İTALYA’DA BİR CEVELÂN YAHUT OSMANLILARIN GERİDE BIRAKTIKLARI

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Abdullah Uğur*

    Akdeniz’in etrafında toplanan çeşitli din ve milletlere mahsus topluluklar kimi zaman savaşarak kimi zaman da birbirleriyle ticaret yaparak ama her hâlükârda sürekli bir ilişki içinde olmuşlardır.[1] Akdeniz cömert ve geniş bir sofra gibidir ve bunlar ise bu geniş sofranın etrafına oturmuş onun nimetlerinden faydalanan çocuklara benzer. Bu koca Akdeniz kendisine sığınanları da birbirine benzetiverir.

    Bugün İtalya adıyla andığımız devlet 1861 yılına kadar birçok farklı küçük şehir devletinden oluşuyordu. Meşhur kumandan Garibaldi’nin Napoli ve Sicilya’yı ele geçirmesi, Avusturyalıların ve Fransızların, İtalyan topraklarından çekilmesiyle aşağı yukarı tek bir devlet hâline geldi. Fakat İtalya bugün hâlâ hem kültürel olarak hem de konuşulan diller bakımından birçok farklılık göstermektedir.

    Osmanlıların ülkenin kuzeyinde bulunan Venedik ile erken dönemde başlayan ekonomik ilişkilerine karşılık İtalya, İslam dini ile çok daha öncelerde ve ülkenin güney bölgesinde tanışmıştı. Sicilya adasını 652 yılında fetheden ve 1061 yılındaki Norman istilasına kadar ellerinde tutan Müslüman Araplar, bölgenin kültürü üzerinde hâlâ izleri devam eden bir etki bıraktılar. Onuncu yüzyılda bölgeden geçen İbn Havkal Kitâbü’l-Mesâlik ve’l-Memâlik adlı eserinde Palermo şehrini anlatırken bu şehrin gördüğü bütün şehirlerden daha fazla camiye sahip olduğunu belirtir. Fakat bu durumun Sicilya halkının Müslümanlığı yahut dine bağlılığı ile alakalı olmadığını, oldukça gururlu bir halk olan Sicilyalıların kendilerine ait birer camileri olmasıyla övündüklerini, bu sebeple kardeşlerin bile ayrı ayrı camiler (mescitler) inşa ettiğini anlatır. Maalesef bu yapılardan yalnızca çok az bir kısmı bugüne gelebilmiştir. Maddi kültür unsurları zamanla yok olmasına rağmen özellikle Arapçanın Sicilya diyalekti üzerindeki etkisi yok olmamış Arapçadan yerli dile birçok kelime geçmiştir. 2021 yılında vefat eden Sicilyalı meşhur şarkıcı Franco Battiato’nun 1988 yılında çıkardığı “Veni L’Autunnu” adlı şarkısının sonunda Sicilya şivesi ile okuduğu Arapça kısımlar bunun en güzel örneklerindendir.[2] İslam’ın İtalyan topraklarında ilerleyişi bununla sınırlı kalmadı. Sicilya Adası’nın biraz yukarısında Salerno şehrinde kurulan Tıp Okulu (Scuola Medica Salernitana) İslam dünyasının tıp anlayışını Avrupa’ya taşıdı. Arapçadan birçok metin bu okulun sağladığı imkânlar sayesinde Latinceye tercüme edildi.[3] Bunların arasında İbn Sînâ’nın, İbn Rüşd’ün eserleri ile birlikte İbnü’l-Cezzâr’ın Zâdü’l-Misafir ve Kûtü’l-Hâzır adlı eseri ve Musevi bir hekim olan İshak bin Süleyman’ın Kitâbu’l-Hummeyât adlı ateşli hastalıklara dair bilgi veren eserleri bulunuyordu. Bu metinlerin Latince tercümelerinde tıbbın pratiğe dönük yönünü de gösteren birçok minyatür bulunuyordu. İtalya’nın Akdeniz’e bakan sahillerinde bunlar olurken Adriyatik Denizi’ne bakan sahilinde bulunan Bari adlı şehrinde 847-871 yılları arasında kısa süreli de olsa bir İslam devleti kuruldu. Devletin ilk emiri Halfûn’dur. Daha çok Bari İslam Emîrliği adıyla anılan bu devlet Abbasî halifelerine bağlıydı. 871’de Emîr Sûdân şehri Bizanslılara teslim etmek zorunda kaldı.[4]

    Şimdi yazının başına dönüp Osmanlıların, İtalya’nın kuzeyi ile başlayan ilişkilerini ele alabiliriz. I. Murad’ın Edirne’yi fethi dolayısıyla Venedik şehir devleti, elçiler gönderdiler. Bu tarihten sonra da özellikle Akdeniz’de iki devletin ortak düşmanı olan Cenevizlilere karşı tedbir almak ve ticareti güvende tutmak için karşılıklı elçiler geldiler ve gittiler. Daha sonrasında Bursa’da üretilen ipeğin Floransalı tüccarlar tarafından alınıp satılması vb. konular dolayısıyla iki devlet arasındaki ilişki devam etti. Fatih Sultan Mehmed’in 1466-67 yıllarında Arnavutluk’a seferler çıkarması ve ülkenin büyük bir bölümünü fethetmesi üzerine Osmanlılar bugünkü İtalya ile coğrafi olarak iyice yakınlaşmış oldular. 1480’de Gedik Ahmed Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusu Otranto’yu fethetmiş ve bir yıl kadar da olsa şehir Osmanlı hâkimiyetinde kalmıştır. Bu fetih Avrupa’da Türk imajını yerleştiren olaylardan biri olmuştur.[5]

    Şüphesiz Osmanlıların İtalya ile ilişkileri sadece savaş ve ticarete dayanmıyordu. Fakat savaşın yol açtığı esirlik ve ganimet el değişimi ile birlikte elçilik heyetlerinin karşılıklı hediyeleşmeleri kültürel etkileşimin de başat sebepleri arasındaydı. Bunlar arasında iki kültürün kapılarını birbirlerine açan ilginç bir topluluktan söz etmek gerekir; esirler. Birçok Osmanlı askeri veya tüccarı tarih boyunca savaş veya korsanlık sebebiyle çeşitli İtalyan şehir devletlerinin eline düşmüşlerdi. Bu şehirler arasında Akdeniz’e bakan kıyı şehirleri Livorno[6] ve Napoli’de belirli dönemlerde sayıları on binleri bulan Müslüman esirer bulunuyordu. Akdeniz’de korsanlık ve esaret o zamanlarda hayatın bir gerçeği idi.  Floransalıların eline düşen esir sayısı da azımsanamayacak derecedeydi.  Kendileri için bir talihsizlik olan bu durum, kültür tarihi ve edebiyat ve dil tarihi çalışmaları için oldukça talihli bir durum oldu. Esirlerin yazdıkları ve genellikle sergüzeştnâme adıyla bilinen eserler ve esaretten kurtulmak yahut durumlarını bildirmek için memleketlerine gönderdikleri mektuplar bugün bizim için oldukça otobiyografik kaynaklar arasındadır. İtalya özelinde bir örnek vermek gerekirse Hindî Mahmud’un 1571-1575 yılları arasında kaleme aldığı Sergüzeştnâmesi akla ilk gelenlerdendir. Hindî Mahmud, İnebahtı Deniz Savaşı’na katılmış, burada esir düşmüş, esirken bulunduğu şehirleri de manzum bir şekilde kaleme almıştır. Hindî Mahmûd, Osmanlı’nın Anabolı olarak isimlendirdiği Napoli’yi “Leb-i deryâda bir beldedür kim / Selânik şehrine olur akrân” şeklinde tavsif etmekte, eski şehrin içinin hep Hristiyanlarla dolu olduğunu söylemektedir. Ayrıca Napoli’de sulak alanların çok olduğunu, bu sebeple her yerin rahatsız edici derecede sinekle dolu olduğunu yazmayı unutmaz. Hindî Mahmûd buradan Vatikan’a götürülür ve burada dört yıllık bir esaret hayatı yaşar. Eserinde bu dört yıl boyunca şehirde gördüğü bayramları, halkın âdetlerini ve kendisine “garib” şeyleri uzun uzun anlatır. Hindî Mahmûd, 1575 yılında esaretten kurtularak vatana avdet etmiştir.[7] Fakat her esir Hindî Mahmûd kadar şanslı değildi. Birçoğunun hikâyesi ailelerine yazdıkları mektuplarda kaldı. 1576 yılının Mart’ında Ali bin Erdoğmuş’un Floransa’da esir olarak tutulan kardeşi Hamza’ya yazdığı mektuba “Eğer bu hasretiniz nârına yanmış karındaşın ahvâlinden istisfâr olunursa…” diye başlamakta, kardeşini kurtarmak için her yolu denediğini belirtmekte, kardeşine “lâ ilâhe illa ente sübhâneke innî küntü mine’z-zalimîn” ayetini kendisine vird edinmesini tavsiye etmekteydi.[8] 1795 yılında Napoli açıklarında saldırıya uğrayan bir Osmanlı gemisi de üç gün, üç gece direndikten sonra “küffâr” eline geçecek ve içerisinde 340 kişi de esir edilecekti. Bu esirler de hem hâllerini bildirmek hem de kurtuluş fidyesi istemek için mektuplar gönderdiler.[9] Müslüman esirler üzerine çalışmalar yapan Cesare Santus Il Turco A Livorno[10] adlı eserinde on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda Livorno’nun Osmanlı dünyasıyla kurduğu yoğun ilişkileri ele alır. Santus’un bu çalışmasında esirlerin “bagno” denilen ve yarı kapalı cezaevlerini andıran mekânlarda kaldığını, onların bir yanda zorunlu çalışma nedeniyle liman faaliyetleri, inşaat işleri ve gündelik şehir ekonomisi içinde görünür hâle geldiğini; diğer yanda ise fidye toplama, tercümanlık, küçük hizmetler veya zanaatkârlık yoluyla Livornolularla sınırlı ama düzenli temaslar kurduklarını söyler. Santus’a göre özellikle Müslüman esirler, yerel toplumda hem merak uyandıran hem de tehlikeli olabileceği düşünülen “öteki” figürü olarak algılansa da, günlük yaşam pratikleri içinde şehirle karmaşık, zaman zaman insani ilişkilere dayalı bir etkileşim ağı oluşturmuşlardır. Bu Müslüman esirlerin “kargacık burgacık” yazıları ve yanlarında taşıdıkları kitaplar onları yerli halkın gözünde birer “büyücü”ye dönüştürmüştür ve yerli halk karı-koca arasındaki uyuşmazlıklar, talihsizlik, keder gibi konularda bu Müslüman esirlere çeşitli tılsımlar hazırlamaları için müracaat ederler.[11]  Santus o yılların Livorno’sunu, sokakta bir Türk’e denk gelme olasılığınız bir İtalyan’a denk gelme olasılığından daha yüksektir diye anlatır. Eldeki bazı kaynaklar bize okuması yazması olan Türk esirlerin siyaset adamları yahut bilim adamları tarafından özel hizmetlerine alındıklarını da göstermektedir. İlk dönem oryantalistleri okuma yazma bilen esirleri özel hocalar olarak kullanmış ve onların yardımıyla sözlükler hazırlamışlardır. Dil öğretiminin sadece esirlere kalmadığını bazen de meslek olarak yapıldığını gösteren güzel bir örnek de şudur: Diyarbakırlı ve Ermeni asıllı Mesîhî mahlaslı Osmanlı şairi, Âşık Çelebi’nin nakline göre, Venedik’e ticaret yapmak için gitmiş fakat sonra oraya yerleşip hayatını Türkçe ve Farsça dersleri vererek idâme ettirmiştir.  İtalya’da Osmanlı izlerini kütüphanelerden ve matbu kitaplar üzerinde de görmek mümkündür. Dünyanın sayılı kütüphanelerinden olan Vatikan Kütüphanesi, birçok Osmanlı Türkçesi esere ev sahipliği yapmaktadır.[12] Bununla birlikte Bolonya’da bulunan Marsigli Kütüphanesi’nde, Rönesans’ın en etkili ailelerinden Mediciler’in Floransa’da bulunan sarayları için yaptırdıkları kütüphanede çok sayıda Osmanlıca yahut Osmanlı’dan getirilmiş yazma eser bulunmaktadır. Mediciler sadece yazma eser toplamakla kalmadılar. Aynı zamanda topladıkları yazma eserlerin basımı gerçekleştirdikleri Typographia Medicea adlı bir matbaa da kurdular. Matbaanın başında meşhur oryantalist Raimondi bulunuyordu. Dönemin Antakya Süryani Patriği Ignatius Nimetullah’ın yardımıyla “Doğu”dan birçok yazma eser topladılar ve bunların kimisini Arap harfli olarak kimisini de Latince olarak bastılar. Bu kurumun asıl amacı batıdan doğuya giden Aristoteles vb. düşünülerin metinlerini tekrar “anayurt”larına döndürmekti.

    Şüphesiz Osmanlıların durdurulamaz yükselişi İtalyanlarda bu düşmanı/müttefiki tanıma isteği de doğurdu. Bunun bir sonucu olarak da Türk gramerine dair yahut pratik konuşmayı öğreten ve birçok diyaloglar içeren eserler yayınlamaya başladılar. 1520’lerde M. Pietro Lupis Valentiano’nın La Qual İnsegna Parlarae Turchesco (Türkçe Konuşmayı Öğreten Kitap) adlı eseri yayımlandı. Bunu daha sonra Molino’nun, Parigi’nin ve Giovanni Battista Dona’nın aynı konudaki eserleri takip etti. 1551 yılında da Venedikliler İstanbul’da bir dil okulu açtılar. Fakat bu dil okulu Fransız Dil Oğlanları Okulu kadar sürekli ve kalıcı olamadı.

    Bütün bu temasların ve karşılaşmaların bir başka sonucu da İtalya’da Osmanlılara ve genel olarak Müslüman doğuya karşı doğan estetik ve entelektüel meraktır. Rönesans sonrasında Avrupa’nın klasik kaynaklara yönelişi bilinse de özellikle on altıncı yüzyıldan itibaren Osmanlı’yı anlamak amacıyla yazılan risaleler, seyahatnâmeler ve lügat kitapları kültürel tercümenin önemli örneklerini teşkil eder. Zamanla İtalyan ressamların tablolarında Türk kıyafetlerinin yer alması, tiyatro eserlerinde “Türk” karakterine sıkça rastlanması ve diplomatik kayıtların gündelik hayata dair ayrıntılar içermesi, bu ilginin ne kadar yaygınlaştığının göstergesidir. Akdeniz dünyasında devletler arasındaki rekabet ne kadar sert olursa olsun, deniz ticaretinin sürekliliği, esir değişimleri, elçilik misyonları, tüccarların ve gezginlerin seyahatleri iki taraf arasında bir bilgi ve tecrübe köprüsünün kurulmasına imkân sağlamıştır. Bugün İtalya’nın farklı şehirlerinde karşılaştığımız Osmanlı izleri, bir kütüphanedeki yazma, bir saray duvarındaki minyatür esinli motif, bir dil kitabındaki Türkçe kelime listesi, bu uzun tarihî ilişkinin sessiz fakat kalıcı tanıklarıdır. Akdeniz’in “geniş sofrası” etrafında oturan halkların birbirleriyle kurduğu bu çok katmanlı temas, her iki ülkenin de kültürel dokusunu etkilemiştir.

    *Dr. Öğr. Üyesi, Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi.

     

    [1] Bu yazıyı kısmen doktora sonrası araştırmacı olarak bulunduğum Napoli’de kaleme almıştım. Akdeniz kıyısında bir şehirde doğup büyüyen benim için Napoli coğrafî özellikleriyle benim için oldukça tanıdık bir şehirdi. Bu tanışıklığın belki bir diğer sebebi de yıllar boyunca Napoli’den birçok Osmanlı asker ve tüccarının geçmiş olmasını onların gözle görünmez fakat hissedilebilir izlerinin şehre sirayet etmesinden dolayıdır.

    [2] Dinlemek isteyenler için şarkının linki: https://www.youtube.com/watch?v=wxJVu8mTOsk&list=OLAK5uy_n4vWK-Fd7g_hEXCK0N4Rj_jc0ieowoXcA&index=5. Akdeniz’de bulunan adalar arasındaki dilsel geçişkenlik Malta’da konuşulan Arapça yahut Girit’te konuşulan İtalyanca diyalekti gibi çok farklı yer ve zamanlarda kendisini gösterir.

    [3] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Güssün Güneş, Yasemin Polat, Salerno Tıp Okulu, (İstanbul: Ketebe Yayınları, 2024).

    [4] Bari şehri aynı zamanda Ortodoks Hristiyanlar için ayrı bir öneme sahip olmasıyla da öne çıkar. Aslen Antalya’nın Finike ilçesinden olan Aziz Nikola’nın (meşhur adıyla Noel Baba) kemikleri (relics) 1087 yılında Bari’ye getirilmiş ve burada adına yaptırılan bazilikaya konulmuştur. Rusların da koruyucu azizi olması hasebiyle Bari’yi her yıl birçok Rus ziyaret etmektedir.

    [5] Ayrıntılı bilgi için bkz: Gabriele Mandel, Mamma li turchi: L’altra faccia della Mezzaluna, (Edizioni Lucchetti, 1990).

    [6] Bu şehri bu yazıda sadece esaret konusuyla ele almak durumunda kaldım. Oysa bu şehirden ithal edilen kâğıtlar birçok Osmanlı yazma eserinde kullanılmıştır. Şehrin adının Osmanlı’da bozulmuş şekli Alikurna idi ve buradan gelen kâğıtlara da Alikurna kağıdı deniliyordu.

    [7] Konu hakkında ayrıntılı bilgi ve metnin latin harflerine aktarılmış hâli için bkz. Ahmet Karataş, Sergüzeştnâme-i Hindî Mahmûd: İnebahtı Gâzisi Hindî Mahmûd ve Esâret Hâtırâları, (İstanbul: YEK, 2013).

    [8] Mikail Acıpınar, “Floransalılara Esir Düşen Erdoğmuş Oğlu Hamza’ya Yazılan Türkçe Bir Mektup (1576)”. Erdem, 2014:(66), 5-18.

    [9] Doğan, Güner. “Napoli ‘Küffarından’ Esir Mektupları ya da Bir Deniz Savaşının/Cenginin Anlatımı”. Türk Savaş Çalışmaları Dergisi 2, sy. 2 (Ekim 2021): 156-69.

    [10] Burada “turco” kelimesinin sadece Osmanlıları değil bütün Müslüman esirleri işaret ettiğini belirtmekte fayda var.

    [11] Cesare Santus, Il Turco a Livorno (Firenze: Leo S. Olschki Editore, 2021).

    [12] Ettore Rossi’nin1953’te hazırladığı kataloğu sonrasında küçük ve bağımsız çalışmalar yapılmış olmakla birlikte burada bulunan Osmanlı yazmalarının tam tespiti için yeniden bir çalışma yapmaya ihtiyaç vardır.