cevaba ulaşarak konuyu kapatmayı değil, sorunun kendisini daha da problemli kılmayı amaçlar. Çünkü düşünme, daima bir yolculuktur ve bu yolculuk, ancak sürekli sorgulama ile mümkün olur. Bu yolculuk, hesaplayıcı düşünme ile değil; Heidegger’in kısaca “düşünme” dediği, varlığın hakikatine açık olan meditatif düşünme ile gerçekleştirilebilir.
Heidegger, varlığın hakikatini soruşturmasında meditatif düşünmenin yanı sıra “poietik düşünme” kavramını da gündeme getirir. Filozofa göre düşünme, felsefenin “kılavuz sorusundan” varlığın “temel sorusuna” yöneldiği anda poietik bir nitelik kazanır. Metafizik olarak felsefeden düşünmeye geçişte, düşünmenin “poietik” —yani meydana getirici— bir karaktere bürünmesi, dilin ve insanın varlıkla kurduğu ilişkinin köklü bir dönüşümünden kaynaklanır.
Heidegger’in düşüncesinde meditatif düşünme ile poietik düşünme, hesaplayıcı düşünme mantığını aşmayı hedefleyen “başlangıçsal düşünce”nin birbirini tamamlayan iki temel veçhesidir. Meditatif düşünme, varlığın anlamını sorgulayan bir yönelimi ifade ederken; poietik düşünme, bu sorgulamanın dilde ve eserde barındırılmasını mümkün kılar. Meditatif düşünme, varlığın terk edilmişliğini ve gizemini fark eden bir düşünme tutumuyken; poietik düşünme, bu farkındalığı şiirsel bir söyleyiş ve düşünsel bir yapıt içerisinde mühürleyerek korur.
Poietik düşünme, dil ile kurduğumuz ilişkiyi, nesneleri tanımlayan teknik bir araç kullanımından çıkararak dili varlığın hakikatinin vuku bulduğu bir “meydana getirme” (poiesis) olayına dönüştürerek kökten değiştirir. Bu yaklaşımda dil, artık bir “özne”nin bir “nesne” hakkında bilgi aktarmak için kullandığı bir işaretler sistemi değildir. Düşünme, kelimeleri yalnızca ifade ya da iletişim aracı olarak kullanmaz; varlığın tezahürünü dile getirmekle yükümlü olur.
Böyle bir düşünme tarzı, dili varlığın evi (Die Sprache ist das Haus des Seins) kılar; düşünenleri de bu evin koruyucuları olarak konumlandırır.[16] Metafizik olarak felsefe, dili var olanlar hakkında “doğru” veya “yanlış” önermeler kurmaya yarayan bir araç olarak kavrarken; poietik düşünme, dili varlığın kendi hakikatini dilde açtığı ve biçimlendirdiği performatif bir süreç olarak deneyimler. Bu bağlamda dil, varlığın dilden bağımsız olarak hazır bulunan bir şeyi rapor etmesi değil, varlığın kelimeler içinde vücut bulmasıdır.
Düşünme, nesneleri hesaplamayı bırakarak varlığın sesini dilde performatif biçimde yankılandırmaya bağlandığında; yani varlığın hakikatini bir sanat eseri gibi dilde meydana getirdiğinde, poietik bir nitelik kazanır. Bu durumu analojik olarak ifade etmek gerekirse, düşüncenin poietik hâle gelmesi, bir dansçının koreografiyi yalnızca ezberden tekrar etmesiyle (metafizik/felsefe) dansın içinde kendinden geçerek dansın bizzat kendisine dönüşmesi (poietik düşünce) arasındaki farka benzetilebilir. İlk durumda dansçı dansı yönetir; ikincisinde ise dans, dansçı aracılığıyla dünyada vuku bulur.
Sonuç olarak, başlık olarak formüle ettiğimiz sorunun Heidegger düşüncesi bağlamındaki cevabı; felsefenin, düşünmenin kendisinin değil, belirli bir düşünme tarzının evi olduğu, diğer bir başlangıcı ifade eden meditatif-poietik düşünmenin ise metafizik karaktere sahip düşünmenin sınırlarında vuku bulduğu şeklinde ifade edilebilir. Bu cevaba şu notu da ekleyerek soruşturmamızı nihayetlendirmek isterim: Burada sunulan analizler, Heideggerci yaklaşımdan hareketle gerçekleştirilmiştir. Bu çerçevede, felsefenin giriş kısmında verilen tanımı ve onun metafizik karakterini esas alarak, düşünmenin ve dolayısıyla düşüncenin felsefe ile özdeş olmadığını belirtmiş olduk. Bununla birlikte, felsefe kavramının, belirttiğimiz bu kapsamın ötesinde, metafizik olmayan meditatif-poietik düşünme tarzını da içerecek biçimde kullanılması da mümkündür ve nitekim bu yönde kullanımlar mevcuttur. Ancak felsefe kavramının bu şekilde kullanılması hâlinde, onun “Klasik Batı Felsefesi” anlayışının ötesine taşınan bir anlamda ele alındığının özellikle vurgulanması elzemdir.
**Doç. Dr., Marmara Üniversitesi Felsefe Bölümü.
[1] Martin Heidegger, Düşünmek Ne Demektir? çev. İlhan Turan, Dergâh Yayınları, 2019, s. 19-20.
[2] Daniela Vallega-Neu, Heidegger’s Contributions to philosophy, Indiana University Press, 2003 s. 3, 49; Martin Heidegger, Contributions to philosophy (of the Event), çev. Richard Rojcewicz ve Daniela Vallega-Neu, 1989, § 246, s. 309; §27, s. 51-52
[3] Contributions to philosophy, §55, s. 91
[4] Martin Heidegger, Introduction to metaphysics, Çev. Gregory Fried ve Richard Polt, Yale University Press, 2000, s. 17-23.
[5] Contributions to philosophy, §259, s. 335-336.
[6] Düşünmek Ne Demektir? S. 71-87
[7] Düşünmek Ne Demektir? S. 168-169, 176, 212, 246
[8] Düşünmek Ne Demektir? S. 169, 246
[9] Düşünmek Ne Demektir? S. 169
[10] Düşünmek Ne Demektir? S. 170
[11] Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, çev. Kaan H. Ökten, ALFA, 2006 §1, s. 19-223; Düşünmek Ne Demektir? S. 35, 128, 168-169
[12] Contributions to philosophy, §51, s. 86
[13] Düşünmek Ne Demektir? S. 157-158
[14] Contributions to philosophy, s 5; §32, s.57
[15] Martin Heidegger, Hümanizm Üzerine, Çev. Yusuf Örnek, 2013, s. 5; Düşünmek Ne Demektir? S. 31
[16] Hümanizm Üzerine, s. 5