AYDINLANMANIN GÖLGESİ: IMMANUEL KANT’TA ELEŞTİREL FELSEFE VE IRKLARIN ANTROPOLOJİSİ


Marc Rölli*
Nasıl olur da özgürlük insanda koşulsuz biçimde bulunduğu için onu ahlak yasasının varlık nedeni (ratio essendi) olarak savunan katı Aydınlanmacı Kant, bir yandan da görünüşe göre yalnızca beyaz Avrupalıları insanlığın temsilcisi sayan bir “ırklar” kuramı geliştirebilmiştir? [1] Dahası beyazlara karşılık başkalarının ten rengi, onların doğasında temellenmiş (sözde) bir “ilkellik” olarak nitelendirilmiştir; bu da onların (insani ölçütlerle tanımlanmış) eğitim potansiyellerini radikal biçimde sınırlamıştır. Bu, düpedüz bir saçmalıktan, tarihin bir dipnotundan ya da en büyük zihni bile bir anlığına raydan çıkarabilecek bir işlev bozukluğundan daha fazlası mıdır? Genel olarak insana ya da insanlığa gönderimde bulunan evrenselci bir düşüncenin aynı zamanda ırkçı saiklerle şekillenmiş olabilmesi çelişkili görünmektedir. İnsanlığa yönelmiş bir ahlak, insanları hukuki ya da siyasal bakımdan kimilerini diğerleri karşısında ayrıcalıklı kılacak biçimde ayırt ediyorsa zaten mümkün olamazdı. Yoksa olabilir mi?
Gerçekten de ne zaman Aydınlanma’nın ahlaki ideallerinin yalnızca seçilmiş insanlar için geçerli olduğuna işaret edildiğinde bu bir rahatsızlık duygusu yaratır: “İnsanlık” adına konuşulurken “kadınlar” (ya da kadınsı görülen kişiler) dışlanmış, sömürgeci girişimler meşrulaştırılmış ve yoksul nüfus görmezden gelinmiştir. Ancak bu rahatsızlık genellikle kısa sürer. Hemen hazır bir yanıt bulunur: Suç zamanın ruhundadır; aslında evrensel geçerliliğe sahip olması gereken ilke, tarihsel koşullar nedeniyle tutarsız biçimde sınırlandırılmıştır. 18. ya da 19. yüzyılda “insan”dan genel olarak söz edilebilmiş ve “kadınlar” bu kapsama dâhil edilmemiş olsa bile, tarihsel bir yanlış yönelim olan bu hata, artık anlamını yitirmiş uzak bir geçmişte kalmıştır.
Ama gerçekten bu kadar basit mi? Kant’ın, belirli sayıda “ırk”a dayandırdığı insani farklılıklara ilişkin çözümlemesi, artık savunulamaz ve sistematik açıdan önemsiz olduğu ortaya çıktığı için rahatlıkla göz ardı edilebilecek tali bir mesele midir? Bu noktada ihtiyatlı bir yaklaşım benimsemekten yana olduğumu belirtmek isterim. Geleneksel felsefi bakış açısından, Kant’ın “ırk” kavramına ilişkin değerlendirmelerine görece az önem atfedildiği doğrudur. Bunlar, eleştirel felsefenin temel sorularını açıklığa kavuşturmayı amaçlayan tartışmalar değildir. Bununla birlikte, 19. yüzyılın ilk yarısında, (antropolojik betimlemenin bir parçası olarak) doğrudan Kant’ın ırk öğretisine göndermede bulunan antropolojik bir söylem oluşmuştur. Bu antropoloji, tarih felsefesi ve kültür(ler) felsefesi alanındaki gelişmelerle ilişki içindedir; ayrıca özellikle Nasyonal Sosyalizm döneminde akademide hâkimiyet kazanan yaşam felsefesinin (ve kısmen Darwinci düşüncenin) etkisiyle yeni yorumlara da konu olmuştur.[2]
Dolayısıyla, 1800’den beri bilimsel çevrelerde giderek genişleyen ve birbirleriyle ilişki içine giren ırk antropolojisinde bilgi üretiminin pedagojiden psikolojiye, tıptan biyolojiye, etnolojiden tarihe ve siyasete kadar çeşitli alanlarda düzenli olarak Kant’a başvurduğu doğru olsa da Kant’ın ırk kuramının önemi onun aynı zamanda felsefi oluşudur. Bana kalırsa burada birbirinden kategorik olarak ayrılmış ve açıkça hiyerarşik bir ilişki içinde konumlandırılmış iki ayrı yol varsaymak mümkündür: Bir yanda asli olarak sistematik (akademik) felsefe; öte yanda ise kendisini bilimsel uzmanlığın hayata yakın ya da “insani” bir tercümesi olarak anlayan ve asli olmayan, popüler (gündelik yaşam dünyasına ait) felsefe. Diğer taraftan ezoterik bilgi ile egzoterik bilgi arasındaki bu yaygın ayrım, ideolojik bir kapanma tehlikesini de beraberinde getirir.
Kant’ın ciddi ahlak felsefesinin onun ciddiyetsiz ırk düşüncesiyle hiçbir ilgisi olmadığı tezi şu karşı tezi de beraberinde getirir: Kant’ın ahlak felsefesi baştan sona sömürgecilik tarafından belirlenmiştir ve evrenselcilik iddiasıyla aslında Batı’nın egemenlik iradesini belgelemektedir. Bu tür karşıt tezler uzlaşmaz biçimde karşı karşıya durur. Ancak her iki tarafta da dogmatik ön yargılar kendilerine saklanacak bir yer bulur. Avrupa Aydınlanması’nın geleneksel anlayışı, postkolonyal ve dekolonyal yaklaşımların yönelttiği sorgulamaya karşı kendini savunurken, öte yandan karşı tarafta da kendi safının ötesinde bir düşman imgesi yaratma ve bu imgeyi genelleme eğilimi görülür.
Kant’ın sistematik felsefesi ile onun antropolojik yönelimli ırk kuramı arasında var olan ilişkileri daha yakından incelemek uygun görünüyor. Gerçekten de Aydınlanma felsefesinin içinde, başka insanlara yönelik yapısal bir ayrımcılığın ortaya çıkmasına yol açan nedenlerin bulunabileceğine inanıyorum. Avrupa düşüncesinde, analitik araştırmayı gerekli kılan hiyerarşik yapılar yerleşiktir. Bu bağlamda sömürgeci anlayışlar, patriyarkal, kapitalist ve ekolojik bakış açılarıyla bağlantılıdır. Bunlar hep birlikte, insanın kendi içinde sorunlu olan normatif konumuna yönelir; bu normatif konum, erkek, Avrupalı ve beyaz, yetişkin ve sağlıklı, din ve siyaset bakımdan aydınlanmış, eğitimli ve mesleğinde başarılı, heteroseksüel yönelimli vb. olduğu ölçüde bir ideali temsil eder.
Ama bu ayrıcalıklı konum tam olarak nasıl anlaşılmalıdır? Immanuel Kant bu konuma, daha yakından incelenmeyi hak eden ikircikli bir biçim kazandırır. Pragmatik Açıdan Antropoloji’de yer alan karakter analizinin daha başlangıcında, kişinin genel olarak karakter kavramını bir “doğa yatkınlığı” olarak karakterinden ayrılır.[3] İkincisi doğal, duyusal ya da ampirik iken; ikincisi ahlakiliğiyle belirlenir. İkincisi doğa aracılığıyla insanı şekillendirirken; birincisi ise insanı “özgürce eyleyen bir varlık” olarak, yani “bizzat kendisinden bir şey yapan” bir varlık olarak belirler.[4] Kant, saf insan ile ampirik insanı birbirinden ayırarak temel bir antropolojik ayrım gerçekleştirir. Bu ayrım, insanlığı insanın doğal yapısından ayırmayı mümkün kılar; böylece aynı zamanda, doğal karakteri aşabildiği ölçüde “insan haysiyetinin” bütün insanlara hukuken atfedilebilmesini sağlar.[5] İnsan haysiyetinin “içsel değeri”, her türlü “piyasa fiyatının” üzerindedir.[6] Bu ayrım ikirciklidir; çünkü aynı anda hem evrensel bir insandan hem de tikel bir insandan söz etmeyi mümkün kılar: Böylece bütün insanlara ait olan bir haysiyetten ve doğal olarak belirlenebilir özellikler taşıyabilen bir tikellikten söz edilebilir. Bu tikelliğin niteliği olgusal olarak, haysiyetin gerçekten kazanılmasını ya da iradenin pratik akla bağlanmasını engelleyebilir.
İnsan karakterinin bu ikircikliği dikkate değer bir bulgudur. Görünüşe göre ahlaken evrensel olan, ilkece kendisinden farklı bir yapıya sahip olan ampirik bir doğayı varsayar. Bu doğanın çokluğu, her ne kadar görünüşler dünyası, anlama yetisinde transandantal temellerini bulduğu için nesnel olarak belirlenebilir olsa da kendi başına akla uygun değildir. Ampirik karakter sorusu bir bilgi kuramı meselesi değil, pratik bir sorudur. Immanuel Kant, Pragmatik Açıdan Antropoloji’de insan doğasını, pasif bir duyusallık, akıl tarafından denetlenmeyen bir hayaller ve duygulanımlar alanı olarak ele alır; bunların eğitim, öğretim ve kültür aracılığıyla ancak yavaş yavaş düzenli bir biçime sokulması ve disipline edilmesi gerekir. Buna ek olarak cinsiyet, “ırklar” ve halklar arasındaki farklar, mizaç ya da yetiler arasındaki farklılıklar da ampirik olarak karakterize edilir. Bunlar, yeryüzüne ait, geçici ve (akıl tarafından) denetlenemeyen doğanın, insan gelişimine ya biçimlendirilebilir bir malzeme sunabileceğini ya da onu radikal biçimde engelleyebileceğini gösterir. Nasıl ki bazı hastalıklar tedavi edilemezse, Kant’a göre de bir cinsiyetten diğerine (ya da bir “ırktan” diğerine) doğru bir gelişme imkânı da yoktur.
Tam da burada zamanın ruhu kavramı Kant’ta sistematik olarak hazırlanmış konumunu bulur. Zamanın ruhu halkların ve “ırkların” betimlenmesinde kendini ifade edebilir; çünkü ampirik karakterde ve insan türüne ilişkin eğitim ve oluşum süreçlerinde bir karşılığı vardır. İnsanın belirlenimi, doğal potansiyellerini geliştirmesinde yatar ve insan, “ahlaki bir yatkınlıkla donatılmış akıl sahibi bir varlık” olduğu ölçüde, özel eğilimlerini “sivil hukuk denetimine” tabi kılmalıdır.[7] Bu süreç, kültürel ve tarihsel ilerleme içinde “dünya yurttaşlığına dayalı bir toplum”a doğru gerçekleşir. Bu toplum, kurucu bir ilke olmasa da bir temele sahip düzenleyici bir ilkeye tekabül eden bir ideye dayanır. İnsanın doğası, dünya tarihi içinde bir tür olarak bu ideye yaklaşacak biçimde belirlenmiştir; ancak bu, bazı insanların güya kendilerine özgü doğal yetileri nedeniyle buna muktedir olmamalarını dışlamaz. 19. yüzyılın bilimsel otoritesince tekrar tekrar ileri sürülen sayısız örneğe göre “kadınlar”, Avrupa dışındaki halklar (çeşitli derecelerde), ayrıca birçok başka insan, ister çocuklar ya da hastalar, ister Yahudiler ya da yoksullar, ister “normal” sayılmayan, şu ya da bu nedenle suçlu ilan edilip dışlanmış kişiler olsun, daha yüksek bir ahlaki gelişime bütünüyle yetersiz olarak görülmüşlerdir.
Kant Kozmopolit Açıdan Evrensel Tarih İdesi adlı metninde insanın doğal yetilerini, onların tarihsel gelişimiyle birlikte, türün karakteri bağlamında düşünür. “Doğanın tohumları”, henüz gelişmemiş durumlarında, “ilkel” ya da “vahşi” bir kültüre aittir.[8] Kant bu “ilkel” uyumu, “pastoral bir çoban yaşamı” örneğiyle açıklar; böyle bir yaşam, “tam bir uyum ve kanaatkârlık içinde […] bütün yetenekleri sonsuza dek yalnızca tohum hâlinde gizli tutar.”[9]. Bu insanlar “güttükleri koyunlar kadar iyi huylu olur ve varoluşlarına, bu evcil hayvanların sahip olduğu değerden daha büyük bir değer kazandırmazlar.”[10]. Pastoralliğe özgü bu “ilkel” durum yalnızca, çatışmadan önce hüküm süren saflığı ifade etmekle kalmaz; aynı zamanda insanı aslında insan yapan henüz gerçekleşmemiş bir gelişime de işaret eder. Bu gelişimin gerçekleşmediği ya da gerçekleşmesinin imkânsız olduğu yerde, doğaya yakın, akıldan yoksun ve hayvana benzer düşük bir düzey söz konusudur; bu düzey, sözde yozlaşmış karakterlerin tüm vahşi ya da gerileyici evrelerini kapsar. Bu anlamda Kant’a göre “kadınlar” ve Avrupalı olmayan “ırklar”, farklı biçimlerde “ilkel” insan tiplerini temsil eder; bunlar akıl bakımından az gelişmiş bir doğa durumuna gönderme yapar. “Irkların” kültür felsefesi içindeki bu konumlandırılması Kant’ta temellenir; daha sonra ortaya çıkan antropoloji ve tarih felsefesi çalışmalarında da yeniden ele alınır.[11]
Benim görüşüme göre, Kant’ta “ırk” kavramını anlamak açısından gerekli olan şey, onu Pragmatik Açıdan Antropoloji’nin ikinci bölümündeki sistematik konumundan, genel karakter kavramından hareketle ele almaktır. Irk kavramının Kant tarafından doğrudan olarak yalnızca iki kısa yazıda ele alındığı doğrudur: Bunlar “İnsanların Çeşitli Irkları Üzerine” (1775; bu metin fiziki coğrafya ve antropoloji dersleri için bir duyuru yazısıdır) ve “İnsan Irkı Kavramının Belirlenmesi Üzerine” (1785) adlı metinlerdir. Ancak kavramın taşıdığı sorunlu ve yakıcı anlam “ırk” kavramının, Antropoloji metninde talep edildiği gibi, bir “karakter” olarak kavranması durumunda tüm açıklığıyla ortaya çıkar.
Kant’ın ders duyurusu metninde geliştirdiği “doğa tarihi”ne dayalı ırk anlayışı, üreyen bir topluluğunun “soyundan” türeyen kalıtsal “sapmalar”a gönderme yapar. Buna göre bütün insanlar tek bir doğal türe aittir çünkü birbirleriyle verimli biçimde çoğalabilirler; bu nedenle aralarındaki farklılıklar, bu farklar temel kalıtsal özelliklerde kalıcı biçimde korunduğu ve başka “ırklar”la “melez” çocuklar doğurabildiği ölçüde tür farkları değil, “ırk” farklarıdır (yani “sapmalar” ya da alt türlerdir).[12] Kant bu erken dönem metninde dört “ırk” ayırt eder; “beyazlar”, “zenciler”, “Hunlar” ve “Hindular”.[13] Bu ırklarda, üreme sürecinde oluşan kalıtsal farklılıklar birikir ve bunlar onların (doğal) karakterlerine dönüşür. Bu sürece göre “ırklar”ın geliştiği soy, doğanın tüm yeteneklerinin gelişme imkânlarını zaten içinde barındıran, neredeyse potansiyel olarak tek bir tohum olarak tasvir edilir.[14] Ancak potansiyel olan her bir “ırka özgü” olarak geri döndürülemez biçimde gerçekleşir. Bu gerçekleşme içinde karakteristik farklılıklar katılaşır ve bu aşamaya ulaşıldığında “ırkın daha önce oluşmuş karakteri her türlü dönüşüme direnir.”[15]. Kant, beyaz “ırk”ın üstünlüğünü de buradan türetir.[16]
“Irk” teorisinin gelişimini doğrudan doğruya ırkçılığın sorumlusu olarak görmek elbette yanlış olurdu. Ancak “ırk” gibi bir kurgu olmaksızın ırkçılığın nasıl mümkün olabileceğini tasavvur etmek de zordur. Avrupa halklarının ayrıcalıklı konumu ve buna karşılık Avrupalı olmayan halkların değersizleştirilmesi, örneğin Kant’ın Güzel ve Yüce Duygusu Üzerine Gözlemler (1764) adlı metni gibi, “ırk” kavramını kullanmayan metinlerde de bulunur. Günümüzde muhtemelen belirli insan gruplarına yönelik bu denli açık biçimde ayrımcı görüşleri “ırkçı” olarak adlandırırdık. Bununla birlikte, “ırk” kavramının teoride nasıl sağlam bir şekilde yerleşebildiğini anlamaya çalışırsak bundan bir şeyler öğrenebiliriz. Postkolonyel ve dekolonyel literatürde son zamanlarda güçlü biçimde talep edilen “iktidarın sömürgeleştirmesinin epistemik olarak geçersiz kılınması” bana göre tamamen haklı bir biçimde, bir yandan ırkçı düşünmenin temel yönlerini epistemolojik olarak teşhis etmeyi, diğer yandan da bu düşünme tarzına ve onunla iç içe geçmiş olan iktidar ağına mesafeli durarak onu teşhir etmeyi amaçlamaktadır.[17]
Kant’ta kullanılan Almanca “Rasse” sözcüğü, büyük olasılıkla Georges-Louis Leclerc de Buffon’un “variétés” teriminin bir çevirisidir. 1771’den itibaren yayımlanmaya başlayan Berlin baskısı Histoire Naturelle’de, “Variétés dans l’espèce humaine” [İnsan Türündeki Çeşitlilikler] başlıklı bir bölüm bulunur ve burada “variété” sözcüğü “Rasse” olarak çevrilmiştir. Ancak bu çeviri tutarlı değildir; o dönemde başka kavramlar da (Geschlecht [soy, cins], Art [tür], Gattung [cins], Klasse [sınıf], Varietät [çeşitlilik, varyasyon], Spielart [çeşitleme], Menschenschlag [insan tipi, yapısı]) oldukça belirsiz ve birbirinin yerine geçecek biçimde kullanılıyordu. Johann Friedrich Blumenbach’ın De generis humani varietate nativa adlı eseri 1775’te (Kant’ın “insan ırkları” üzerine ilk metniyle aynı yıl) yayımlanır ve bu olguyu doğrular.[18] Blumenbach’ın kullandığı Latince “varietas” kavramı da Buffon’un doğa tarihi anlayışına geri götürülebilir. Daha sonraki çalışmalarında ise hem Fransızca “race” sözcüğünü (Buffon’da da ara sıra görülür bu terim: “la race des N…”, “la race des Blancs”) hem de Almanca “Rasse” terimini kullanır.[19]
Immanuel Kant, Georges-Louis Leclerc de Buffon ve Johann Friedrich Blumenbach’tan farklı olarak, “ırk” (Rasse) kavramını terminolojik olarak belirlemeye girişir. 1785 tarihli bu konudaki ikinci metni içerik bakımından pek yeni bir şey söylemez; ancak kavramsal açıdan daha sıkı örülmüştür ve Almanca konuşulan dünyada ırk kavramının giderek yerleşmesine yol açan bazı tartışmaları tetikler. Burada, Kant’ın teleolojik doğa anlayışıyla doğa tarihine yeni bir ilke soktuğunu hatırlatmak yeterli olacaktır: Buna göre doğa, insanların geliştiği tohumların içine örtük bir amaç yerleştirmiştir. Bu tohumlardan ortaya çıkan dört “ırk,” coğrafi koşulların etkisiyle farklı yönlerde gelişmiş olmaları bakımından kesin biçimde ayrılır; başlangıçta farklılaşmamış ve genel olarak insana ait gelişim potansiyelini kendilerine özgü biçimlerde gerçekleştirmiş ve âdeta sabitleştirmişlerdir. Kant’a göre bu kökten türeyen “sapmalar” (Abartungen) kalıtsaldır; ayrıca aralarındaki farklar, derinin farklı renklerinde (beyaz, siyah, kırmızı, sarı) dışarıdan da okunabilir.
Immanuel Kant’ın 1781–82 kış döneminde Friedrich Starke tarafından 1831’de Menschenkunde adıyla ayrı bir metin olarak yayınlanan antropoloji derslerinde şöyle denir: “Beyaz ırk bütün güdüleri ve yetenekleri kendi içinde barındırır.”. Bu ifade diğer “ırklarla” karşılaştırmalı olarak ortaya konur: Amerikan yerli halkları “tembeldir”, “eğitim kabul etmez”; “Negro”lar “kölelerin eğitimi”ne sahiptir, “eğitilip terbiye edilebilir”; “Hindular” ise belli bir eğitimleri olsa bile “hiçbir zaman soyut kavramlara kadar ilerleyemezler.”. Buna karşılık yalnızca beyaz “ırkın” “daha yakından incelenmesi gerekir”, özellikle de diğer ırklardan farklılaşmış halk karakteri bakımından.[20] “Eğer herhangi bir devrim gerçekleşmişse, bu her zaman beyazlar tarafından gerçekleştirilmiştir; Hindular, Amerikalılar ve Negrolar ise böyle bir sürece hiçbir zaman katılmamıştır.”[21].
Bu tür alıntılar, ayrımcı ifadelerin mutlaka “ırk” kavramına dayanmak zorunda olmadığını düşündürür. Bu kuşkusuz doğrudur; ancak yine de bu kavramın epistemik bir ağırlığı vardır. Dikkate alınması gereken nokta şudur: Immanuel Kant, insanın doğasına, bir “ırka” ait olma temelinde ayrımlar yerleştiren bir antropolojik düşünce figürü tasarlar. Bu ayrımlar, belirli özellikleriyle dikkat çeken insanlarda yalnızca gelişim eksiklikleri bulunduğunu ileri sürmez, buna ek olarak onların hiç gelişemeyeceklerine yönelik fiilî bir imkânsızlığı da iddia etmeyi mümkün kılar. Benim açımdan belirleyici nokta tam da budur. Kant’ta doğal farklılıklar (“ırk” anlamında) değişmez kabul edilir (“kaçınılmaz biçimde kalıtsal”) ve psikoloji alanında olduğu kadar kültür, politika ve tarih alanlarında ele alınan çeşitli özellikler ya da yetilerle karakteristik bir ilişki içinde düşünülür. Doğası gereği kendini yönetemeyen biri, o hâlde dışarıdan yönetilir. Ya da tersine: Despotça boyunduruk altına alınmayı kabullenen biri de doğası gereği kendini yönetme yetisinden yoksundur. Kant’a göre antropolojik karakter bir yandan ampirik bir karakterdir; hem doğal (fizyolojik) hem de kültürel (pragmatik) olarak belirlenebilir. Öte yandan kavramsal olarak saf bir karaktere (tür, kişi) bağlıdır.[22] İşte tam bu noktada, kültürel ya da pedagojik ölçütler ile siyasal ve hukuksal ilişkiler bağlamında hiyerarşik düşüncenin, ahlaki belirlenimin pratik idealini tarihin içine (yani insanın yetkinleşebilirliğinin “ilerleyen kültür yoluyla” tarihsel olarak somutlaşan gelişim çizgisine) yerleştiği açıkça görülür.[23] Böylece insanlığın transandantal ideası, sahici olarak el alındığında ampirik olgulara uygulanmadığı ölçüde sahip olmaması gereken ampirik bir geçerlilik kazanır.
*Prof. Dr., Academy of Fine Arts Leipzig.
[1] Bu metin, Marc Rölli’nin Kosmopolitismus und Rassismus. Kulturphilosophie bei Kant und Cassirer (Viyana 2024: Turia + Kant) adlı kitabının birinci bölümünün kısaltılmış bir versiyonudur.
[2] Burada, antropoloji tarihi üzerine yaptığım araştırmaların arka planını açıklayan kendi çalışmalarımdan birine işaret etmek istiyorum: Marc Rölli, Kritik der anthropologischen Vernunft, Berlin 2011.
[3] Bkz. Immanuel Kant, Anthropologie in pragmatischer Hinsicht [1798], Werke Bd. 6, Darmstadt 1964, S. 395-
690, burada s. 625.
[4] Bkz. A.g.e., s. 634.
[5] Bkz. A.g.e., 638.
[6] Bkz. A.g.e., 634.
[7] Bkz. A.g.e. S. 684-685.
[8] Immanuel Kant, Idee zu einer allgemeinen Geschichte in weltbürgerlicher Absicht [1784], ,Kant, Werke
Bd. 6, S. 31-50, burada S. 40, 38, 42.
[9] Bkz. A.g.e., S. 38
[10]. Bkz. A.g.e.
[11] Hegel insanlığın gelişim aşamalarının tarih felsefesi içinde konumlandırılması ve bunların “ırklar”a ilişkin antropolojik ayrımlarla ilişkilendirilmesi bakımından önemli bir örnek sunar. “Irk farklılığı” konusu, Enzyklopädie der philosophischen Wissenschaften’in “Anthropologie” bölümünün §393. maddesinde ele alınır: G.W.F. Hegel, Enzyklopädie der philosophischen Wissenschaften, Cilt 3: Philosophie des Geistes [1830], Werke, Cilt 10, Frankfurt am Main 1986, S. 57-63. “Doğu felsefesi”ne ilişkin bkz. Hegel, Vorlesungen über die Geschichte der Philosophie, Cilt 1, Bd. 18, Frankfurt a.M. 1986, S. 118-121, 138-170. Hegel’in Afrika üzerine düşünceleri için bkz. Vorlesungen über die Philosophie der Geschichte, Werke Bd. 12, Frankfurt a.M. 1986, S. 120-129.
[12] Bkz. Immanuel Kant, Von den verschiedenen Rassen der Menschen [1775], Kant, Werke Bd. 6, S. 7-30,
burada S. 12.
[13] Bkz. A.g.e., S. 14.
[14] Bkz.A.g.e., S. 17-18.
[15] Bkz. A.g.e., S. 29. Ayrıca bkz. S. 21.
[16] Bkz. A.g.e., S. 27.
[17] Bkz. Walter Mignolo, Epistemischer Ungehorsam. Rhetorik der Moderne, Logik der Kolonialität und Grammatik der Dekolonialität. Wien 2012, S. 45-58.
[18] J. G. Gruber’in Almanca çevirisi ise Johann F. Blumenbach, Über die natürlichen Verschiedenheiten im Menschengeschlechte (Leipzig 1798) başlığıyla yayımlanmıştır.
[19] Bkz. Norbert Klatt, Kleine Beiträge zur Blumenbach-Forschung, Cilt 3, Göttingen 2010; şu adresten erişilebilir: http://webdoc.sub.gwdg.de/ebook/mon/2012/ppn%20721147143.pdf (son erişim: 20.02.2026). Fransızca “race” sözcüğü 16. yüzyıldan beri kullanılmaktadır; örneğin Henri de Boulainvilliers’de görülen “ırklar savaşı”nın tarihsel-siyasal bağlamında, Frank ve Galya “ırkları”nın ayırt edilmesinde bu kavrama rastlanır; bu ayrım, doğuştan soyluluk (noblesse de race) ile makam soyluluğu arasındaki çatışmaya işaret eder. Kavram ayrıca taksonomik düşünce bağlamında ilk olarak François Bernier’de görülür: “Nouvelle division de la terre par les différentes espèces ou races d’hommes qui l’habitent”, Journal des sçavans, Cilt 6, 1684, S. 133–140. Daha da eski örnekler, 15. yüzyıldaki İspanyolca “raza” kullanımında bulunur; bu kullanım Reconquista ile ilişkilidir ve özellikle Yahudi ve Mağrip kökenli din değiştirmiş kişilerin “gerçek” eski Hıristiyanlardan ayırt edilmesini mümkün kılar: “Kana bağlı statüyle birlikte, din meselesi bir ırk meselesine dönüştü.” Bkz. Tino Plümecke, Rasse in der Ära der Genetik, Bielefeld 2013, S. 67.
[20] Bkz. Friedrich Chr. Starke (Ed.), Immanuel Kant’s Menschenkunde oder philosophische Anthropologie. Nach
handschriftlichen Vorlesungen 1781-82, [1831], Immanuel Kant, Akademie-Ausgabe, Bd. 25, Berlin 1997, S.
849-1203, burada S. 1187.
[21] A.g.e., S. 1188.
[22] Bkz. Kant, Anthropologie in pragmatischer Hinsicht, S. 674.
[23] Bkz. A.g.e.