DİNÎ İNANÇLARI MANEVİ OLANLA SINIRLAYABİLİR MİYİZ?

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Rahim Acar*

    1. Dini tanımlamanın zorluğu

    Dinin üzerinde uzmanların anlaştığı bir tanımı olmasa da dinin ne olduğu konusunda yaygın kabul gören anlayış, dinin manevi olanla ilişkilendirilmesidir. Manevi olanla bu ilişkiye göre, dinlerde başta Tanrı inancı olmak üzere manevi olan varlıklara dair inançlar, onlara yönelik ibadet fiilleri olduğu kabul edilir. Böyle bakarsak, dünya üzerinde hâlihazırda yaygın kabul görmüş olan pek çok din örneğini bulabiliriz. Bunların arasında başta monoteist dinler aklımıza gelebilir. Tanrı’nın nasıl bir şey olduğu, bir bütün olarak âlemle ve daha özelde insanlarla nasıl ilişki kurduğu konusunda bu dinlerin öğretilerinde farklılıklar olsa da bu dinler nihai olanı kemal sıfatlarıyla muttasıf olarak kabul etmek bakımından birbirine benzer. Buna karşılık, Budizm, Hinduizm ve Taoizm gibi dinlere baktığımızda, bu dinlerde kemal sıfatlarıyla muttasıf bir yaratıcı kabul edilmese bile, âlemde ya çok-tanrıcılık olarak nitelenebilecek olan manevi varlıklara inanç yahut da bir bütün olarak âlemde maddi yapının ötesinde bir nitelik olduğu kabul edilir.[1] Ancak her hâlükârda din olduğu kabul görmüş yapılar veya dine dâhil edilen inançlar veya dünya görüşleri, arasında hem inançlar hem ibadet fiilleri hem de topluluk içi yapılanma bakımından önemli farklılıklar mevcuttur. Bu farklılıklara rağmen din olduğu kabul edilen yapılar, inanç sistemleri veya dünya görüşlerini din olmayandan ayırmada yaygın kabul, dinî inançların, davranış kurallarının ve toplumsal yapıların manevi olanla ilişkili sayılmasıdır. Acaba bu yaygın kabul objektif bir kabul müdür, yoksa materyalizmi varsayan bir kabul müdür? Bu soruya cevap vermek için önce dinin nasıl tanımlandığına veya dinî olanın nasıl belirlendiğine bakalım.

    Din olduğu kabul edilen inanç sistemleri arasındaki farklılığı dikkate alarak, filozoflar ve ilgili bilimsel disiplinlerin uzmanları, dini din olmayandan yahut da dine ait olanı dine ait olmayandan ayırabilmek için dini tanımlamaya çalışmışlardır. Eğer dinin üzerinde uzlaşmaya varılan bir tanımı yapılabilirse, dinî ve din olmayanı yahut da dine dâhil olanı ve dinin hâricinde olanı objektif bir şekilde ayırmak mümkün olacaktır. Din nedir?

    Dinin ne olduğunu göstermek üzere, bütün din örneklerini kuşatacak tanımlama girişimleri olmuştur. Bu tanımlardan bir kaçını hatırlatayım. James Martineau, dini “hep hayat sahibi olan bir Tanrı’ya yani âleme hükmeden ve beşeriyetle ahlaki ilişkileri bulunan bir ilâhî zihne ve iradeye inanmak” şeklinde tanımlamıştır. Herbert Spencer, dini “her şeyin bilgimizi aşan bir gücün tezahürü olduğunu kabul etmek” saymıştır. J. G. Frazer’ın tanımına göre din, “tabiattaki ve insan hayatındaki olayların akışını yönettiğine ve kontrol ettiğine inanılan, insanı aşan güçlerin teskin edilmesi, rızasının kazanılması”dır. Edward Caird’e göre ise “bir kimsenin dini, o kişinin evrene karşı nihai tavrının ifadesidir veya kişinin bilincinde olduğu şeylerin bütün olarak anlamı ve maksadıdır.”[2].

    Açıktır ki bu tanımlardan hangisini alırsak alalım ya bazı din örnekleri dışarıda kalacaktır yahut da din sayılmayan bazı vakıalar veya yapılar da dinle ilişkilendirilecektir. Mesela Martineau’nun tanımı monoteist dinleri esas almaktadır. Monoteist olmayan dinler bu tanıma göre din sayılmamalıdır. Spencer’in tanımı ise çok tanrılı dinleri dışarıda bırakır görünmektedir. Frazer’ın tanımındaki insanı aşan güçlerin teskin edilmesi veya rızasının kazanılması monoteistik veya politeistik dinlerde belirgin olsa da maddi âlemden ayrı bir varlık, bir özne olarak Tanrı veya pek çok Tanrı inancı içermeyen dinleri anlatmakta pek uygun olamayabilir. Edward Caird’in tanımı ise din sayılan bütün örnekleri gösterdiği gibi din sayılmayan inançları veya dünya görüşlerini de gösterebilmektedir.

    2. Dinî inançların dayanağı ve işlevi

    Dinin efradını cami, ağyarını mâni bir tanımını vermenin zorluğunu dikkate alarak din filozofları dinlerde yaygın olarak bulunan ortak özellikleri vurgulamışlardır. Bu yaklaşımın iyi bir örneği Ninian Smart’ın “boyutlar” modelidir. Ninian Smart, din olduğu kabul gören bütün örnekleri kuşatacak bir model geliştirmiştir. Smart dinlerde görülen dokuz asli boyuttan bahsetmiştir. Bu dokuz boyut şöyle sıralanabilir: İbadet boyutu, öğreti veya felsefe boyutu, efsane veya kıssa boyutu, tecrübe veya duygu boyutu, ahlaki-hukuki kurallar boyutu, sosyal boyut veya teşkilat boyutu, maddi veya sanatsal boyut, siyasi boyut ve ekonomik boyut. Smart’ın bu boyutlar modeline göre bir din örneğinden bahsettiğimizde bu dokuz boyutu dikkate alabiliriz.[3] İdeal bir din örneğinde bu boyutların tamamını çok net bir şekilde bulabiliriz. Ama ideal olmayan din örneklerinde ise bu boyutlardan bazıları, nispeten zayıf bir şekilde bulunabilir. Böyle baktığımız zaman bazı dinlerde öğreti boyutu çok belirgin iken bazılarında nispeten zayıf olabilir, bazı dinlerde toplumsal hayata yönelik kurallar daha net iken bazılarında böyle olmayabilir.

    Bu noktada akla gelen soru, Smart’ın bu modelinde belirttiği boyutları dikkate alırsak, buna göre karşılaştığımız bir insan grubunu, bir düşünce sistemini veya bir sanatsal eseri dinle ilişkilendirip ilişkilendirmeyeceğimize neye göre karar vereceğiz? Eğer bütün bu boyutları birbirine eşit statüde görürsek o zaman karşımıza böyle bir soru çıkmaktadır. Bu soru karşısında, işe yarar bir strateji, Smart’ın bahsettiği bu boyutları, belli bir öz veya çekirdek ve onun insan hayatındaki tezahürleri şeklinde görmektir. Buna göre her ne kadar yaygın kabul gören din örneklerini fenomenolojik bir gözle inceleyip bu boyutları bulsak bile bu boyutlarda mertebeli bir yapı mevcuttur. Yani, bu boyutlardan bir tanesi merkezdedir, diğerleri ise merkezdeki ögenin insanın bireysel ve toplumsal hayatındaki tezahürüdür veya yansımasıdır.

    Smart’ın bahsettiği bu boyutlardan dindeki öğreti boyutunu veya felsefi boyutu merkeze yerleştirip diğer boyutları bunun bir tezahürü olarak görebiliriz. Dindeki öğreti boyutu veya felsefi boyut, dinlerdeki gerçekliğe dair, insanın bilgisine ve varlığına dair doğruluk iddialarını ve bireysel ve toplumsal hayatı yönlendirecek kuralları içermektedir. Yeryüzünde çok farklı dinlerin olduğunu dikkate aldığımızda, acaba hangi inançları dinî inanç saymamız, hangi inançları ise dinî inançlar kümesinin dışında tutmamız gerekir? Din olduğu genel kabul gören örnekleri düşündüğümüzde, tek Tanrı inancı, çok tanrıcılık, Tanrı’nın âlemi yaratması veya bir yaratıcı tarafından yaratılmamış ve hep var olan âlem inancı gibi birbiriyle çelişen inançlar mevcuttur. Dinî inançlar içerik olarak birbirinden böylesine farklı olsa da, onların ortak bir zemini vardır. Bu ortak zemin dinî inançların cevapladığı sorulardır. Dinî inançların cevapladığı bu sorular, beş temel insani varoluşsal soru olarak değerlendirilmiştir.[4]

    Dinî inançların cevap teşkil ettiği bu sorulardan bir tanesi, varoluşumuzun izahıyla ilgilidir. Neden varım ve neden içinde bulunduğum şartlarda varım? Bu soru her insanın bir şekilde sorduğu bir sorudur. Mesela, Hinduizm’deki ve Budizm’deki sürekli doğum ve ölüm çemberi (samsara) gibi inançlar, bu soruya cevap teşkil etmektedir. Dinî inançların cevap teşkil ettiği ikinci soru, içinde bulunduğumuz şartlardan daha iyisine nasıl erişebileceğimiz sorusudur. Mesela, Allah’ın rızasını kazanma, özgürleşme ve cennete gitme gibi inançlar bu soruya verilmiş cevaplar arasındadır. Üçüncü soru ise, nihai olanın ne olduğu sorusudur. Bulunduğumuz duruma ve bu hayatın sonrasına dair açıklamalar, bütün bunların nihai kaynağına dair bir izahla yakından ilgilidir. Mesela, nihai olanın yaratıcı bir Tanrı olduğu, Nirvana veya Brahman olduğu bu soruya verilmiş cevaplardandır. Dördüncü soru, nihai olanın nasıl bilinebileceği ve ona nasıl erişilebileceği meselesidir. Dinlerdeki vahiy, peygamberlik, şamanlık ve vahiy eseri ortaya çıkan kutsal metinlerle ilgili inançlar, bu soruya cevap veren, inançlardır. Dinî inançların cevapladığı beşinci temel soru ise, içinde bulunduğumuz bu şartlardan kurtulup, daha iyi şartlara erişmek için ne yapmamız gerektiği sorusudur. Dinlerde emredilen muhtelif ibadetler ile emredilen veya yasaklanan muhtelif ameller, davranışlar bu soruya verilmiş cevapların örneklerini oluşturmaktadır.[5]

    Enteresandır ki dinî inançların cevapladığı bu sorular, sadece din diye bilinen inanç sistemleri ve dünya görüşleri tarafından cevaplamış sorular değildir. Bu sorular insani varoluşsal sorular olduğu için, insan hem dinî bir yetkili makamın bildirmesinden bağımsız olarak bu sorulara cevaplar bulmaya çalışmış, hem de bulunan cevapları insanın tabii bilme yetilerine dayanarak değerlendirmiştir. Bu sorulara cevap veren ama dinî inanç sayılmayan izahlar, akli bir izah getirme girişimi anlamında genel olarak “felsefi teori” şeklinde nitelenebilir. Neden var olduğumuz ve neden bu şartlarda var olduğumuza dair panteistik, deistik ve tabiatçı açıklamalar getirilmiştir. Tabiatçılığın bir örneği olarak içinde bulunduğumuz hâli, bu dünya hayatımızı, Tanrı’nın irade etmesinin ve yaratmasının bir neticesi olarak görmek yerine, hep var olan maddede meydana gelen değişimlerin sonucu olarak açıklama girişimleri zikredilebilir.[6] İkinci soruya, yani içinde bulunduğumuz şartlardan daha iyisine nasıl erişebileceğimiz sorusuna, tabiatçı bir dünya görüşüyle bağlantılı olarak bu dünya hayatımızın tek varoluş olduğu varsayılarak bir cevap verilebilir. Nihai olanın ne olduğu sorusuna alternatif cevaplar arasında, su hava, ateş vs. gibi felsefe tarihindeki muhtelif cevaplar zikredilebilir. Nihai olanın nasıl bilinebileceği sorusuna cevap olarak, bilimsel olarak, akli yetilerimizle kesin bilgiye erişeceğimiz, vahiy alma Tanrı’yı tecrübe etme gibi, insanın tabii bilme yetileriyle elde edebileceği bilginin dışındaki bilgi iddialarının geçersiz sayılması gerektiği söylenebilir. Beşinci soruya cevap olarak, içinde bulunduğumuz şartlarda hayallerimizi, arzularımızı azami şekilde tatmin etmenin en makul seçenek olduğu, yaygın dinî-ahlaki kuralların insanın varoluşunu baskıladığı şeklindeki cevaplar hatırlatılabilir.[7]

     Dinî inançların cevap teşkil ettiği sorulara cevap olan bu felsefi görüşler veya alternatifler karşısında şu soruyu sorabiliriz: Neden insani varoluşsal sorulara verilen cevaplardan bazılarını dine dâhil ediyoruz, dinî inanç sayıyoruz da bazılarını dinî inanç saymıyoruz?

    3. Dinî inançların manevi olanla sınırlandırılması gerekir mi?

    Bu durum dinî olanın maddenin ötesiyle, manevi olanla ilişkilendirilmesinin bir sonucu gibi görünmektedir. Din veya dinî inançlar, içerik ve kaynak bakımından manevi olanla ilişkilendirilirken, içerik ve kaynak bakımından manevi olana atıf yapmayan inançlar veya izahlar akli-felsefi teoriler, izahlar sayılıyor. Burada zikredilen beş insani varoluşsal soruya cevap teşkil eden dinî öğretiler, hem içerik bakımından, hem de bilgi kaynağı bakımından kutsalla veya manevi olanla ilişkilidir. Birincisi, dinlerdeki Tanrı veya tanrılara dair inanç, evrenin maddenin ötesinde bir boyutunun olduğu gibi inançlar tabiat ötesine, manevi olana dair öğretilerdir. İkincisi bu sorulara cevap teşkil eden dinî öğretilerin, vahiy alma, ruhlarla iletişim kurma gibi bir yolla kutsal veya manevi bir kaynaktan alındığına inanılır. Acaba dini ve dinî olanı, inançların içeriği ve kaynağı bakımından kutsalla veya manevi olanla ilişkilendirmek yahut da sınırlandırmak zorunlu mudur?

    Bu temel varoluşsal sorulara verilen cevapların içerik olarak manevi olanla ilişkili olanlarının dine dâhil edilmesi yaygın yaklaşım olsa da bu yanıltıcıdır. Yani “temel varoluşsal sorulara verilen cevapların içerik olarak manevi olanla ilişkili olanları din, manevi olanla ilişkili olmayanları felsefedir, akli bilgidir” demek felsefe tarihindeki verileri göz ardı etmek olur. Monoteist dinlerin etkisinden bağımsız bir kültürel ortamda yaşamış olan, Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi filozofların veya Plotinus’un bu insani varoluşsal sorulara verdikleri cevaplar manevi olanı dışlayan cevaplar değildir. Mesela Aristoteles’in ilk muharrik olarak Tanrı inancı, Plotinus’un “sudur” teorisi, bu bağlamda hatırlanabilir.

    İlişkilendirildiği kaynak veya bilgi kaynağı açısından, dinî inançlarla dinî olmayanların farkını kabul etmek gerekir. Dinî öğretilerin nihayetinde vahiy veya benzeri bir yolla ilâhî olandan, manevi bir kaynaktan elde edildiği iddia edilir. Buna karşılık bu sorulara cevap veren akli-felsefi görüşlerin insanın tabii bilme yetilerine dayandığı ve nihayetinde akli olarak gerekçelendirildiği kabul edilir. Dinî izahlarla felsefi izahlar arasındaki bu fark, ilgili doğruluk iddialarının kaynağı bakımından bir farktır. Acaba, bu iki izah grubundaki doğruluk iddiaları arasındaki bilgi kaynağı bakımından bu fark, onlar arasında doğruluk veya kesinlik bakımından, bilgi olma, ispatlanmış olma bakımından bir fark oluşturur mu?

    Bu iki izah kümesindeki doğruluk iddialarının elde edilmesindeki bu fark, onların doğruluğu veya kesinliği bakımından bir fark oluşturmamaktadır. Bu iki gruptaki izahlar arasında kaynak bakımından böyle bir farklılık olsa da dinî inançlar da tıpkı felsefi teoriler gibi, nihayetinde akıl sahibi insanlara hitap etmektedir. Dolayısıyla kaynak bakımından bu iki gruptaki izahlar arasında bir fark olsa da bu izahlara muhatap olan insanlar, dinî inançları kabul edip etmemeye karar verirken de, belli bir felsefi öğretiyi kabul edip etmemeye karar verirken de, kendi bilişsel yeteneklerine göre bir muhakeme yaparlar. Eğer bu temel insani varoluşsal sorulara cevap oluşturan felsefi izahlardan herhangi birisi, kesin olarak ispatlanmış olsaydı, o izahın yaygın kabul görmesi beklenirdi. Bu durumda, doğruluğu kesin olarak ispatlanmamış olmak bakımından, insani varoluşsal sorulara cevap veren dinî öğretiler ve bunlara alternatif olarak sunulan felsefi izahlar aynı konumdadır.

    Sonuç olarak cevapladıkları sorular ve insan hayatındaki işlevi açısından dini veya dinî olanı, manevi olanla sınırlamak yanıltıcıdır. Din olduğu yaygın kabul görmüş örneklerdeki temel dinî inançlar insanın varoluşsal sorularına cevap teşkil etmektedir. İlgili dinlerin müntesipleri de kendi dinlerinin inançlarına göre hayatlarını anlamlandırmakta, bireysel ve toplumsal hayatlarında ve sanatsal faaliyetlerinde bu inançlar tezahür etmektedir. Resmen din sayılmayan, düşünce sistemlerinde beliren ve insani varoluşsal sorulara cevap teşkil eden izahlar da, insanların hayatında dinî olduğu teslim edilen inançlara benzer bir işlev görmektedir. Yani o felsefi izahları benimseyen insanların hayatlarını anlamlandırmasını, bireysel ve toplumsal ilişkilerini ve sanatsal faaliyetlerini şekillendirmesini temin etmektedir. Belki manevi olanla bir şekilde ilişkilendirilen dinî geleneklerde, dinin teşkilat boyutu daha baskın olabilir. Ama her hâlükârda din sayılan örneklerdeki asli inançlarla, dine dâhil edilmeyen felsefi izahların insan hayatında aynı işlevi yerine getirdiği, kesin olarak ispatlanmamış olmak bakımından aynı bilgisel konumda (epistemic status) olduğu açıktır. Böyle bakarsak, dinî inançların manevi olanla sınırlandırılmaması gerektiği, tabiatçılık, materyalizm gibi felsefi görüşlerin de aslında asli dinî inançlarla benzer bir konumda olduğu kabul edilebilir.

    *Prof. Dr. Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi.

     

    [1] Dünya üzerindeki yaygın dinî geleneklerin inançları ve tarihsel gelişimleri için bakınız, Will Deming (ed.), Understanding the Religions of the World: An Introduction (Malden, MA: Wiley Blackwell, 2015)

    [2] William Alston, “Religion,” Encyclopedia of Philosophy, Editor in Chief Donald M. Borchert, Vol.8, (Farmington Hills, MI: Thomson Gale, 2006), ss. 366.

    [3] Ninian Smart, Dimensions of Sacred (Los Angeles, CA: University of California Press, 1996), ss.8-11.

    [4] Dinî inançların beş temel varoluşsal soru ile ilgisi için bkz. Michael Peterson ve dğr., Akıl ve İnanç, 23.

    [5] Michael Peterson ve dğr., Akıl ve İnanç, 23.

    [6] Bu girişimlerin modern bir örneği olarak bakınız, Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı, Çev. Kalisto,  Tunç Tuncay Bilgin (İstanbul: Kuzey Yayınları, 2008). Tabiatçılık yaygın olarak bir din sayılmasa da, tabiatçılıktaki temel inançların dinî inançların işlevine benzer bir işleve sahip olduğu görülmektedir. Alvin Plantinga bu durumu açıkça ifade etmiştir. Alvin Plantinga, Where the Conflict Really Lies: Science, Religion, and Naturalism (Oxford: Oxford University Press, 2011), s.311.

    [7] Bu cevaplara örnek olarak Friedrich Nietzche’nin ve Jean Paul Sartre’ın görüşlerine bakılabilir. Bkz., Richard Schacht, “Friedrich Nietzche,” Encyclopedia of Religion, Second Edition, Lindsay Jones, Editor in Chief, Vol.10 (Farmington Hills, MI: Thomson Gale, 2005), 6615-6616 ve Frederick Charles Copleston, A History of Philosophy: Modern Philosophy: From the French Revolution to Sartre, Camus, and Levi-Strauss, Vol. IX (New York, NY: Image Books, Doubleday, 1994), 355-367.