KIRIK ÇERÇEVE


Hewal Balık
Hayat telaşıyla, yine bir yerlere yetişme çabasındayken, hep gözümün önünde duran ancak çok ortada olduğu için asla göremediğim o eski fotoğraf çerçevesini düşürmüştüm. İçine koyduğum fotoğraf geçmişteki eski bir anıdan ibaretti, aslında bir anlamı bile yoktu, özel bir gün bile değildi çekildiği gün. Ama bir şekilde çerçevelenmiş ve ortalığa bir yere konmuştu işte. Çerçevenin camının kırılması içimde alaca atlar gibi koşturan o telaşı da kırmıştı sanki. Bir durmak hissetmiştim. Lisedeki bir hocamın bana anlattığı Mimsiz Medeniyet hikâyesini hatırladım. Durması gerektiği halde durmayan o medeni insanlardan bahsederdi hikâye. Durmuştum. Yıllardır gözlerimin önünde olan o fotoğrafa kırık camdan bakmaya başladım. Kırık cama rağmen inadına yansıyan bir mutluluk fark ettim. Fotoğrafın hangi köşesindeydi bu mutluluk bilmiyorum. Ama vardı bir şey. O günü hatırlamıyorum, kim çekti bilmiyorum, neden çekildi o da muamma. Ama bir şey vardı o fotoğrafta. Uzun uzun gözlerim bir kırık cama, bir fotoğrafa odaklanırken istemsizce daha önce aklımın ucundan bile geçmeyen şeyler düşündürdü bana: Mutluluk en çok yanaklara ve gözlere yakışıyor galiba.
Malum bir diyalog vardır mutluluk hakkında, Nazım Hikmet ve Abidin Dino arasında. Bu konuya kafa yormaya başlamam da ilkokul yıllarında okuduğum bu hikâye vesilesiyle başladı. Ve ancak üniversiteyi bitiriyorken yazabiliyorum bu konu hakkındaki düşüncelerimi. Mutluluğun resmi çizilmez, fotoğrafı çekilmez, bedenin neresinde hissedildiği tarif edilmez… Ama anlaşıldığı bir yerler varmış demek: Gözler ve tebessüm oturmuş yanaklar. Böyle bir kare yakalanmıştı. Böyle bir kare kırık bir çerçevenin içinde duruyordu. Bu kareyi ben çerçevesi kırılınca fark etmiştim. Hakikaten, ne vardı o gün? Hatırlamıyorum ama aslında ne olduğunu çok iyi biliyorum. “O gün…” diye düşüncelere daldıktan sonra tekrar çerçeveye baktım. Kırıklığa rağmen sergilemeye çalıştığı buruk, eski bir mutluluk vardı içinde. Evet, eski bir mutluluktu bu. Kırık çerçevenin ardındaki bir anı bana yeni bir şey hissettirmişti ve bunu sorgularken bulmuştum kendimi: Sahi, eskiyen bir şey mi şu mutluluk dedikleri? Mutluluk eskiyince de mutlu hissettirir miydi? Eskiyen bir şeyse, mutluluk olmuş muydu gerçekten? Peki eskimiyorsa eğer, biz tam olarak neyi yitirmiş olduk?
Eskiler… Eskiden biz eskiyen şeyleri atmaz, onarırdık. Kırılan çerçeve camsız kullanılmaya devam ederdi vitrinde, annelerin kullanmaya kıyamadığı çeyizlik bardaklarının önünde. Elbiseler rengine uydurulmuş bir yamayla, yeni bir hava katılarak giyilmeye devam edilirdi. Bir sonraki bayrama kadar ayakkabıların eskisi bezle silinirdi. Eski evlilik yüzükleri annelerden gelinlere miras kalırdı. Babalar, kendileriyle özdeşleşmiş o çizgili gömlekleri giyinirdi hep, kim bilir düğmeleri kaç kez dikilmişti.
Bir şeyin eskimesi demek onarılma zamanı gelmiş anlamına gelirdi. Ve onarmak için hep gerekli pratik bilgi, gerekli araç, gerekli motivasyon mevcuttu. Ve mutluluk da buna dâhildi. Aslında mutluluk eskiyen şeylerin ana maddesiydi; mutlu ettikleri için eskitilirlerdi. Onarılan şeyler yeri dolması zor şeylerdi. Bugün aynı renkten onlarca kıyafetleri olan bizler için bir kıyafetin yerinin doldurulamıyor olması anlaşılır olmayabilir. Ama onların bile yeri dolmazdı bazen. Sebep maddi gücün olmaması değildi. Peki neydi?
Her insanın, her eşyanın, her mekânın, her anın bir hikâyesi vardı. İçi anlamla doldurulmuş, sebepli yapılmış, boşa harcanmaktan çok ama çok uzaktı her şey. Bir şeyin bozulması, elektriğin kesilmesi, aranan şeyin bulunmaması, işlerin ters gitmesi insanları strese sokan, lanetler ettiren, bıktıran şeyler değillerdi. Vuku bulan her şeyde bir anlam ve hikmet aranırdı. Ve o işi halletmek için bir yol mutlaka bulunurdu. Vazgeçmek, atmak, yenisini aramak akıllarımızın ucundan bile geçmezdi. Çünkü mutlaka başka türlü yapılabilirdi.
İmkânsız kelimesi imkânları aslında çok dar olan insanların lügatinde yoktu. Yaşadığı dünyanın farkında olan, o dünyaya ayak uyduran, yapabileceklerinin farkındalığı ile o dünya için bir şeyler üreten insanlara imkânsız bir şeyden bahsedemezsiniz. İmkânsızlıkların sayısının bizim dünyamızda çok olması; yeteneğimizin, haddimizin, hakkımızın, ihtiyacımızın bile olmadığı şeylere hayatımızda bir yer açma çabası içinde olmamızdan ibarettir. Hoş, imkânımıza dâhil olmadığını kabul etmeye direnir şekilde peşlerinden koşmamız beyhude, yorucu, anlamdan ve samimiyetten çok uzak bir çabadan başka nedir ki?
İmkânlı ve imkânsız… Geçmişin ve bugünün insanına göre yeniden tanımlanması gereken iki kelime. Biri olumsuzluk eki ile… Bizler imkânlardan bahseden, imkânlar dâhilinde hareket eden ve hayatı yaşanılır kılan anne babaların, imkânsızlıklar peşinde hayat tüketen çocukları. Şimdi dar imkânların kullanıldığı günlerden kalan bir mutluluğa kırık bir camdan bakabiliyoruz sadece. Yorgun, kırgın bedenler ve beyinlerle.
Mutluluk üzerine düşüncelerimi kâğıda döktükten sonra şöyle bir soru daha soruyorum kendime: Eksikliğini yaşadığımız şu günlerde bize mi uğramıyor mutluluk ya da henüz kırılmamış bir fotoğraf çerçevesi gibi çok gözümüzün önünde durduğu için biz mi teğet geçiyoruz mutluluğu?